Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Çarşamba, 08 Eylül 2010

Son Güncelleme02:38:58 PM GMT

Emperyalist Sarmalda Sivil İnsiyatif, Sendikalar ve Eğitim-İş

E-posta Yazdır PDF

II. Pön Savaşı, M.Ö. 218-201 yılları arasında Roma ve Kartaca arasında yapılan savaşların ikincisidir. Bu savaş, Dünya tarihine “Fabian strateji” kavramını, yani savaşta “oyalama” taktiği ile vur-kaç yöntemini armağan etmiştir. Kartaca’nın askeri dehası Hannibal, Roma diktatörü Fabian karşısında, oyalamaya ve yıpratmaya dönük bir savaş stratejisi ile yenilmekten kurtulamamıştır. Bu kavram, Fabiancılık, çoğu zaman siyasi sözlükte de kullanılır olmuştur. Hatta İngiliz Sendikacılığının (Trade Unionism) “fayda” eksenli çalışma biçimleri, kendilerini bu isim üzerinden adlandırmakta hiçbir sakınca görmemelerine neden olmuştur. Fabiancılık, İngiliz sendikacılığının reformist yalpalamalarını tanımlamak için oldukça yeterli bir kavramdır. Emekçi kitleler, sermayenin çıkarları doğrultusunda “oyalanmıştır”. Durum, Türkiye’de, bazı sendikaların konumlanması açısından, böyle tarif edilebilir, ancak, yine de bu tarif gerçekliği tam olarak kapsamayacaktır. Türkiye’de emeğin sağ örgütlenmesini yaratarak, işgücünü sermayeye yamayan bazı sarı sendikalar bir tarafa bırakırsak -ki onların gerçek yüzü açıkça ortadadır- kendisini “sol” olarak tanımlayan sendikalara yönelik bir analiz ihtiyacı görünmektedir.


Darbe Bir Kopuştur…

Evet, 80 darbesi bir kopuştur, bir yarılmadır: Tarih, bize, 80 öncesi ve sonrasının bir geçiş dönemi değil bir “yarılma” olduğunu kanıtladı; bu her haliyle geriye dönük bir kopma hareketidir… ve her geçen zaman, yerküredeki kıtaların tarihsel süreklilik içinde birbirinden uzaklaşması gibi, 80 öncesiyle sonrasını birbirinden uzaklaştırmakta ve ayırmaktadır.

Bu yarılma içinde solcu, uzun bir dönem boyunca bocalamış ve birkaç yıl öncesine kadar hizasını tamamıyla kaybetmiştir. En belirgin “sapma”, kendisini solcu gibi tanıtanların “Kürtçü”lerin kuyruğuna takılmasıdır. Bu kuyrukçuluk, soldaki sapıtmanın en göze çarpan karakteristiğidir.

Ve her zaman rastlanan dönekler, ikinci sapmayı gözler önüne serer; Avrupa Birlikçi çözülme!

Kuyrukçular ve AB’ciler, ortaklaşa emperyalizmin doğrudan ve dolaylı maşası olmuşlardır: AB’ciler bağımsızlığı satmış, Kuyrukçular ise etnik milliyetçiliğin çeperinde erimişlerdir.

80 darbesinden sonra ortaya çıkan sivil kuruluşların tabanlarındaki örgütsel çözülmenin asıl nedeni, sınıfsal eksenin kaybolması, devrimci gençlik kesiminin yozlaştırılması ve aydınların dönekleştirilmesi olarak betimlenebilir… ve işte asıl mese
le bu boşalan alana neyin yerleştirileceğidir ki karşımıza çıkan sonuç şudur: Sivil örgütlülük, küresel emperyal güçlerin isteği doğrultusunda, bireycileşen “insan hakkı”na, cinslere bölünmeye ve asıl önemlisi etnik kimlik üzerinden örgütlülük anlayışına indirgenmiş, gerçek sol güçler devre dışı bırakılmıştır. Bu saydığımız örgütsel “dolum” ideaları, en büyük sapmayı, eylemlerini “sol” adına yapanlar eliyle gerçekleştirmiştir. Bir kısım solcular bu oyunu bozamamış, bu oyuna gelmiştir.

Bir halkı ırklara bölmeyi sivil insiyatifçilik olarak gören örgütler, Ulus Devleti yıkmaya çalışan neo-liberal politikaların güdümünde, çoğu zaman emperyalizmin işbirlikçisi gibi tavır almakta ve yalın biçimiyle “paravan” olarak kullanılmaktadır.

