Dünya krizi kritik bir dönemeçte. Yunanistan’la başlayıp euro bölgesindeki diğer zayıf ülkelere sirayet eden dış finansman krizi geçen hafta AB ve IMF tarafından vaat edilen yaklaşık 1 trilyon dolarlık yardım paketi sayesinde şimdilik donduruldu. Ne var ki bu paketin vaatten öteye gidememesi ihtimali çok yüksek. 2008’den beri başta ABD olmak üzere Batı devletleri durgunlukla mücadele etmek, batık bankalarını ve şirketlerini kurtarmak ve finans piyasalarını stabilize etmek amacıyla o kadar çok harcama yaptılar ki, şu anda hiçbirinde bu paketi karşılayabilecek kadar para yok.
Gelinen noktada bu ülkelerin bütçe açıklarını ve borç yüklerini daha fazla zorlamaları da çok riskli. 2008’den bu yana dolar ve euro cinsinden altının fiyatının nasıl bir seyir izlediğine bir göz atarsanız bu konudaki tehlikenin çok geriden gelen bir göstergesini görebilirsiniz. Öte yandan iki yıldır kamu harcamalarıyla ekonominin desteklenmesine rağmen bu ülkelerde halkın büyük bir kesimi krizden şu veya bu ölçüde olumsuz etkilenmiş durumda. Hal böyleyken hükümetlerin başka ülkeleri, daha doğrusu o başka ülkelere borç vermiş bir avuç bankayı kurtarmak için yeni borç yükü altına girmeleri büyük devletlerin kamuoyunda giderek daha çok tepkiyle karşılanıyor.
Alman hükümeti Yunanistan yardım paketini kendi kamuoyunu karşısına almak uğruna, Alman bankalarının ve ABD, İngiltere ve Fransa’nın baskısıyla kabul etti; bedelini de birkaç gün sonra yapılan yerel seçimde 10 puan oy kaybına uğrayarak ödedi. Geçen haftaki diğer zayıf euro ülkelerine yönelik olan çok daha büyük paketi ise Almanya’nın ancak Fransa’nın eurodan çekilme tehdidi karşısında kabul ettiği basına yansıdı. Tabiî Fransa’nın böyle şantajlarla Almanya’yı sınırsız para basmaya ikna etmesi mümkün değil. Almanya’nın bugün açıkladığı “açığa satış” yasağı her şeyden önce Almanya’nın ekonomisini korumak için gerekirse tek başına da mücadele etmeye kararlı olduğunun işareti; dolayısıyla Fransa ve İngiltere gibi “Basalım euroları gitsin!” diyen AB üyelerine bir meydan okuma. Bu çıkışın stratejik anlamı ise Almanya’nın aşırı borçlu/zayıf ülkeleri euro sisteminden moratoryum/devalüasyon formülüyle çıkarmaya hazırlanması. Almanya’nın bu hamlesi diğer euro ülkelerince engellenecek olursa bu sefer Almanya’nın eurodan çıkma kararı alması hiç şaşırtıcı olmaz. O zaman Almanya Avrupa’yı arkasına alıp küresel emperyalist güç olma heveslerine elveda demekle beraber hiç olmazsa parasal istikrarını korur ve yeni Deutsche Markla rekabet gücünü arttırmaya yüklenerek kriz ortamında da kör topal gemisini yürütür. Almanyasız bir euro bölgesi ise, Fransa dahil, çıra gibi derdine yanmaktan başka hiçbir şey yapamaz!
Geçen haftaki paketin bir bacağında da IMF var; iddiaya göre zayıf euro ülkeleri için oradan da 300 milyar dolar gelecekmiş! Küresel krizin en başından beri ABD merkezli finans medyasının ortaya çıkmasını önlemek için büyük çaba harcadığı bir gerçek var: IMF’nin elinde para yok! Dolayısıyla, IMF’nin bu pakete sağlamayı vaat ettiği 300 milyar doların kaynağı için başlıca adres ABD bütçesi. Ne var ki bu ülkede de halkın çoğu krizden şu veya bu ölçüde zarar görmüşken hükümetin falanca şirkete veya filanca ülkeye para pompalamasına karşı kamuoyu tepkisi giderek yükseliyor. Nitekim Amerikan Senatosu halen hükümetin IMF’ye istediği kadar para verebilmesinin önünü kesecek bir yasama çalışması yürütmekte. Çok yakında paketin IMF bacağı da Amerikan Kongresi tarafından battal edilirse şaşırmamak lâzım.
Bütün bu ekonomik ve siyasî tespitler geçen hafta açıklanan trilyon dolarlık paketin uygulanma şansının olmadığını gösteriyor. Buna karşılık dünyada euro bölgesindeki altı zayıf ülke dışında da küresel saadet zincirinin tamamen kopması halinde dış borçlarını ödeyemeyecek birçok ülke var. Bu çerçevede akla gelen ilk büyük grup Türkiye de dahil olmak üzere Doğu Avrupa. Hepsi krize rağmen büyük cari açık veren bu ülkelerin küresel sıcak para akışı kesintiye uğradığı anda dış borçlarını ödemeleri ihtimal dışı.
