Çok önemli gördüğüm bir konuyu, “basın özgürlüğü”nü bazı bilimsel bilgilerle burada tartışmak ve karşılaştırmalı olarak incelemek istiyorum. Hepimiz biliyoruz ki, demokrasilerin varlığı sadece seçilmiş iktidarların veya muhalefetin varlığı değildir. Bunların yanında temel ve yardımcı unsurlar olan “hukukun üstünlüğü”, partilerin varlığı ve en önemlisi de basın yayın organlarının özgürlüğü, tarafsız yayın yapabilmeleri gelmektedir. Ancak, ülkemizin 1950’lerdeki demokrasiye geçiş sürecindeki olaylardan günümüze değin geldiğimize (1950-2010), pek az şey değişmiş gibidir.
Bir değişikten söz edilebilirse eğer, bu değişiklik en başta kişilerde olmuştur. 50’li yıllarda iktidarı elinde tutan ve bazı kesimler tarafından demokrasi savaşçısı (!) olarak ilan edilen Adnan Menderes ile bugün aynı kesimler (anti-cumhuriyetçiler) tarafından demokrasi şampiyonu olarak nitelenen Recep Tayyip Erdoğan’ın bir karşılaştırmasını yapmak yerinde olacaktır.
Elbette bu yazının amacı bu iki siyasi figürü karşılaştırmak değildir. Çünkü ikisi arasında gerek demokrasiye, gerekse cumhuriyetin kurucu felsefesine yaklaşımları yönünde bir farklılık görülmemektedir. “Çoğunluk benden yana ise, istediğimi yaparım. Bu da demokrasidir” yaklaşımı her iki liderin de siyasetinin özüdür. Bu yazının konusu olan basın özgürlüğünün aradan geçen 60 yılda hiçbir gelişme göstermemiş olması ve aynı kuralların günümüzde de geçerli olması işin acı verici yanıdır. Basın ve iktidar arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar hukuksal veya demokratik olmaktan çok, iktidara ve güce itaati şart koşan kurallardır. Bu kurallar, ödüllendirme ya da cezalandırma’yı içermektedir. Başka bir şekilde ifade edersek; ‘sopa ve havuç’ hikayesi...
Türk siyasi hayatında tek başına iktidara gelmiş olan kişiler, geldikleri dönemlerde ne kadar yandaşları tarafından demokrat olarak nitelendirilseler de, tarihsel gerçekler öyle değildir. Henüz AKP dönemini yaşamamış bir Türkiye’de, 50’li yıllarda muhalefete tahammül edemeyen, basın kuruluşları üzerinde yoğun ve sistemli sansür ve baskı uygulayan DP, nasıl olur da “demokrat” ünvanını sıkılmadan kullanabilir deyebiliyorduk. Ancak gelen gideni aratıyor... Yayın organları sayıca katlanarak çoğalmasına rağmen, siyasal ve finansal gücünü Demokles’in kılıcı gibi sermaye ve medya üzerinde tutan AKP, “Damada A.K. Partisinden bir televizyon (atv) ve bir gazete (sabah)” alabiliyor. Hem de devletin / halkın bankasından kelepir krediyle…
1954 yıllında Yeni Ulus gazetesinin yazarı Hüseyin Cahit Yalçın, Metin Toker gibi muhalif yazarlara yapılan muameleler günümüzde bazı gazetecilere yapılan uygulamalar ile ne kadar benzerlik göstermektedir değil mi?..
Falih Rıfkı Atay’ın çetecilik ile suçlanıp aklanması, bugün yurtsever, aydınlanmacı gazetecilerin de terör örgütü üyelikleri ile suçlanması gibi ilginç ve düşündürücü benzerlikleri bizlere ders olmalıdır.
“Basın özgürlüğü” nedir? Kabaca; “Yazar, çizer, gazeteci erbabının kendi hür vicdanları gereği diledikleri konularda görüşlerini serbestçe dile getirmeleridir” değil mi? Basın yayın organlarında çalışanlar bilir; patronaj (sahipler) öyle olmasa bile, gazeteciler her zaman tarafsız olmak zorundadırlar. İktidar yalakası olmak, besleme olmak bir tür kamusal görev olan gazeteciliğin ruhuna aykırıdır. Halkın isteklerini, düşüncelerini, görüşlerini duyurarak demokrasinin gereği olan halk için gerçeklerin dile getirilmesini sağlamak gazeteciliğin birincil görevi olmalıdır. Fakat bizde gazete sahiplerinin ek işleri olduğundan, holding medyası dediğimiz olgunun ortaya çıkması, gazete sahibi-iktidar ilişkisinin ne kadar çarpık ve etik’ten uzak kaldığının göstergesidir. Çok eskilere gitmeye gerek yok. İktidarı eleştirmeye başlayan bir yayın kuruluşun (Doğan Holding’in) iktidar tarafından despotça uygulanan vergi kâbusu sonucunda çok sesli olması gereken basını tek sesliliğe dönüştürme çabaları hız kesmeden devam etmektedir. Muhalif gazetecileri içeriye almamalar, televizyon kanallarını hukuka aykırı ekonomik nedenlerle kapatmaya zorlamalar bizlere diktatörlük yönetimlerini hatırlatmaktadır. Ancak, herhalde yine biz yanlış düşünüyoruz! Çünkü bazı demokrat (!) kesimler tarafından tek sesliliğin olması, eleştiriye tahammül etmeme gibi unsurlar demokrasinin unsurlarıymış gibi algılanmaktadır. Bu ülkeye en büyük hainliği, en büyük düşmanlığı bu kesimlerin yaptığını da burada vurgulamakta yarar vardır. İktidardan beslenen, okumayan, aydınlanma felsefesine karşı çıkan, Atatürk ilke ve devrimleri ile her zaman kavga halinde olan bu zavallıların fikir babalarının ve finans kaynaklarının yurt dışında olması bu ülkeye yapılan en büyük düşmanlıktır.
