Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Cumartesi, 04 Eylül 2010

Son Güncelleme02:38:58 PM GMT

Sevgili Balbay

E-posta Yazdır PDF
mustafa-balbaySevgili Balbay,

Bugün hemen tüm televizyonlarda bir günah çıkartma işi vardı. Tahmin edebileceğin gibi konu Mesih Ali Ağca’ydı.

Hem peşinden koştular hem de “akil adamları” oturup televizyonda bu işin yanlışlığını konuştular. Bunu anlamak mümkün değil. Yani birileri “raiting” denilen abukluk için bu işi yapıyor, ama sonradan aralarında genel yayın yönetmenlerinin de bulunduğu bir gurup da, bu işin yanlışlığından dem vuruyor.

Anlamak mümkün değil.

Dün sana yazdıklarımı bugün büyük gazetecilerden dinleyince şaşırdım. Telaşla gidip tuvaletteki aynaya baktım: Acaba o muhabirleri ben göndermiş olabilir miyim, diye.

Ardından Ogün Samast’ın Hrant Dink’i öldürmesinin “muhabbetleri” yapıldı. Biliyorsun dün onun ölümünün üçüncü yıldönümüydü. Bir arpa boyu yol da gidilmedi şu ana kadar.

Hrant Dink’in öldürülmesinin üçüncü yıldönümünden bir gün önce Mesih Ali Ağca hapishaneden çıkıyor, müthiş paralar harcanarak üç-beş otelde suit oda ayarlanıyor, Mercedes marka arabalar karşılıyor ve bir konvoyla, alkışlar içinde oteline giriyor.

İstanbul’da otel ayarlıyorlar.

Oteller, Shareton’daki olaylardan, kalabalıktan korktukları için olsa gerek (belki başka nedenler de vardır, mesela paralarını alamamak gibi), kabul etmiyorlar. Mesih, İzmit’te konaklamak zorunda kalıyor.

Yolda gazeteciler (artık onlara emir kulu demek zorunda kalıyorum), araç değiştiren Mesih Ağca’nın peşinden “Sayın Ağca, Sayın Ağca!” diye koşuyorlar.

Hazin çelişkiye bak Mustafa, tam bu sıralarda da Ankara’da, ABDİ İPEKÇİ Parkı’nda Tekel işçileri ölüm orucuna başlıyor. Ankara’da gece sıcaklığı eksi 3...

İşçiler Abdi İpekçi parkında...

Abdi İpekçi’nin katili beş yıldızlı bir otelin “kral dairesinde”...

Hrant Dink’in cesedi, üç yıl önce tabanları delik ayakkabısıyla boylu boyunca uzanmış...

Güruh Ogün Samast’ı bekliyor...

Hrant Dink parkında bu kez Tuzla tersane işçileri oturma eyleminde...

Tehlikeli bir milliyetçilik, yakasını ulusalcılıktan koparıp yelken açmış durumda.

Ulusalcılar yalnızca Misak-ı Milli sınırlarını korumaya çalışıyorlar, ama başları önlerinde.

Çünkü onlara da “faşist” muamelesi çekilmeye başlandı artık.

Entellerimiz saç saça baş başa birbirini yiyor.

Böyle bir tablo var Mustafa Ankara’nın puslu havasında. Kar bile yağmıyor ki hava yumuşasın. Kar bile yağmıyor, işçilerin yanlarında getirdiği çocuklar kartopu oynasın. Hava havaya benzesin.

Uludağ’da kar kalınlığının yetmiş santimi bulduğunu söylüyor televizyonlar. Komşu kayak takımlarını hazırlamış, dört çekerinin üst bagajına yerleştiriyor. Elinde Nike eldivenler... Postalları da öyle...

Uludağ’da kar yetmiş santim... Tam da kayak havası hani...

Yahya Demirel’in de içeride yattığını söylüyorlar Mustafa...

Ziyaretine giden yokmuş.

Yerinde mi bulamıyorlarmış ne...

Telefonlara da çıkmıyormuş.

Tekel işçileri grevde. Soğuk yetmiyormuş gibi, aralarından yüz tanesi açlık grevine de başladı şimdi. Alttan soğuk vuruyor Mustafa, üstten de açlık...

Oğlu da gözü yaşlı, Sürmeli Oteli’nin mutfak havalandırmasında kendini ısıtmaya çalışıyor, kucağında kardeşiyle.

Bunlar acıklı bir Zola romanından parçalar değil Mustafa, bunlar şu anda Ankara’da, katili beş yıldızlı otelin suit odasında viskisini yudumlayan Abdi İpekçi’nin adını verdiği parkta sürünen Tekel işçilerinin dramı.

Kombiyi bir çentik daha yükseltmem gerek Mustafa, ev soğudu. Balkondan paspası almam gerek, ama çıkamıyorum. Hava çok soğuk.

Evde ılık bir hava dolaşıyor, ama üşüyorum.

Ankara çok soğuk Mustafa, bildiğin en soğuk günlerinden birini yaşıyor.

Bir yorgan kapıp Abdi İpekçi parkına gidiyorum birazdan...

İnan bana orası çok, ama çok daha sıcak bu evden...

Bu ülkeden...

Bu evde üşüyorum Mustafa...

Sevgiyle kal...

A.Mümtaz İDİL
20 Ocak 2010, 15.00