Bu tablo krizin bundan sonraki aşamasında aşırı borçlu ülkelerin birer birer moratoryuma gideceklerini göstermektedir. Elbette bunların arasında Türkiye de olacaktır. Moratoryuma gidiş sürecinin ve sonrasının Türkiye için son derece ızdıraplı olacağına şüphe yok. Önümüzdeki bu uzun yolculukta Türkiye Özal’la beraber karma, planlı üretim ekonomisini terk edip Amerika’nın talimatıyla sıcak parayla, borçla finanse edilen bir tüketim ekonomisi olmanın kefaretini çok ağır biçimde ödeyecektir.
Burada bu sürecin ekonomik-finansal tarafını daha fazla irdelemeden konunun dış politika boyutuna değinmek istiyorum. Türkiye’de millî bilinç Atatürk’ün ölümünden sonra kesintisiz olarak sürekli törpülendiği ve uyuşturulduğu için bugün Türk kamuoyu, özellikle de eğitimli kesim (Türkiye’deki eğitim sistemini ABD yönettiği için bir insan genel olarak ne kadar uzun süre eğitim görürse millî bilinci o kadar körelmiş oluyor) büyük bir gaflet içindedir. (Türkiye’nin başına musallat olmuş Amerikancı büyük sermaye-bürokrat ve siyasetçi oligarşisinin durumunu ise gafletle tanımlamak onlara iltifat olur.) Buradan gaflet uykusundakilere şunu hatırlatmak isterim: Batının emperyalist devletlerinin kendilerinden saydıkları Yunanistan’a, Portekiz’e veya İspanya’ya moratoryum ilân ettirmeleriyle Türkiye’nin aynı duruma düşmesi birbirinden çok çok farklı şeylerdir. Birinci gruba “ailenin yaramaz çocuğu” muamelesi yapılır, gerektiği kadar kemer sıktırılır, yani bir süreliğine oyuncakları elinden alınır, fakat Batı’nın merkezî devletleriyle bunlar arasındaki güç dengesinde önemli bir değişiklik olmaz.
Türkiye ise Batı emperyalizminin gözünde her an denetim altında tutulması, herhangi bir alanda palazlandı mı ilk fırsatta kanatları kırpılması gereken, mümkünse uzun vadeli etnikçi-dinci- bölücü planlarla parçalanıp yok edilmesinde de büyük fayda görülen bir ülkedir. Dolayısıyla, döviz krizi ve moratoryum sırası Türkiye’ye geldiğinde ABD ve AB Türkiye’den bir sürü ekonomik ve siyasî taviz koparmak için derhal üstümüze çullanacaktır... Aynen 2001 devalüasyonundan sonra ABD’nin Türkiye’ye sömürge valisi olarak gönderdiği Kemal Derviş zamanında olduğu gibi!
Derviş’in zamanın aciz hükümetine “15 günde 15 Yasa” sloganıyla dayattığı Amerikan taleplerinden yalnızca bir tanesini hatırlatayım: DSP, ANAP ve MHP’nin imzaladığı bir Derviş kanunu sayesinde bugün Türk halkı, özellikle de dar gelirli kesim her türlü hazır gıdada pancar şekeri yerine GDO’lu ithal mısırdan GDO’lu enzimlerle üretilen mısır şekeri tüketiyor. Bir yandan Türk çiftçisi eskisinden çok daha az pancar üretebiliyor, buna karşılık Türkiye her yıl ABD’den mısır ithaline milyonlarca dolar ödüyor, bir yandan da Türkiye’de mısır şekeri yiyerek beslenen yeni nesil arasında obezite hızla yaygınlaşıyor. ( GDO’lu mısır şekerinin obeziteye yol açtığı bilimsel olarak kanıtlandı.) İşte Amerikan yanaşmalığının bizim gibi ülkelerdeki ağır faturasına küçük bir örnek.
Binaenaleyh, Türkiye yaklaşan fırtınaya 2001’de olduğu gibi hazırlıksız ve cellâdına kucak açarak yakalanırsa bu sefer çok daha ağır tavizler vermek zorunda kalması gayet muhtemeldir. Türkiye’nin bu açmaza düşmemesi için yapması gereken mukadder sonu beklemeden insiyatifi ele almaktır. Eğer tahminlerim doğrultusunda geçen haftaki AB-IMF ortak paketinin blöften ibaret olduğu yakın zamanda ortaya çıkar ve euro bölgesinde Merkel’in deyimiyle “düzenli moratoryumlar” başlarsa, bunun çok kısa sürede (ve hiç de “düzenli” olmayan bir şekilde) Doğu Avrupa’ya ve Türkiye’ye yayılması önlenemez. Dolayısıyla, bu işin Avrupa’da kokusu çıkar çıkmaz Türkiye Arjantin’in 2002’de yaptığı gibi kendi insiyatifiyle borçlarını yeniden yapılandırmalı, bu arada cari açığın kapanmasını sağlayacak bir devalüasyonu da devreye sokmalıdır. Bu yapılırsa Türkiye’nin çok uzun sürecek küresel kriz dönemini nispeten az hasarla atlatan ülkeler arasında olacağı muhakkaktır. Ayrıca dünyanın siyasî ve askerî olarak da çok karışacağı bir döneme Batı karşısında kendisini zayıf düşürecek siyasî tavizleri de vermeden girmiş olacaktır. Bu takdirde Türkiye nasıl 1929 Krizinden millî ekonomisini ve genç Cumhuriyeti güçlendirerek çıkmışsa, en az 1929 Krizi kadar derinleşecek olan mevcut krizden de güçlenerek çıkabilir.
Selim Somçağ
Ekonomist
www.selimsomcag.org



