Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme03:46:10 PM GMT

Yunanistan’dan ders alacak siyasetçi aranıyor

E-posta Yazdır PDF

yunanistan-ekonomik-kriz1980’ler ve 90’lar boyunca Türkiye’de büyük sermayeden bürokrasiye, öğretim üyelerinden gazetecilere kadar geniş bir kesim Türk halkına Yunanistan’ın AB’ye üye olunca ne kadar büyük yardımlar alarak nasıl zenginleştiğini anlattı durdu. Bu kişilerin vizyonuna göre sanayileşmesinin temelini 1930’larda dünya derin bir ekonomik krizin pençesinde kıvranırken atan, 1963-77 arasında, 14 yıl gibi kısa bir sürede de sanayi ağırlıklı bir ekonomiye dönüşmeyi başaran, geniş bir tarım ve hayvancılık potansiyeline sahip koca Türkiye kalkınmasını tamamlamak için Avrupa kapısında dilecilik yapmak zorundaydı. Bu anlayıştaki ikinci çarpıklık da Avrupa’nın ta Rönesans’ta başlayan derin bir aşkla bağlı olduğu, medeniyetinin temeli addettiği küçük sevgilisi Yunanistan’la, 12. yüzyıldan beri sayısız Haçlı seferiyle Rumeli ve Anadolu’dan sürüp çıkarmaya uğraştığı baş düşmanı Türklüğe aynı şekilde davranacağını vehmetmesiydi. Osmanlı’nın Avrupa’nın askerî, siyasî, ekonomik ve kültürel kuşatması altında çöküşünü, Kurtuluş Savaşını ve Atatürk dönemini yaşamış bir ülkeyi yönetenlerin Atatürk’ten bu kadar kısa süre sonra bu kadar derin bir gaflet içine sürüklenmesi gerçekten şaşılacak şeydir.

Bir ülke kendi başına pek bir şey yapmadan başka ülkelerden yardım ve borç alarak nereye kadar kalkınıp zenginleşebilir? Yunanistan’ın içine düştüğü durum bu sorunun cevabını veriyor. Yunanistan 1981’de AB’ye ( o zamanki adıyla AET’ye) üye olduğunda topluluğun ilk yoksul ülkesiydi, dolayısıyla yıllarca Batı Avrupa’nın cömert yardımlarının tek adresi oldu. 1980’lerin sonunda yapısal büyüme krizini aşamayan ABD, yamağı İngiltere ile beraber dünya ekonomisini finansallaştırmaya girişince “AB güvencesine” sahip Yunanistan’a (bu ülkede turizm ve denizcilik dışında doğru dürüst bir ekonomik faaliyet olmamasına rağmen) Batı’dan muazzam miktarda kredi ve sıcak para akmaya başladı. İngiliz, Fransız ve Rus işbirliğiyle Osmanlı Devletinden kopartılarak yapay bir devlet olarak kurulduğundan beri zaten asla güçlü bir ekonomiye kavuşamamış olan Yunanistan bu çarkın içine girdikten sonra her gün Avrupa’dan daha çok borç alıp daha çok mal ithal etmekten başka bir şey yapmadı. Yapamazdı da, çünkü bir ülke kendinden çok daha gelişmiş ülkelerle ekonomik entegrasyon gerçekleştirirse onların pazarı olmaktan kurtulamaz. Bu Yunanistan gibi Batı’nın en sevgili yavrucağı olan bir ülke için bile böyledir, çünkü Batı toplumunda büyük sermayenin yüksek çıkarlarından daha üstün bir değer ve hedef yoktur. Onun için Batı Avrupa kendisiyle ekonomik ve siyasî olarak bütünleşen bütün Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerindeki her türlü kalkınma dinamiğinin kökünü kurutmuş, bu ülkeleri borçla yaşamaya alıştırarak pazar haline getirmiştir. Emperyalizmin Türk fikir hayatında şimdiki gibi ezici bir baskı kurmamış olduğu Amerikancı 12 Eylül darbesi öncesinde, Türkiye’nin o zaman Ortak Pazar diye bilinen AB’ye monte olmasını savunan teslimiyetçi zihniyete karşı söylenen “Onlar ortak, biz pazar” sloganı Türkiye ve Doğu Avrupa’nın bugünkü manzarasını çok iyi anlatmaktadır. Bugün yalnız Yunanistan değil, son yirmi yılda AB’nin kapsama alanına girmiş olan bütün Doğu Avrupa ülkeleri ağır borç yükü, kronik cari açık ve bütçe açıklarından muzdariptir.

