GİRİŞ
Tarih, ağırlıklı siyasal gelişmeler üzerinden anlatılır. Oysa siyasal gelişmelerin odağında, belirleyici rolde ekonomik gelişmeler vardır. Ekonomik gelişmelerin kullanılabilecek vitrini varsa, ekonomiyi siyasetin odağına taşıyan iktidarlar, kendi kaderlerini de olumsuz etkileyebilecek, sorumlusu oldukları ekonomik gelişmeleri, kamuoyu algılamasının dışında tutmaya yönelik her araçtan yararlanırlar. Türkiye’de uzun zamandır gündem belirleyici iktidar; soluk aldırmaksızın yeni şok tartışmalar, siyasal krizlerle ekonomik gündemi gölgeliyor; tartışmalar yaratmada giderek ustalaşan Erdoğan hükümetleri sayesinde, hâlâ ne son büyük dünya krizi ne de ülkemizde, ekonomimize dönük yaşananlardan, yaşamımız üzerindeki yaşamsal etkilerinden haberdar değiliz...
İşte tam da bu nedenlerle, biraz olsun ufkumuzu açabilmeye yönelik; insana dönük ekonomik bakış açısında dünya çapında otorite, Türkiye’de halkımızı ezen piyasalar ekonomisine alternatif çalışmalar yapan bilim insanları grubunun düşünce önderi Prof. Dr. Korkut Boratav ile bir söyleşinin elverdiği olanaklar içinde dünya ve ülkemizdeki ekonomik gelişmeleri, yaşadıklarımızı masaya yatırmaya çalıştık...
Söyleşi: Şükran Soner / Cumhuriyet
(Bölüm 1-2)
1945’i izleyen 35 yıllık dönemeçte Batı’da refah devleti, bizde sosyal devlet dediğimiz süreç yaşandı
Kapitalizmin altın çağı bitti
Sınıf mücadelesi vahşi kapitalizmin pek çok boyutunu aşındırıyor. Batı’da refah devleti bizde sosyal devlet gelişiyor. Uzun süreli tam istihdama yakın koşullarda çalışma gerçekleşiyor. Ancak burjuvazi zorlanmadan işsizliği tolere etmez.
Türkiye baskıcı yöntemlerin hesabının sorulduğu anti neoliberal bir programın temellerini atabilirdi. Ecevit misyonunda yaşanan kararsızlık halka da yansıdı. Aydınlanma geleneğini temsil eden bir soldan bahsediyoruz...
24 Ocak uygulamasında askeri rejim modeli gereksinim olduğu için 12 Eylül yaşandı. Sendikal, demokratik haklarla, bölüşüm ilişkileri kontrol edilemezdi. Faiz yükseldi, emek ücretleri, köylü gelirleri baskı altına alındı, fiyatlar piyasaya bırakıldı.
Prof. Korkut Boratav ekonomide dayatma olarak karşımıza çıkan, yakın tarihte adına “küreselleşme” denilen kapitalist modele eleştirel yaklaşan, alternatif görüşler üreten bir bilim insanı olarak öncelikle sistemin “küreselleşme” adına itiraz ediyor... Kavram olarak “dünya ekonomisi”, “emperyalist sistem” denilmesinin daha doğru olacağının altını çiziyor; “Dünya zaten küresel. Küreselleşmiş bir hizmet yok. İdeolojik düzlemde sistemin adının saygınlaştırılması hastalıklı bir yaklaşımdır. En doğrusu emperyalist sistemdir...” diye söze giriyor.
ALTIN ÇAĞIN SIRRI
Dünya ekonomisinin genel seyrini özetlerken kimi anlamlı gelişmelerin saptanmasını şöyle sıralıyor..
- 1945’i izleyen 35 yıllık dönemeç, kapitalizmin altın çağı, istisnai bir çağ olma özelliğini, geçmiş birikimlerin bütününü toplaması ile kazanıyor... Sınıf mücadelesi sonuçlar veriyor. Vahşi kapitalizmin pek çok boyutu aşındırılıyor. Bu dönemde Batı’da refah devleti, bizde sosyal devlet gelişiyor...
Refah devletinin ortalarından itibaren, 1960’lardan sonra uzunca süreli, tam istihdama yakın koşullarda çalışma gerçekleşiyor. Kapitalizmin işsizlik sorununa ciddi yaklaşımı 2. Dünya Savaşı sonrasına ait bir olaydır. Devletin sosyal işlevleri üstlenmesi ise rönesansa kadar uzanır. 2. Dünya Savaşı sonrası olgunlaşır. Kapitalizm tam çalışma koşullarında kendisini sürdürebilecek araçlara sahiptir. Ancak doğası gereği burjuvazi sineye çekmeye çalışmaz, zorlandığında tolere edecektir.
KAPİTALİZM SOSYALİZM SAYESİNDE EHLİLEŞTİ
Tam çalışma koşullarını işçi sınıfı, ekonomik talepleri üzerine taşıyacaktır. Geleneksel sosyalist akımların yarattığı tehdit belirleyicidir. Farklı ulusalcı, öğrenci hareketleri, işçi sınıfı talepleri, 35 saatlik çalışma için sendikal hareketin savaşımı... İsveç’te kararların paylaşımına ulaşan toplu pazarlık düzeni... Kapitalist mülkiyetin kendiliğinden ortadan kalkacağı modelleri oluşturur.
Güney de faşizan müdahaleler karşısında çok güçlü sol hareketleri geliştirdi; Portekiz, İspanya, İtalya, Yunanistan örnekleri. En tutucu Amerika’da Vietnam Savaşı karşıtı siyahi hareketler, toplumun egemen olduğu bir dünya düzenine taşınmayı getirecektir.
ÜÇÜNCÜ DÜNYA
Uluslararası düzleme taşıyalım; 70’li yıllarda OPEC’in petrole varil başı 3 misli zammı, sisteme tek başına karşı hareket niteliği taşımasa da, benzeri bir paylaşımda yaygınlaşmayı sağlamada anlamlı hareket içeriğinde sayılmaz mı? Üçüncü dünya hareketi, siyasi düzlemde bağlantısızlar hareketi emperyalist sistemin parametrelerini değiştirmeye yarayan taşlardır. Kuzey-Güney platformu da...
1960 dönüm noktası
Boratav Hoca Türkiye için dönüm noktasını 1960, 1961 Anayasası ile ilişkilendirerek belirliyor.
- O tarihe kadar çok partili rejimin emekçiler ile burjuvazi arasında örtülü işleyen sözleşme sınırlarını zorlamalar başlamıştır. Oyları ile siyasete denge vereceklere kalkınma nimetlerinden pay verilecek, ama siyasete karışma, alternatif olma, sendikalar aracılığı ile gözetme sınırlandırılmış, örgütlü hak alma tanınmamıştır.
1960 sonrasında bu tablonun değişmesi emekten yana ileriye taşınması söz konusu. Sendikalar grev hakkı kazandılar. Batı’da olduğu gibi emekçi sınıflar sosyalizm ile tanıştılar. Sistem karıştı, sol akımlara sempati başladı. Düzen karşıtı akımlar, sol ile sağ fraksiyonlar, halk ile burjuva karşıtı akımlar siyasete yansımaya başladı.
İlk durdurma operasyonu 1970’li yıllarda. Batı’da daha sonra 79’da Thatcher-Regan akımları gündeme gelir. Fransa önce aykırı gider, Thatcher-Regan akımlarından karşı hücum gelir. Fransa da bir yıl içinde teslim olur.
SOL SAFLAŞMA SOL SÖYLEMİ GETİRDİ
Türkiye’de büyük düzen partilerinin bu akımların etkisine girmesi 1970’ler sonrası ortamında da sorun oluşturuyordu. İşveren talepleri belirleyici rol oynadı, bölüşüm operasyonu gündeme taşındı. Sol saflaşma, askere yansıyan iç hesaplaşma, dünya gidişatına uymuyordu. Zaten o tarihlerde dünyada hâlâ sol güçleniyor, kalıcı izler soldan geliyordu..
Hatta Ecevit eleştirel sol söylem geliştirdi. İlk kez sol yanlısı söylem seçildi. 1974-77 Demokrat Parti geleneğinin hazmedemeyeceği bir yenilgiydi; CHP’nin sol söylemle halk sınıflarının desteğini aşan başarısı kabul edilemedi.
MİLLİYETÇİ CEPHE SINIF CEPHEDİSİDİR
- Milliyetçi Cephe aslında bir sınıf cephesidir. Şiddetin kaynağı faşist akımlar derin devlet ağırlıklıydı. Sol-sağ ayrı kefedeydiler. Geleneksel CHP, artı sol sosyal demokrat işlev üstleniyor, kendi solunun gelişmesinin önünü açıyordu. Sağın koyduğu zorla sol izole ediliyordu... 1980 egemen sınıfın solu tehdit olarak algılamasıdır. Sendikalar, halk kesimleri 24 Ocak’a razı değillerdi. Dünya ekonomisine uyum sağlanamıyordu. Kriz ortamına girilmişti. Halk sınıflarına ağır maliyet yüklemeden krizden çıkmak olası değildi.
AB sosyal demokrasisinin dağılmakta olduğu bir tarihle çakışma söz konusuydu. Krizi sol söylemle, aşırı sınıf işbirlikleriyle çözmeye çalışıyorlardı. Ecevit’e destek vermediler. Almanya sosyal demokrasisi, Türkiye’yi kendi camiası içinde görmüyordu. Sorumluluğu üstlenmedi. Yoksul 3. dünya ülkesinin bu sınavında tarihi görev üstlenmek istemedi, el uzatarak destek vermediler...
12 Eylül = Latin Amerika
Darbeyle, Türkiye gibi bir 3. dünya ülkesinde, sınıflar arası ilişkilerin, siyasetin içine yansımaları reddedilmiş, sol silindir gibi ezilmiştir
- 1961’de dış ortam elverişli olduğu için, Batı’yı örnek alan kalıcı bir demokratik operasyon modeli gündemdeydi. İfade ettiği mesaj doğru dürüst bir Avrupa topluluğu standartlarıdır. Burjuvazi Türkiye için bu modeli reddetti. 1980, Türkiye gibi bir 3. dünya ülkesinde, sınıflararası haritayı oluşturan, sınıflararası ilişkilerin, siyasetin içine yansımalarının reddedilmesidir. 12 Eylül rejiminin gündeme gelmesi, solun silindir gibi ezilmesi Latin Amerika modellerinin uyarlanmasıdır. Aşağı yukarı aynıdır.
Batı toplumlarının taşıdıkları sol-sağ ekonomik, siyasal örgütlenme biçimleri 3. dünya için geçerli değildir. Onları sömürmeye elverişli olarak bırakıyorlar. Bizim gibi toplumları taşımıyorlar. Emperyalizmin kurallarının geçerli olmasına bakıyorlar. Batı’da sosyal demokrasinin emperyalizme yatkın olmasıdır ki, Türkiye’de yaşanan olumsuzluklara duyarsız, soğuk baktılar, hatta gaddar davrandılar. Amerikalıların zaten böyle bir sorunları yok.
24 OCAK GEÇERLİ KILINDI
24 Ocak-12 Eylül arasındaki dönem Turgut Özal cephesinden, 24 Ocak’ın bütün maddelerinin bütün öğeleri ile çalışabilmesi için, askeri rejim modeline gereksinim olduğunun askere anlatıldığı dönemdir. Bölüşüm ilişkileri kontrol edilmezse 24 Ocak’ta başlatılan modelin yaşatılması mümkün değildir. Model içinde fiyat kontrolleri kalktı, faiz yükseldi, emek ücretleri, köylü gelirleri baskı altına alındı.. Baskı altında olunmadan, sendikal, demokratik örgütlülüklerin dinamiklerinde sistem yürütülemezdi. Ana amaç ihracata dönmek, açık ekonomi yaratmak. Ücretleri uzun süreçli etkin baskı altında tutmak.. 12 Eylül’ün baskısı lazım.. Sayısız belge sermaye sınıfı ile kurulmuş iletişimi ortaya koyuyor. 12 Mart’ın vitrin yaklaşımı 12 Eylül’de yok. Reformcu vitrine ihtiyaç yok.
BÖLÜŞÜM GÖSTERGELERİ DRAMATİK
Batı dünyasında Regan, Thatcher döneminde emek haklarının geri alınmasında taraflar her adımda uzlaşarak gerilediler. Refah devleti aşınma hızları ülkelere göre farklıdır. İngiltere’de maden grevini ezerek 2. seçimi aldılar. Sınıfın ezilişi belirleyici. Regan havacıların grevini kırdı. İngiltere’de çöküş daha hızlı. Yine de bir bütünlük içinde sosyal demokrat partilerin yaşamsal geçişle liberalleşmeleri, neoliberal sürece uyumları adım adım oldu. Bizde bütün bölüşüm göstergelerinin bozulma hızları dramatik oldu...
Neoliberal dönem, 1988’e kadar süren Özal modeli gücünü 12 Eylül ’e borçlu
Özalizmde bölüşüm ilişkileri çöktü
1987 seçimlerinde SHP, Ecevit misyonunu anımsatır gibi oldu. Aslında Türkiye için bir dönüm noktası da olabilirdi. Radikal anti-neoliberal politikalarda kararsızlık yaşandı. Aydınlanma geleneği ile sol siyasetin temsil edildiği hareket, onu bir sonraki seçimlere taşıyordu.
Prof. Korkut Boratav, Özal modelinin eksiksiz uygulandığı 80-88 döneminde, çok büyük bir bölüşüm operasyonunun gerçekleştirildiğinin altını çiziyor. Solun tasfiyesi ile birlikte bölüşüm ilişkilerinde çöküşün yaşandığını, işçi sınıfı kırılmalarının 88 sonuna kadar devam ettiğini anlatıyor. Neoliberalleşme sürecinin ilk aşaması, Özal modeli, neoliberal dönemin gücünü her anlamda 12 Eylül’e borçlu olduğunu belirtiyor... Boratav ardından, sermayenin istikrarsızlıktan yakındığı 89-97-98 sürecine geçildiğinde, siyaset alanında da önemli gelişmelerin yaşanmış olması gerçeğine, ekonomi-siyaset ilişkisine dikkat çekiyor.
- Yeni anayasa, sol örgütlülüğün, sendikalizmin kırılması, güç dengelerinin sermaye sınıfının eline geçmesinin doğal sonucu sermaye sınıfının çok güçlü nemalandığı dönem, referandum, 87 genel seçimleri ile ilk kırılmayı yaşıyor...
‘ÖZALİZM’İN İLK KIRILMA NOKTASI
87 seçimlerinde SHP, 70’li yılların ikinci yarısını, Ecevit misyonunu anımsatır gibi. Aslında Türkiye için bir dönüm noktası da olabilirdi. Radikal bir anti-neoliberal politika tutumunda kararsızlık yaşandı. Bu kararsızlık halkta da var... CHP geleneğini temsil eden politikalar halk sınıflarının özlemine tercüman oldular. Solda kurulan partiler içinde öne çıkıp 1. parti de oldular. Aydınlanma geleneğini temsil eden soldan bahsediyoruz. Şu ya da bu biçimde aydınlanma geleneği ile sol siyasetin temsil edildiği hareket, onu sonraki genel seçimlere taşıyordu. Bu gerçek 60’lı yıllar, 70’li yıllardan sonra, solun aldığı ağır darbeye karşın, 12 Eylül sonrası süreçte de yaşanıyordu. (1987 seçimlerinde SHP yüzde 24.7, DSP yüzde 8.5. 1991’de SHP yüzde 20.7, DSP yüzde 10.7. 1999’da SHP yüzde 22.1, CHP yüzde 8.7. 1991 seçimlerinde Refah’ın sol söylemle yükselişini, yüzde 16 oy oranını da unutmamak gerek.)
İŞÇİ EYLEMLERİ KAYIPLARI GİDERDİ
1989-93 sendikalı işçilerin eylemleri, Özal döneminin büyük kayıplarına karşı patlama niteliğindeki direnişleri, 8-9 yıllık kayıpların giderilmesini getirmiştir. Bahar eylemleri Zonguldak direnişi, yaz eylemleri ile gelen düzeltmeler, 1994 krizi ile yeniden dibe vurmuştur. 1989’da bölüşüm dengelerinin düzelmesinden beslenen büyük talep, Türkiye’de sermaye hareketlerinin kendisini açıvermesini getirmiştir. 1989 bölüşüm dengelerinde düzelme, sermaye hareketlerinin serbest bırakılması, kamu açıklarının tırmanışı, kamu dengelerinin bozulması, enflasyon üstünde faizler, enflasyon ve borçlanmanın tırmandığı yıllar... Bankalar dışardan borçlanıp içerde kredi verdiler, döviz ucuz kaldı, yüksek kâr elde ettiler.. Ücret endeksi gelirinin yükselmesi kamu dengelerinin bozulmasını denetledi. Maaş, ücret yükselirken, bütçe açığı da yükselerek kamu harcamaları sürdürüldü...
Türkiye’de krizlerin tetikleyicisi, kamuoyunda bilinenin aksine, giren sermaye hareketlerinin tersine dönmesi
Anayasa fırlatma, ‘One minute’ bahane
Boratav, 1998 sonrasını dünyanın kesintisiz IMF denetiminde olduğu yıllar olarak tanımlıyor. Krizler de bu dönemde dünyayı vuruyor.
Türkiye’de de 89-2008-09 süreçlerinde yaşanan tüm krizlerde sanılanın aksine siyasi gelişmelerin belirli olmadığının altını çiziyor. Krizleri tetikleyici öğelerin kamuoyunda bilinenin aksine ne anayasa fırlatma, ne de ‘One minute’ çıkışlı olduğunu, Türkiye’ye giren sermaye hareketlerinin tersine dönmesi ile açıklanması gerektiğini vurguluyor...
- 1994 Şubat ayında kriz patlak veriyor.. IMF devreye giriyor. Sermaye hareketlerinin tersine dönmesi kontrol altına alınıyor. SHP-CHP geleneğinden gelen partilerin neoliberal söylemle barıştıklarına tanıklık ediyoruz. Terbiyevi değişim 2001’de tam teslimiyet olarak yaşanıyor. Ecevit hükümeti sürecinde Kemal Derviş’in gelişi, IMF politikalarının etkinlik kazanması, destekleme politikalarının devam etmesi. Neoliberal söylemin istikrar politikaları çiğnense de, yapısal uyum politikaları hep takip edildi.. Özelleştirmeler, sosyal güvenlik sisteminin aşınması...
Paketler 94’te ticarileşmeyi, 95’te ücretleri kontrol etmeyi öngörüyordu. Kriz sonrası sıkı politikalar sürdürülemedi.. Köylü kitlesinin, tarımın tasfiyesi uygulamasında cepheden hücum, yaptırım, resmayede rahatsızlıkları arttırdı. 1990’lı yıllarda yüksek istihdam, enflasyon gerekçe gösterilerek Türkiye’yi IMF programları çerçevesinde yeniden hizaya sokma paketleri ile tam istenen amaçlara ulaşılamadı...
PİYASAYA TAM TESLİMİYET
Radikal bir dönüşüm daha gerekiyordu. Devlet ekonomiden elini çekecekti. Asıl kastedilen bölüşümün paylaşılması göre-vinden çekilmesiydi.. 1998 yakın izleme anlaşması, 1999 enflasyonla mücadele, stand-by... 2001 krizi sonrası yenilenme; güçlü ekonomiye geçiş, yeni stand-by, 2005 Mayıs’ında AKP’nin harfiyen izlemeye devam etmesi.. 10 yıllık kesintisiz IMF gözetimi.. Nihai hedef piyasaya tam teslimiyet. AKP bu programı olduğu gibi, devraldığı gibi uyguladı. 2005’te zorunlu değildi. Yeniden imzaladı. IMF İcra Kurulu’nun belirlediği gibi, anlaşmayı gerektirecek zorluklar yoktu, istisnai koşullar da yoktu. İstisnanın istisnası ortam 2007 seçimlerinde çıpa vazifesi görür.. yaklaşımı belirleyiciydi.
İşgücü piyasası adım adım esnekleşecek, sermaye güvenlik sistemi yeniden düzenlenecekti. Tarım ürünlerinde destekleme mekanizmaları tasfiye edilecek, bölüşüm kararları piyasaya teslim edilecekti.. İşgücü fiyatını belirleme noktasına kadar gelinmişti. Yoksulluğu yaratanlar, yoksulluğu yarattıktan sonra yoksulları destekleyen şemsiyeyi oluşturacaklardı.. 98-2008 dönemi sermayeyi tatmin eden bir modeldir. Tek partiyi, AKP yönetimi gerekçesi ile bu programa angaje olduğu için desteklemiştir.
Yandaşını ihya ediyor, hasmını cezalandırıyor
Boratav Hoca neoliberal politikaların, sermayenin paylaşımı konusunu da piyasalara bıraktığının altını çiziyor. Bu çerçevede piyasa “kredi sermaye özerk kurumu” diyor. Neoliberal politikalar vergi farkı yaratılmamasını, dahası yerli yabancı firma ayrımı yapılmamasını, aynı oranlarda vergilendirmeyi de öngörüyor. İhlallerde eşit kuralların uygulanması gerekiyor. Tabii ki ona göre hukuk sisteminin korunması da öngörülüyor. Boratav, Özal döneminden başlayarak siyasi yönetimlerin kimi kaymalar uyguladıklarına işaretle, durum değerlendirmelerini sürdürüyor...
- AKP’nin ana özelliği neoliberal politikanın öngördüğü sermaye karşısında tam tarafsızlık, özerk kurumlara sorumluluk bırakmada belirleyici yöntemlerden kayma. Hem neoliberal modeli tam uyguluyor, kamu hizmetlerini adım adım tasfiye ediyor, hem de sermaye için sistemin öngördüğü politikalardaki eşit kurallar sistemini kırarak, kendi özel iç ve dış sermayesini yükseltmede neoliberal modele uymuyor. Kendi yanındakileri ihya etmek için hasımlarını cezalandırma yöntemlerini en iyi AKP geliştirdi. Vergi sistemini etkili kullanmayı becererek, geleneksel kamu yönetimini kırarak ayrımcılık yaratmada çok başarılı oldular...
AKP, Erdoğan hükümetleri, Özal’ın, Çiller’in, Yılmaz’ın hayata geçirdikleri yarenleri ihya politikalarını sürdürdüler. AKP ek olarak hasım grupları cezalandırmayı seçti. Garip bir şekilde bujuvazinin bir bölümünün iktidarı oluyor. Genel program; yandaşlara avantajlar sağlama, hasımları cezalandırma yöntemleri tereddütlere yol açıyor. Burjuvazinin yandaş hegemonyası hep vardı. AKP’de kayırmacılık hepsinin üstüne geçti...
AKP’nin piyasaların yükselişine katkısı yok
Korkut Boratav: AKP’nin, 2002 krizinin sosyal etkilerinin yansıdığı süreçte iktidara geldiğini, IMF’nin hazırladığı ekonomik reçeteye tam teslim politikalar izlediğini anlatıyor. Borcun yükünü hafifletmek, kamu maliyesini daraltmak, para politikalarında yüksek reel faiz uygulaması, döviz kurunun hedef alınmadığı, sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı, içten değil dıştan gelen kaynakların belirleyici olduğu.. bir süreç söz konusu. Boratav’ın sürece ilişkin değerlendirmelerini devamla şöyle özetleyebiliriz...
DÜNYADA DA CANLANMA
- AKP’li 2002-7-8 süreci, bu dönem, dünya ekonomisi sermaye hareketlerinin canlandığı, yükselme konjonktüründe... Kâr ortalamalarının aşıldığı bir dönem. AKP’nin özel rolü yok. Öyle bir dip noktasından başladı ki.. 2006’ya kadar yükselme temposu büyüyor. 2003-7 yıllara arasında 185 milyar dolar yabancı kökenli para giriyor. Dış borç yüksek tempo ile büyüyor. Dıştan borçlanma bu kez özel sektör ağırlıklı. Reel faiz çok yüksek, 520’lerde. Borçlanma faiz enflasyonu yüzde 10, kredi faizi yüzde 30’lar. Dörtnala dıştan borçlanma. Döviz ucuzluyor, ithalat ucuzluyor. Aramal ucuzladığı için anamal üreten sektörler, gümrük birliğinin de sayesinde bunalıyorlar. İthalat ağırlıklı ihracat dönemi yaşanıyor. 10 doların 5 doları ithal ürünü. Şimdi 10 dolar ihracat için, 8 dolarlık ithalat gündemde. Dış ticaret açığı, cari işlem açığı giderek artıyor..
1990’lı yıllarda cari işlem açığı yüzde 1-2 arasında iken AKP’li yıllarda yüzde 6-7’lere ulaşıyor. Devletin dış açık vermesinde beş misli, dış borçlanmada iki misli artış var. Türkiye dünya krizi patlak verdiğinde, kırılgan bir ekonomi ile krizle karşılaşıyor..
Aynı dönemde, Çin başta, bazı ekonomiler dış açık yerine fazla verdiler. Sonuç olarak Türkiye krize kırılgan girdi. Kendisi ile aynı konumdaki ülkelerden farklı boyutlarda olumsuz etkilendi. Krizin milli gelir, istihdama olumsuz yansımasında en çok etkilenen ülkeler arasına girmiş oldu. Banka batmalarından en az etkilendik, bir önceki kendi krizimizin özelliklerinin, önlemlerinin doğal sonucu olarak..
TÜRKİYE ÇOK ETKİLENDİ
Krizin etkilerinin değerlendirmesi yapılırken döviz, faiz hareketleri, batan bankalar ile ölçümleme yapılmaz. Üretim, milli gelir, istihdam, bölüşüm sonuçları ile birlikte değerlendirilir.. Türkiye bir bütünlük içinde en çok etkilenen ülkelerden biri oldu...
Finansal sistem istisnai bir can simidi ile ayakta kalmıştır. Kayıt dışı para girişleri; ilk rakamlara göre 19 milyar dolara kadar çıktı. 4 milyar dolar yerli, 14.5 milyar dolar dış kaynaklı. Yabancı kaynaklar ne gibi vaadler karşısında giriyor? Ülke içinden, dışından nelerin karşılığında sıcak para, kayıt dışından para giriyor?