İlk olarak notlarımıza baktığımızda, günümüzde de tartışılan Anayasa taslağı için 1953 yılında Demokrat partinin getirmek istediği hukuk reformundan bir anekdot sunmak istiyoruz.
“Demokratik ülkelerde bir iktidar partisinin, seçimlerde ne kadar oy almış olursa olsun, hukuk açısından, evrensel hak ve hürriyetler açısında yapamayacağı şeyler olduğu anlayışı, ülkemizin siyasetine henüz yerleşmemişti. 2000’li yıllarda da henüz yerleştiği öne sürülemez, ama o zaman Anayasa Mahkemesi olmadığı için bir kanunun Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilse bile, o iddiayı karara bağlayacak merci, gene Meclis’ti. Yani, Meclisteki iktidar partisi çoğunluğu… O çoğunluk, kendi liderinin çıksın dediği kanuna yapılan itirazlar için “EVET, bu itirazlar haklıdır. Kanun çıkarmak Anayasa’ya aykırı olur.” diyebilir miydi? Menderes’in “Mademki seçildim, öyleyse her şeyi yaparım” iddiasını rahatça sürdürebilmesi, bu durumun sonucuydu.” Bu anekdot, bu yazıyı okuyanların akıllarında bir ışığın yanmasına neden olmuştur. Çünkü bugün yapılan, sivil ve demokratik isim altında hazırlanan anayasa taslağının sonucu da yukarıdaki, bu ülkenin yaşadığı bir örnekteki gibi olacaktır. Recep Tayyip Erdoğan’ın ben seçildim o zaman her şeyi yaparım tavrının altında yatan nedenleri daha iyi görmemiz için bu örneği verdik, umarız herkes iyi düşünüp, ona göre kararını verir.
Basın üzerinde baskı uygulamanın çeşitli yöntemleri vardır. Bunun için devletin mali alandaki imkânları da kullanılıyor, ceza uygulamaları da… İktidarı öven gazetelere, resmi ilan desteği, kredi kolaylıkları, kâğıt tahsisi gibi ayrıcalıklar sağlanırken, iktidarı eleştiren gazetelerin imkânları çeşitli şekilde daraltılmaktadır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de devletin radyosu sadece hükümetin demeçlerini haber vermekte, muhalefet temsilcilerine olanak vermemektedir.
Tarihten bir örnekle devam etmek istiyoruz. Bu örneğin sahibi hepimizin bildiği bir kişi olan Necip Fazıl Kısakürek’tir. Kısakürek’in siyasi geçmişi hakkında değerlendirme yaparsak; kendini muhafazakâr, İslamcı olarak gören, devleti İslami hükümlere göre yönetmek isteyen, zamanında “Büyük Doğu” gibi hem gazete hem dergi kuran, karşı devrimci bir düşünce adamıdır. Amacının İslami gelenekleri uygulayacak bir parti kurmak olduğunu ifade etmiş fakat zamanın iktidarı Menderes’e de sempati duymuş bir insandır. Kısakürek vereceğimiz örnekte gazeteciliğin nasıl iktidar tekelinde olduğunu bizlere gösterecektir.
Necip Fazıl’ın Adnan Menderes ile görüşüp, zamanın şartlarına göre uygun ve gerekli olan parayı istemesi ve Menderes’in de geri ödemek şartı ile ve siyasal iktidarın yandaşlığını yapması için para vermesi Kısakürek’in Büyük Doğu gazetesinin çıkmasına neden olmuştur. Kısakürek’e göre gazetenin çizgisi şöyledir: “Günlük gazete halinde ortaya çıkar çıkmaz rengimiz hemen belli oldu. Dünyaya İslam gözlüğünden bakan ve davasına Menderes’i kazanmak isteyen gazete… Evet, gayemiz sadece Menderes’i tutmak, onu partisi içinde ve dışındaki düşmanlarına karşı müdafaa etmek… Kendisinde maya tutmasına çalıştığımız ruh hamurunun teknesinde partiyi yekpareleştirmesi ve tezatsız bir bütün haline getirmesi için çalışmak…”
Özetle; 1950’li yıllardan itibaren verdiğimiz örnekler ile günümüzde yaşanan gelişmeler arasında bir kıyaslama yaptığımız zaman değişen hiçbir şeyin olmadığını düşünmekteyiz. 60 yıl geçmiş ve ülkemizde demokrasi kültürünün halen gelişmemiş olması, demokrasinin bazılarının tekelinde olması ve ağızlarından demokrasi sözünü düşürmemesi şu an bizim içimizi acıtmaktadır. Bunlara karşı girişilecek olan demokratik zeminde her türlü tartışmaya, gerçekten demokrasiye, insan haklarına, adalete, eşitliğe bağlı insanlar ile mücadeleye hazır olduğumuzu belirtelim. Milletin ve Demokrasinin adamları olarak nitelenen Menderes ve Erdoğan’ın çizgisinin ne kadar demokrat olduğunu ve sivil darbe’nin ayak seslerinin duyulduğunu hissetmemek için daha ne kadar beklemeyi düşünüyouz. Artık akıl tutulmasından çıkmanın zamanı geldi ve geçmektedir. Yarın, üzerinde yaşayacağımız bir toprağımız olmayacaktır. Tehlikenin farkında mısınız? ...
Süleyman Gök