Burada iki kavram belirginleşmekte ve öne çıkmaktadır; “oyalama” taktiği ve emperyalizmin işbirlikçisi bir siyasetin “paravan”ı olma durumu…

Ve birer sivil örgütlenme olan sendikalarda da bu iki kavramın yer ettiğini, örgütlenen emekçilerin “oyalandığını” ve kurumsal kimliklerin “paravan” olarak kullanıldığını görebiliyoruz. Bu yazıdaki asıl çözümleme de buna yönelik bir değerlendirmeyi içermektedir.


Kurumların Paravan Rolü Üzerine

14 Nisan sürecinde ortaya çıkan manzara şu ki, Cumhuriyet Mitingleri, Türkiye’de gerçekleşen “oyalamalara” karşı bir tepkinin siyasal restleşmesine dönüştü. Görülen, “paravan” sendikaların bu mitinglere katılmadığı gerçeğiydi. KESK önderliğindeki sağ sapma, bu mitinglere bırakın katılmayı, bu yığınların bağımsızlıkçı hareketini “darbeci” olarak niteledi. İşin ilginç yanı, yığınlar, hem işbirlikçi AKP hükümetine ve hem de ABD ve AB emperyalizmine karşı alanlardaydı. Şimd
i sorunu şöyle formüle etmeli: O mitinglere katılan insanlar neye karşı olduklarını biliyorlardı ve KESK\Eğitim-Sen gibi kuruluşlar da onlara bu yüzden karşı çıkıyorlardı. Yığınlar, bu kurumların maskesini indirmişlerdi, tüm rahatsızlığın, yaşanan tüm sancımaların tek gerçek nedeni buydu!

Biliyoruz ki bu sendikalar, bir takım siyasi partilerin güdümünde olan kurumlardı ve bu siyasi partiler de özellikle Abdullah GÜL’ü Cumhurbaşkanı seçtirmek konusunda anlaşmışlardı. (Bakınız ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Hakan TAHMAZ’ın 24 Nisan ve DTP’li Selim SADAK’ın 6 Mayıs günkü açıklamaları)


Kurumların “Oyalama” Rolü Üzerine

Bazı meseleler varmış ki, onlar, bir toplumun en aydınlık kesimi olan öğretmenlerin sendikasının tartışması gereken meseleler değilmiş… Hangi meselelermiş bunlar;
AB sürecimiz ve Bölücü Terör örgütü PKK meselesi… Bunlar sendikanın tartışmaması gereken meselelermiş ama ırkçılık ve gericiliğe karşı mücadele edilmeliymiş…
Yine bu kesimlere göre şu soruların yanıtını alamazsınız:
Tüm dünyanın bildiği PKK, bir terör örgütü müdür değil midir?
“Celal ve Mesut Amca”lar, Amerikancı mıdır değil midir?
Bu terör ö
rgütünün ve ABD işbirlikçilerinin, Celal ve Mesut amcacıların legal uzantıları Türkiye’de siyaset yapıyor mu yapmıyor mu?
Türkiye’de faşistler var da gericiler var da bölücüler yok mu?
Türkiye’de faşistler ve gericiler emperyalizmden besleniyor da bu bölücü diyemedikleriniz emperyalizmden beslenmiyor mu?
Bu soruları uzatmak mümkün, ama yanıt almak mümkün değil… çünkü oyalama ve paravan olma görevi devam ediyor…

Bizim onlar için kullandığımız ve her biri bin tane delille kanıtlanmış söylemlerimizi, adeta kavram hırsızlığı yaparak, bize satmaya çalışan hileci rolüne bürünenler var bugün… Peki, yaptıkları, emperyalist çevrelenişte, işbirlikçiliğe dayanmıyor mu? Bu sarmalın baş aktörleri sufle verirken, yerli figüranlar kimin hesabına çalıştıklarının farkındalar mı?


Neden Bu Kadar Örgütsüzüz?

Bunlar gericiliğe ve ırkçılığa karşı olduklarını söylerken, “bölücülüğe” karşı olduklarını neden söyleyememektedirler. İşte bunu söyleyemeyen ve kendilerini “solcu” gibi gösterenler, zeminsiz aktörlerdir. Kaygan zeminin usta patinajcılarıdır bunlar… Bu aktörler, öğretmenlerin enerjilerini çarpık temelsiz ideolojilerinin blokajı altında tutarak, “cumhuriyetçi öğretmen” hareketini sindirme görev
i gören işbirlikçilerden başkası değildir.

Bugün eğitim çalışanlarının %55’i örgütsüz. Hiçbir sendikaya üye olmuyorlar, bu kadar insanın örgütsüzlüğü seçmesinde, örgütlü mücadeleyi kirletenlerin hiç mi suçu yok? Bu bağlamda işyerlerinde delege oyunları, üyeler arasında doğum yerlerine bakılarak yapılan ayrımcılık gibi daha pek çok neden sıralanabilir.

Eylemlerine katılacak öğretmen bulamayan bir sendika, marjinalleşmiş militanları kalabalık görünmek için kullanacak sonra da başka sendikaların eylemlerindeki katılım için çetele tutacak. Üyeleri, aktif olarak sendikal mücadeleye katmaktan bahsedenler, 100 bin üyenin kendi sendikalarından niye istifa ettiğini, eğitim emekçilerinin adeta kaçarcasına kendilerini neden terk ettiklerini, o çok alışık olduğumuz “komplo teorileri” ile mi açıklayacaklar… Komik oluyorlar ve küçük düşüyorlar, bizden söylemesi…


Eğitim-İş neden kuruldu?

Eğiti
m-İş, bu kaygan zeminde, sağın-solun, işbirlikçinin-devrimcinin birbirine karıştığı bu dönemde, ayağını yere sağlam basmak için kuruldu…
Gericilere gerici, bölücülere bölücü ve ırkçılara ırkçı demek için kuruldu…
ABD empe
ryalizmine ve AB işbirlikçilerine açıktan karşı çıkmak için kuruldu…
Türkiye’
de birçok etnik kökenden insan olduğunu, evet, ama tek bir ulus olduğunu yüksek sesle söylemek için kuruldu…
Türkiye’de insanların etnik kimliğine göre değil, sınıfsal kimliğine göre ezildiklerini söylemek için kuruldu…
Türkiye’deki halkın, ayırt edilmeksizin, emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından sömürüldüğünü söylemek, bölünmeye çalışıldığını söylemek ve tüm bunlara öğretmen hareketinin tarihinden aldığı güç ile karşı çıkmak için kuruldu…
Bugün bütün Eğitim-İş’liler biliyor ki; Türkiye, bizim özlük haklarımızdan çok daha önemli sorunlarla karşı karşıyadır… ve biz… Cumhuriyetin tüm devrimci kazanımları bir bir elimizden alınırken, topraklarımıza sahip çıkmayı namusumuza sahip çıkmak gibi göreceğiz… tüm bunları yaparken, “Efendim sendikanın görevi bu mudur?” diyenlere de açık açık gerçekleri söyleyerek mücadelemizi vereceğiz…

Solda kan zehirlenmesi yaşayan ve bölücülerin kuyrukçuluğunu yapanlar bize sendikacılığı öğretemezler. Bu kuyrukçular şunu iyi bilsinler ki Eğitim-İş için vatan, cumhuriyet, bağımsızlık kavramları özlük haklarından daha önemlidir. Çünkü bunlar elden gittiğinde savunulacak bir özlük hakkı kalmayacağı yadsınmaz bir gerçekliktir.

Eğitim-İş, Kürtçülerin kuyrukçusu ve AB’nin işbirlikçilerinin sergilediği komedinin 1. perdesini sonuna kadar kapatmıştır. Bu süreç, onlara zihinsel sağaltımları için zaman kazandırır umudunu taşırken, aynı güruh, komedinin 2. perdesini tekrar sahneye koymuştur. Kongrelerinde İstiklal Marşı’ nı söylemeyen, Mustafa Kemal’in resmini ve Ay-Yıldızlı bayrağı kasıtlı olarak asmayanlar, 23 Nisan ve 19 Mayıs günlerini “önemli olmadığı için” bastırdıkları takvimlere koymayanlar, mantalitedeki değişmeden değil dış görünüşlerindeki çark hareketinden anlaşılmıştır ki birdenbire, Atatürk’ün “Ulusal Kurtuluş Savaşının Önderi” olduğunu hatırlayıvermişlerdir. Yalnızca “Eğitim İş Kolu”nda çalışanları değil kendilerini de kandırmak için söyledikleri yalan, eriyen makyajlarının ardından sinsice sırıtmaktadır.


Çizgimiz

Sanayi döneminin Kıta Avrupası’nda sınıflar arası karşıtlık ilişkisi, küresel ölçekte, uluslar arası karşıtlık ilişkisine dönüşür; kapitalist emperyalist güçler bakir alanlara tecavüz etmektedir. Paylaşım savaşları, işte bu bakir alanlara hükmetme telaşından kaynaklanmıştır. Mustafa Kemal’in eylemi, bu karşıtlıkta emperyalizme başkaldıran ezilen ulus safında yer almıştır ve karşıtlık ilişkisinde devlet, bu eylemin “direnç örgütü”dür. Direnç örgütünün çatısı, “Ulus Devlet”tir. “İstiklal Harbi”mizin temel öznesi Ulus, nesnesi Vatan, yüklemi Devrim’dir. Biz, bu coğrafyadaki mücadelede, kendimize Atatürk’ün yanında yer beğenenlerdeniz!

Sendikamızın kurulması, demokratik arenada, Kemalistlerin mülksüzleştirilmesine de bir tepkidir. 1980’den beri ulusal-solcular, emperyalizmin kuyrukçusu olmayı reddeden zihni bulanmamış devrimciler aşamalı olarak tecrit edilmiş, sürülmüş ve kurşunlanmıştır.

Eğitim-Sen’den ayrılarak Eğitim-İş’i tekrar kurmamız, bu kuruluşu gerçekleştiren ekibin, iyice gürbüzleşerek kendisine bir sendikal çatı kurma gereksinmesinden değil, Türkiye’nin politik şekillenişinde sus pus olmuş sendikaların dışında yurtsever bir sendikal söylem geliştirme ihtiyacından kaynaklanmıştır. Cümleyi dolaylamadan söylersek, “bağımsızlığı dile getiren bir sendika” kalmamıştır da ondan Eğitim-İş kurulmuştur… İşin en ilginç yanı, AB politikalarını eleştirmesini beklediklerimiz, zamanında bunlar sendikanın yapacağı işler değil diyerek kaçamakça sıvışırken, bugün biz, dün olduğu gibi cesurca, Eğitim-İş bayrağını dalga dalga yayarak ve kaçamakça değil tüm benliğiyle ve korkakça değil tüm cesaretiyle AB, IMF ve ABD politikalarına karşı çıkıyoruz. Anlamak isteyenler 3 başkanlar kurulu sonuç bildirgesini tekrar tekrar okuyabilirler…

Eğitim-İş bir direniştir!
Emperyalizme direniştir!
Gericiliğe direniştir!
Bölücülüğe direniştir!
Ve bunların işbirlikçilerine direniştir!
Eğitim-İş yüzlerinde sol maske ile dolaşanları dönekleri deşifre ettiği için tehlikelidir!
Eğitim-İş devrimciliği, kene gibi emperyalizmden beslenen uşakların elinden alıp, “bağımsızlık”eksenine oturttuğu için tehlikelidir!
Kimi sendikalar, örgütlü toplumun çözülme sürecini hızlandıran çizgileriyle bölünmeyi derinleştiren, gri tonları ağırlaştıran bir işlev görmüşlerdir. Eğitim-İş, bu çizginin panzehiridir!

Bitirirken…

Ne mutlu bize ki, Atatürk’ün adını ağzına almayan ve Cumhuriyet’i “100 yıldır yapılan zulmün” mesulü sayan bazı sendikalara, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın Önderi” olduğunu hatırlatmışız… ama, “ya bizden Kemalizm’i öğrenmek yerine, iktidardan “takiye” yapmayı öğrenmişlerse” diye de kendimize sormadan edemiyoruz…

Biz Kemalistiz, Devrimciyiz, Cumhuriyetçiyiz diyebiliyoruz; peki ama neden diğerleri Avrupa Birlikçi ve ABD’nin BOP’unun işbirlikçisi olduklarını söyleyemiyorlar?

Her sabah insanlar doğan güneşi görüyor, biz doğacak güneşi görüyoruz… Cumhuriyetçiler ve gerçek Yurtseverler 14 Nisan’dan beri yürüyor… Her yürüyüş bir kuşatmayı yarmak içindir… Kemalist öğretmenlerin bu yolda çıktıkları uzun yürüyüş devam ediyor…

 

Hatay DEVRİM
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız