Henüz üye değilseniz, Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
Üye Girişi
Hala hesabınız yok mu? Hemen açabilirsiniz. Kayıtlı bir kullanıcı olarak tema yönetici, yorum ayarları ve isminizle yorum gönderme gibi avantajlara sahip olacaksınız.
Editörden
Demir Büyüközkan
Zamanı geldi!
Uzun süren suskunluğumuza
artık son vermeniz zamanı geldi, aksi takdirde çok geç
olacak.
Herkeste aynı soru: "Tamam bir şeyler yapmak gerekiyor
artık. Ama ne?" İşte size bazı öneriler..
Dokunuşla
başlıyor herşey, bir bebeğin dokunşuyla…
"Dokunma", beş duyumuzdan
biridir ve insanın sahip olduğu en güçlü sihirdir. Samimiyetimizi anlatmanın en
etkin yoludur. Gözler kapalıyken beden dokunarak görür. Birine dokunduğumuzda,
onun sırtını sıvazladığımızda, ona ilgimizi göstermiş oluyoruz. Bir öğretmenin
öğrencisinin ödevine bakarken başına dokunması ve sırtını sıvazlaması onun
cesaretlenmesini sağlar, girişkenlik kazandırır. Kimi zaman hafifçe değme
şeklinde olan dokunma bile sevgiyi çok güzel ifade eder. İnsanın yüreğine ılık
ılık meltemler akmasını, bahar sellerinin coşmasını sağlar.
Gördüğümüzün gerçekliğini;
taşın sert, pamuğun yumuşak olduğunu onun sayesinde anlarız. Dokunmak, sazın
telinde türkü, ressamın fırçasındaki resim, piyanonun tuşlarında müzik
olabilmekte; bilgisayar tuşlarında ya da TV kumandasında ise tüm dünya ile
iletişim kurabilmektir. El sıkışta yeni insanlarla tanışmaktır. Unutmamalı, her
insan ayrı bir dünyadır. Gözleri görmeyenler için hazırlanmış Braille
alfabesinde dokunmak, kitaplar dünyasına dalmaktır.
Kemalist Devrim: CHP İstanbul Gençlik Kolları'nın 6 Mayıs Bildirisi
Sevgili
İstanbul Gençlik Örgütümüz,
Değerli Basın Mensupları,
Bugün Türkiye 68’inin önderlerinden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ı,
idam edilişlerinin 36. yıldönümünde anmak ve Tam bağımsızlıkçı,
anti-emperyalist, devrimci tutumuyla Türk solunun yolunu aydınlatan 68 kuşağına
selam etmek için buradayız!
Bilindiği üzere, 40 yıl önce, bütün dünyada eşitlikçi, özgürlükçü ve sömürüsüz
bir düzen talebini haykıran 68 kuşağının Türkiye’deki yansıması batıdakilerden
farklıdır. Mustafa Kemal önderliğinde emperyalizme karşı verilen bir savaşla
kurulan Cumhuriyetimizin, Türk devriminin kuruluş ilkeleri olan tam bağımsızlık
ve anti-emperyalizm, Türk 68’inin de ortak değerleridir. Türk 68’i bir moda
akımının ürünü değildir! Türk 68’i yapay bir siyasi hareket de değildir. Dünyada
68 Kuşağının şartları oluşmasaydı bile, Deniz’ler var olacaklardı. Vatan ne
zaman işgal sürecine girdiyse kurtarıcısını bulmuştur. Mustafa Kemal de, Deniz
Gezmiş de, ülkemizin bağımsızlığını korumak ihtiyacında olduğu zamanlarda
beliren, halkın içinden çıkmış devrimci önderlerdir.
Ic Politika: Toprak Satmanın Verdiği Dayanılmaz Cinsel Haz
Önce
haberi verelim; "Meclis sabaha kadar çalışıp yabancıya toprak satışının
kolaylaştırılması için yeni yasa çıkaracak."
AKP, "İlle satacağım" diyor.
Sayısını bilmiyorum. AKP kanun çıkarıyor, satmaya başlıyor. Tam zevkine
varmışken, Türk milleti adına karar veren Mahkeme kanunu bir kez daha iptal
ediyor. Satılanları kurtarılmış olarak kabul ediyorlar.
AKP "Satacağım Allah, satacağım"
diyor. Millet adına Mahkemeler "Olmaz" diyor.
AKP'nin "toprak satma inadını"
anlamak için "İnat" üzerine küçük bir araştırma yaptım.
Geçmişte şuur altına bastırılmış
isteklerin, yıllar sonra fırsat bulursa renk, şekil ve biçim değiştirerek
yeniden hayata geçtiğini öğrendim.
Mustafa Kemal Anadolu topraklarını
emperyalizmden kurtarırken, bunlar kaybettikleri inancında idiler. Bunlar
kaybettikçe M. Kemal kazanıyordu. Yılların biriktirdiği, şuur altına
bastırdıkları kin şimdi "toprak satışı inadı" olarak ortaya çıkıyor.
Eski
kapı önü sohbetlerinin bol dedikodulu konu komşu toplantılarında, elinde el
işiyle, başında beyaz örtüsü ve burnunun ucunda gözlüğü ile görmüş geçirmiş nine
ya da yaşlı teyzeler, konu yaşamın çetrefilli, ağdalı içeriğinden ölümün
korkulan yalnızlığına gelince, dillerinden dökülen sözcüklerin anlamı
katmanlaşan derinliğinin izinde yumurtayı atlatan bir yavru kuşun gün yüzüyle
buluşması misali bilinci aydınlatıverir: "Gelimli gidimli dünya, ucu sonu ölümlü
dünya."
Tasavvufun başı eğik, vakur ağırlığının sonsuza uzanan izinde kendini arayan
ademoğluna, yaşamla ölüm arasındaki çelişkinin diyalektik duyarlığı, basitmiş
gibi algılanan bir sözün düşünüldüğünde kendini ele veren mantığı bilincin akıl
terazisinde duyumsanır.
Günümüzün dincisiyle dindarı arasındaki fark, bu terazinin samimiyet kefesiyle
takiyye ve varlığa olan yaklaşımındaki bakış açısında belirginlesir.
İstanbul,
1 Mayıs günü tam anlamıyla bir felaket yaşadı. Kentin yeteneksiz yöneticileri,
‘güvenlik’ adına İstanbullulara 12 Eylül faşizmini anımsatan dehşet dolu
saatler yaşattılar; yalnızca İstanbullulara değil, kente gelen yabancı
turistlere de.
Önce
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Merkezi, sonra Özgürlük ve
Dayanışma Partisi İl Merkezi polis tarafından basıldı, yapıların içine gaz
bombaları atıldı, DİSK binasının önünde beklemekten başka günahı olmayan
işçilerin üzerine tazyikli su sıkıldı, ÖDP binasının önünde çay içen partililer
coplandı. Cankurtaranlar hastanelere yaralı taşıdılar.
Televizyonlar olan bitenleri, o dehşet görüntülerini dakikası dakikasına
verdiler. Tüm dünya gördü ki yetkililerin günlerdir ağızlarına doladıkları‘provokatörler’, sabahın köründe DİSK Genel Merkezi’ni
basan, işçileri gaz bombalarıyla hastanelik eden güvenlik güçlerinden başkası
değildi. Kimi grupların polise karşı taşlı-sopalı direnişleri bu haberlerin
yayılması üzerine başladı.
Frenkçesi
proje ama, Türkçesiyle düşünmek daha doğru olacak galiba. Tasarım,
neyi gerçekleştirmeyi tasarlıyorsanız o düşünceyi önceden belirlemek,
olabildiğince somut ve kolay anlaşılır biçimde gözler önüne koyup zihinlere
yansıtmak demek.
Politikacı
açısından bakılırsa, bunun anlamı iktidara geldiğinizde neyi nasıl yapacağınızı
açıklamak demektir.
Parti
programları bunu anlatmaya yetmez. Başa geçen her yiğidin o yoğurdu yiyişi başka
olacaktır. Örneğin CHP nin programı, altı okuyla bellidir de oklardan hangisinin
ne ölçüde ve nasıl kullanılacağı liderin tutumuna bağlıdır. Dolayısıyla,
liderliğe aday olanlardan beklenen, her şeyden önce ülkeye ilişkin tasarım
larının ne olduğunu açıklamak olmalıdır.
Geçen
Perşembe günü yayınlanan ‘‘CHP ve Ekonomi’’ başlıklı yazım,
deyiş yerindeyse, en heyecanlı yerinde kalmıştı. Bildiğiniz gibi, o yazıda 12
Eylül anayasasında bile yeralan ‘‘Sosyal bir hukuk devleti olmak’’ ülküsünü
hayata geçirmenin anca aynı zamanda ‘’ekonomi devleti’’ de olmakla mümkün
olabileceğini belirtmiş ve bu kavramı dünyada ilk ortaya atanın 18 Ocak 1923’te
bizzat Mustafa Kemal olduğunu vurgulamıştım.
Çok ilgiyle karşılandığını görmekten kıvanç duyduğum bu konuyu şimdi biraz
açalım.
Olay İzmit’te Mustafa Kemal’in İstanbul’dan gelen gazeteciler ile yaptığı uzun
bir basın toplantısı sırasında geçer. Bilindiği gibi, o sırada askeri zafer
kazanılmıştır ve Lozan’da bunun diplomatik planda kayda geçirilmesinin çetin
mücadelesi yapılmaktadır. Mustafa Kemal, ufukta bir güneş gibi doğmakta olan
‘‘yeni Türkiye devleti’’nin nasıl olacağını İstanbul basınına kapsamlı bir
şekilde anlatmaktadır.
Ekonomi: Dünya Beklenen Gıda Savaşlarına Doğru mu Gidiyor?
Dünyanın
Çoğunluğu Açlığa Doğru Sürükleniyor
Son günlerde bir anda bütün dünyanın gündemine
tahıllardaki fiyat artışı ve buna bağlı olarak artan gıda fiyatlarındaki artış
ve ekme bulma kavgaları oturdu. Kısa süre önce sanki olacakları biliyormuş gibi
IMF başkanı Dominique Strauss-Kahn gıda fiyatının artması ile yoksul ülkelerde
“açlık ve yoksulluk” beraberinde isyanlara ve gıda savaşırının doğmasına neden
olacağını belirtiyordu. Son bir ayda gıda fiyatlarındaki katlanan artışı başta
İtalya, Mısır, Haiti, Özbekistan ve Endonezya’da kitleleri sokağa döktü. Görüntü
önümüzdeki dönemlerde daha ciddi sorunların yaşanacağını göstermektedir. Son bir
ayda dünyada basına yansıdığı kadarı ile onlarca insan ekmek kavgalarında
hayatını kaybetti. En son 27 Mart tarihinde basına yansıyan görüntülerde Mısırda
ekmek üzerinde sağlanan haksız kazanç nedeniyle çıkan ayaklanmada 5 kişi
hayatını kaybetti. Bugün nerdeyse bir milyarı açan açlık sınırındaki insan
sayısının tahıllardaki gıda artışı ile ikiye katlanacağı belirtiliyor. Artık IMF
ve Dünya Bankası yetkilileri dahi Bangladeş, Mısır, Sudan, Etiyopya, Güney
Amerika’daki artan yoksulluğun daha da ciddi boyuta ulaşacağını ve bunun sosyal
sorunlara neden olabileceğini belirtiyorlar.
“Bu
nasıl soru?” dediğinizi duyar gibiyim.
Ancak bu sorunun sorulması ve cevabının da verilmesi gerekiyor. Yoksa; aksi
taktirde; gazeteciliğin yerlerde sürünen prestiji, biraz daha irtifa kaybedecek
ve ayaklar altına alınacak.
Neden mi?
AKP hükümete geldiğinden beri; yandaşlarına kamunun olanaklarını aktardı. Yandaş
ve yalaka takımı, hayatlarında hiçbir zaman göremeyecekleri bir ‘’ekonomik
standart”a kavuşturuldu. Kamunun mallarının adeta yağmalanarak peşkeş çekilmesi,
“türedi zengin”lere yenilerini ekledi. Türkiye; böylece lüks semtlerde oturan,
ciplere binen, yedi yıldızlı otellerde tatil yapan ama bir yandan da “mazlum”u
oynayan bu “yeni sınıf”la tanıştı.
MEDYA KONTROLÜ
AKP hükümetinin yaptığı ikinci ve “en önemli” icraat ise; medyanın neredeyse
tamamını kontrol altına almasıydı. Demokrasilerde henüz örneği bulunmayan bu
“icraat” AKP’nin önem verdiği uygulamalardan biri oldu.
Gözler
CHP Kurultayında ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ekonomiye daha çok ağırlık
vermesi, daha bilinçle yaklaşması neredeyse tüm toplumun beklentisi haline
geldi. Çünkü AKP veya temsil ettiği zihniyet karşısında CHP tek demokratik
siyasal alternatif ve geniş kitleler / sade vatandaş bıçak kemiğe dayanmadıkça
rejimle ilgili tehdit ve tehlikelerden ziyade genelde ekonominin gidişatına
ilişkin kaygı ve özlemlerine göre oyunu kullanıyor.
Kaldı ki ekonomide başarılı olmak iktidarda başarılı olmanın, muktedir olmanın
ve iktidarda kalabilmenin en önemli anahtarlarından biri, hatta konjonktüre göre
birincisi. Bu anlamda pratikten çıkan şu dersi iyi kavramak gerekiyor: iktidara
gelmek görece kolaydır. Asıl zor olan iktidarda başarılı olmak ve iktidarda
kalmaktır. Bu da en başta genelde ekonomiden geçiyor.
Çok partili dönemde bu anlamda CHP’nin sicili, bilindiği gibi, pek parlak değil.
Bülent Ecevit’in yirmi yıl arayla biri CHP’nin, diğeri DSP’nin başında iki kez
hükümette birinci parti iken ekonomiyi iflas ettirerek veya krizin altında
kalarak bozgun halde çekilmesinin gölgesi toplumun algılamasında CHP’nin üstüne
düşüyor. Haklı / haksız o ayrı konu ama fiili durum bu.
Altan
Öymen ile meslekteki kıdem farkımız, yaş aralığımızın iki katından fazladır;
çünkü o mesleğe daha 18 yaşında başlamış, çekirdekten yetişme bir gazetecidir.
Altan yalnızca, iyi bir gazeteci, parlak bir yazar değil, aynı zamanda, yanında
çalışanları fevkalade eğitmiş bir öğretmendir. Bir zamanlar sahibi ve yöneticisi
olduğu ANKA Ajansı, ülkemizin en iyi " gazetecilik okul "larından biri haline
gelmişti. Orada kısa süre de olsa çalışma olanağını ıskalamamış olsaydım,
herhalde bugün meslekte bulunduğum yerden çok daha ileriye varırdım.
Yazılarını yalnız fikir değil, aynı zamanda bilgi edinmek için okuduğum, bu usta
gazeteci, hünerli yazar, pazar günkü köşesinde, Tunceli Bağımsız Milletvekili
Kamer Genç 'in geçen perşembe TBMM Genel Kurulu'nda uğradığı saldırıyı ve olaya
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın tepkisine değiniyor, daha ziyade de ağırlığı
sonuncu öğeye veriyordu.
Ic Politika: Hesaplaşma Dönemlerinde Oyun Açık Oynanır
"Suçtan
zarar görmek". Duymuşsunuzdur, belki de başınızdan geçmiştir. Falan avukat
davaya müdahil oldu diye. Davacı ile davalı arasında yargılama devem ederken
başka kişilerin müdahil olarak girdiğini biliyoruz.
Peki de, üçüncü kişi davaya müdahil olma hakkını nereden alıyor? Eğer "suçtan
zarar görmüş" ise müdahil alabiliyor.
Biliyorsunuz. AKP'yi kapatma davası Anayasa Mahkemesinde, Ergenekon Davası da
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısında devam ediyor.
Resmi dairelerdeki Atatürk resimlerini indirin diye başladı
Kapatma Davası için AB veteranlarından Rein'e neden AKP'yi savunuyorsunuz diye
sorulunca "biz AKP'nin değil, AB'nin menfaatlerini savunuyoruz" dedi.
Toplum: Enis Batur: Türkiye’nin acil alternatif politikalara muhtaç olduğunu düşünüyorum
Necatigil
Şiir Ödülü’nü kazanan yazar Enis Batur: “Türkiye’de sorun çok yalın ve düzayak
aslında: Toplum düzeni, din esaslarına uygun biçimde mi düzenlenecek, din dışı
esaslara göre mi? Basitleştirmiyorum, bana kalırsa işin özü bu”
Yazar Enis Batur, Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan “Yurttaş” başlıklı yazısında
Türkiye’nin geçirdiği değişimi yurttaş, birey, cemaat, aydın ve otorite
kavramları üzerinden ele almıştı. Kısa, bir o kadar da çarpıcı ifadelerin yer
aldığı bir yazıydı bu.
Söz konusu Türk edebiyatının en üretken yazarlarından birisi olunca, bu yazıyı
bir röportaja dönüştürmek gerekiyordu. Üstelik, Batur’un Türkiye fikir ve
edebiyat ortamına katkısı hiçbir zaman yazdığı 100’ün üzerindeki kitabı ile
sınırlı olmadı. O, yazar ve şairliğinin yanı sıra yayımcı, çevirmen ve
araştırmacı kimlikleri ile de tanındı.
Özellikle yayınevi yöneticiliği ile Türkiye’ye çok değerli yapıtlar
kazandırırken, yayıncılık anlayışını da değiştirdi. Ve hep kendisine ait bir
köşesi oldu Batur’un, hiçbir entelektüel cemaat içinde tasnif edilemeyen bir
duruşu da...
İktidarın adamları, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) kapatma
davası konusunda "Türkiye’yi eleştiren bir bildiri yayınlamasını" istediler.
Gizli tezgáhlarıydı bu, kafaları çalıştı.
Dönüp "Bakın, AKP’ye yapılanın çok ayıp olduğunu AB de söylüyor" diyeceklerdi.
Kafaları çalıştı; ama akılları yoktu.
Çünkü bu türlü pis tezgáhların gizli kalmadığı bilinen AKPM’nin Başkanı Luiz
Maria De Puig, medyaya yaptığı açıklamada "Bildiriyi yayınlamamızı Türk heyeti
istedi" deyince kepazelik ortaya çıktı.
*
Eli kulağında, bildiri bugün-yarın yayınlanacak.
Böyle bir bildiri yayınlanmasının -içeriği ne olursa olsun- elbette kimi
sonuçlara ve etkileri olacak.
CHP
Gençlik Kolları Genel Başkanlığı'nın düzenlediği Çanakkale Şehitlerine saygı
yürüyüşü için yol hazırlıklarının yapıldığı güne rastlamıştı, usta kalem,
aydınlanma bilgesi İlhan Selçuk'un gözaltına alınması. Yol boyunca aklımızdan
geçen şey, İstanbul'dan Çanakkale yollarına birlikte düştüğümüz 5.000'in
üzerindeki CHP'li Genç Kemalist'le birlikte İstanbul'da belirlenecek bir noktaya
-deyim yerindeyse- çıkartma yapmaktı. Öyle ya; artık kartlar masaya serilmişti
ve CHP Gençliği Cumhuriyet'i savunmak için elinden geleni yapmak zorundaydı..
Uzun lafın
kısası, katılımın yoğunluğu dolayısıyla organizasyonda yaşanan bir takım
aksaklıklar bu planımızın uygulanmasını engellemişti. Çok istememize rağmen
Cumhuriyet'e sahip çıkma kararlılığımızı, dayanışma irademizi göstermek
fırsatını kaçırmıştık. Ama en azından, gençlik örgütünde büyük bir -kemalist-
devrimci, cumhuriyetçi (pro-aktif) muhalefet kararlılığı filiz vermekteydi. Bu
talihsiz olay sayesinde belki de, zamanın yan gelip yatma, sonu gelmez tespitler
yapma zamanı olmadığını, genç yaşlı bütün dostlarımıza anlatma fırsatımız oldu.
Artık bıçak kemiğe dayanmıştı!..