Bunlar arasında Yunanistan’ın moratoryum kıyısında gezinmeye başlayan ilk ülke olmasının iki sebebi vardır: Birincisi, Yunanistan Batı Avrupa ile entegre olan ilk Doğu Avrupa ülkesidir; dolayısıyla dış borca ve sıcak paraya bağımlılık, üretim kapsitesine kıyasla çok yüksek borç yükü ve ayağını yorganına göre uzatamama bakımından en vahim durumdaki ülkedir. İkinci olarak da Yunanistan Slovenya ve Slovakya gibi iki ülkecik dışında Doğu Avrupa’da euroya geçmiş olan tek ülkedir. Bu da döviz yükümlülüklerini karşılayamayan ülkeler için doğal bir uyum sağlama mekanizması olan devalüasyon yapmasına imkân tanımamaktadır. Ama tabiî AB’nin pençesine düşmüş olan diğer Doğu Avrupa ülkeleri için bu bir teselli kaynağı olmamalıdır. Dünya krizi bitmemiştir, daha çok uzun süre devam edecektir. Dolayısıyla finansal kriz asla ve kat’a Yunanistan’la sınırlı kalmayacak, Türkiye dahil üretmeden borçla tüketme sevdasına kapılmış olan bütün gafil ülkelerin kapılarını bir bir çalacaktır.

Yunanistan’ın bedavadan kalkınma macerasından alınacak dersler pek çoktur. Demek ki bir ülkenin kendisinden ekonomik olarak çok daha ileri, çok daha zengin ülkelerle ekonomik entegrasyona girmesi kısa vadede ülkeyi zenginleştirir gibi görünse de, aslında ülkenin gerçek anlamda kalkınmasını engelleyerek o ülkenin felâketini hazırlamaktaymış.

Demek ki bir ülkenin para politikasını kendinden daha güçlü ekonomilerin eline teslim etmesi, güneşli havalarda o zengin ülkelerin prestiji sayesinde dış borçlanmayı kolaylaştırıp sahte refah yaratırken, hava bulutlanınca o ülkenin krizle mücadele etmesini engelleyen bir ayakbağı olabilmekteymiş.

Demek ki bir ülkenin çalışmadan, üretmeden, kazandığını biriktirip yatırım yapmadan başka ülkelerden gelen paralarla kalkınıp zenginleşmesi mümkün değilmiş.

Türkiye’yi yönetenlerin bu derslere çok ihtiyacı var, çünkü Türkiye aynen Yunanistan’ı yok oluşun eşiğine getiren bu bedavadan zengin olma hayalleriyle kandırılarak 1996’da Gümrük Birliğine ve 1999’da IMF programına sokularak cari açık vermeden yaşayamayan, dolayısıyla dış kaynak bağımlısı, sürekli finansal krize aday bir ülke oldu. Halbuki Türkiye 12 Eylül darbesi sonrasında 1989’da Özal’ın sıcak paraya Türkiye’nin kapılarını açması, 1996’da Çiller-Karayalçın ikilisinin Türkiye’yi Gümrük Birliğine sokması, 1999’da Ecevit-Bahçeli-Yılmaz üçlüsünün Türkiye’yi IMF’ye teslim etmesi operasyonlarına maruz kalmasaydı, şu anda Çin ve Hindistan gibi krize rağmen büyümeye devam edebilen, sürekli cari fazla veren döviz zengini, kalkınmış bir ülkeydi.

Yıllarını bu üç operasyonu incelemeye adamış bir iktisatçı olarak şunu tereddütsüz söyleyebilirim ki, bu üç operasyonun hiçbiri ekonomik saik ve beklentilerle yapılmadı; bunlar tamamen Batı’nın Türkiye üzerindeki siyasî hegemonyasının bir sonucu olarak, Türkiye’yi yöneten zümrenin ABD’nin sözünden çıkamamasından ötürü gerçekleşti. Şimdi ise küresel krizin ABD’nin ve AB’nin siyasî-askerî gücünü hızla eritmeye başladığını görüyoruz. ABD’nin Gürcistan’ı Rusya’ya kurban etmesi, daha iki yıl öncesine kadar NATO’ya alacağını ilân ettiği Ukrayna’yı Rusya’ya kaptırması, Afganistan’a gönderecek asker bulmaması ve nihayet dün başka bir turuncu devrim ülkesi olan Kırgızistan’daki ABD bağlantılı iktidarın devrilmesi, öte yandan NATO’nun İzmir’deki, Larisa’daki (Yunanistan) ve başka yerlerdeki üslerini parasızlıktan kapatmaya hazırlanması bu güç erimesinin ilk sonuçlarıdır.  Dolayısıyla,  Türkiye’nin büyük güçlerle siyasî çatışmaya girmeden bağımsız ekonomi politikalarına yönelmesinin nesnel şartları kriz sürecinde yavaş yavaş oluşmaktadır. Mesele bu imkândan yararlanabilecek, göbeği ABD tarafından kesilmemiş, beyni Soğuk Savaş mantığına kilitlenmemiş, “fikri hür, vicdanı hür” siyasetçileri bulup iş başına getirebilmektedir.

 

Selim Somçağ

Kaynak: www.selimsomcag.org

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile