Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme03:46:10 PM GMT

Söyleşi

İran ve Şah mat!

E-posta Yazdır PDF
İmam Mehdi'den Humeyni'ye İran... Araştırmacı gazeteci Miyase İlknur imzalı... Cumhuriyet Kitapları'ndan çıktı... Fıkhi, kelami, itikadi ve psiko-sosyal refleksleriyle İran'a gerçekçi bir bakış niteliğinde' Miyase İlknur ile yeni kitabı İmam Mehdi'den Humeyni'ye İran'ı konuştuk.

iran-imam-houmeyniİran deyince akla ilk gelenin ulema olması kaçınılmaz... Kapıları dışa görece kapalı toplumun kilidi ulemanın elinde bu da malum... İçte ise durum farklı, gereğinde İran solu ile hatta İran komünistleri ile bile ittifak yapmış ulema. Hep stratejik hareket etmiş, ediyor...

Çok hem de. Aslında çift başlı gidiyor iş, hem o hem öbürü. Sanırım bu da pazarlıklar sonucu oluşmuş bir şey. Laik, milliyetçi ve solculuktan gelen bir damar var. O damara karşı bir de İslamcı, İslamcının da ötesinde bir Şii damar var. Bunlar devrimi yaparken ittifak yaptı. Bir taraftan sanki halkın egemenliği varmış gibi gösterilen bir yasama organı açık tutuluyor ama yasama organı üzerinde de son sözü Allah'ın egemenliğini temsil eden mollalar söylüyor. Doğrudan bir kandırmaca var. Tipik Fars kurnazlığı...

'SOLCULARIN HATASI HALKTAN KOPUK OLMASI'

Mollayı hiçbir dönemde göz ardı edemiyor İran...


Baba ve oğul Şah Pehleviler döneminde kısmen denenmiş, sonuç ortada. O iki damarın uzlaşması zorunluydu, çünkü Şah'ı devirmeye, o monarşinin hakkından gelmeye tek başına hiçbirinin gücü yetmiyor.

İran'ı diğer İslam devletlerinden ayıran ulemanın gücü değil mi?

Şöyle, diğer Sünni toplumlar da şeriatla yönetiliyor ama mollalar ön planda değil. İran'ı bölgedeki diğer İslam toplumundan ayrı kılan farklılıklar, ülkenin ve İran halkının özelliklerinden değil, Şii İslamın kendine özgü fıkhi, kelami, itikadi ve psiko-sosyal anlayışından kaynaklanıyor.

Diğerlerinde İslami kuralların icrası ve denetimi devletin başındaki yönetici eliyle yapılırken İran'da bu görev ulemanın. Bu da Ehli Sünnet ile Şia'nın farkından kaynaklanıyor.

Kitabımda da İran'ın bugün yaşadığı çalkantının nedeni olarak görülen yönetim anlayışının, bu yönetim anlayışının dayandığı siyasi düşüncenin ve bu siyasi düşüncenin merkezinde yer alan ulemanın mutlak otoritesinin tarihsel arka planını ele alıyorum. Asıl gözden geçirdiğim konu bu nedenle İran'ın tarihinden ziyade Ehl-i Sünnet ve Şia'nın ayrışma noktaları.

Nedir farkları...


Ehli Sünnet'te yöneticiye itaat farzdır, adaletsiz de olsa farzdır. Hatta İslamın belli ilkelerini çiğnese de farzdır. Emevi dönemi bunun en bariz örneğidir. Ama Şia'da Allah'ın egemenliğine karşı kulun egemenliği gayri meşrudur.

Gelecek kişiyi de Allah tayin ediyor'

Evet, o da imamet anlayışından kaynaklanıyor. Çünkü imamlar günahtan ve hatadan münezzehtir. Şia'ya göre, Peygamber bilinen anlamda siyasal bir lider değildi; dolayısıyla onun vekili de hem siyasi erk olarak toplumda düzeni sağlayacak hem de Peygamberden teslim aldığı dini koruyup geliştirecek ve dünyaya hâkim kılacak ilahi ilme sahip ve ilahi tayinle gelen imam olabilirdi. Bu anlamda Şia'ya göre toplam on iki İmam var. İlk İmam Hz. Ali'dir, son imam ise Muhammed Mehdi'dir.

Mehdi, hani bir gün yeniden geleceğine inanılan'

Bu, Şia düşüncesinin dogmatik temel taşıdır. Şii âlimleri, yine imamlardan nakledilen hadislere dayanarak Mehdi'nin ne zaman geleceğini ancak Allah'ın bilebileceğini, bir zaman belirten kimselerin yalancı olduğunu açıklamışlardır.

Siyasi erki ele geçiren ulema da başı sıkıştıkça İmam Mehdi'yi getiriyor sözüm ona'

Tabi, 'İmamın vekilleri', İmam Mehdi nasılsa bir gün çıkacak, dünya başıboş mu kalacak diye bir kaygı körüklemişler daha doğrusu uydurmuşlar diyelim. Her fırsatta da kullanmışlar. Bu arada bu vekil muhakkak o aileden biri olmak zorunda yani ilk İmam Hz. Ali'nin soyundan gelecek ama Fatma'dan doğan olacak. Yani Ali'nin Fatma'dan olmayan diğer çocukları da İmam olamıyor.

Şia İmam Mehdi zuhur edinceye kadar dünyayı vekâletle yönetiyor. Bu vekâlet de Ayetullahlardadır. İran'ın ruhani lideri Ayetullah Hamaney, Ahmedinejad'ı açıktan destekleyip cumhurbaşkanlığına seçtirdikten sonra ülke içinde 'seçimlere hile karıştırıldı' iddiasıyla başlayan sokak gösterilerinden bunalınca da önce klasik 'dış düşman' argümanına sarıldı, ardından da 'Mehdi'nin zuhuru yakın' yalanına başvurdu. Görüldüğü gibi din siyasallaşınca, dini kuralların yerini siyasetin kuralları alıyor. O yüzden günün siyasi erkini gayri meşru ilan ediyorlar. Bunda da yine stratejik davranıyorlar, eğer yönetim çok güçlüyse yönetimi tanımak yerine görmezlikten geliyorlar, köşelerine çekiliyorlar. Safevi dönemi bunun örneği, mollalar daha ikinci planda, daha dinle sınırlılar. Yönetim zayıflayınca ise siyasetin içine sızıyorlar.

Öte yandan halka önderlik de yapıyorlar hani görece olumlu anlamda...

Tabii, kitlelerin yanında yer almış, bunun için bedeller de ödemişler, bunu göz ardı edemeyiz. Bir kere her dönemde tartışmasız bir antiemperyalist duruşu var mollaların ki bu da takdire şayandır.

Sivil toplum örgütü gibi çalışıyorlar hayli süredir...

Aynen öyle. Özellikle sadık finansörleri olan müritlerinin hele ki esnafın sorunlarına hep duyarlı olmuş, uğruna sokağa dökülmüşlerdir. Tütün boykotunda mesela, esnaf ve halkın yanında sokaklardadır mollalar.

Tütün boykotu olayı İran'ın yakın tarihinde yeni bir dönemin habercisi gibi' Kitabında da geniş yer veriyorsun'

Çok önemlidir. 1890'da İran'da tahtta bulunan Nasrettin Şah, İngiltere ziyareti sırasında İngiliz yönetiminin isteği üzerine tütün üretimi, işlenmesi, satışı ve ihracat hakkını 50 yıllığına G. F. Talboot firmasına devredince kopuyor kıyamet. İşte, izinsiz tütün üretimi ve satışı yasaklanır, tüccar ayaklanır, birçok ilde protesto gösterileri yapılır, esnaf tütün depolarını ateşe verir. Boykota ülke çapında uyulunca, Şah, İngiliz firmasına 5 bin sterlin tazminat ödeme pahasına tütün tekelini veren anlaşmayı feshetmek zorunda kalır.

Tütün boykotu, ulemanın siyasi erk üzerinde en etkili baskı unsuru olduğunu fark ettiği ilk eylemdir diye yazıyorsun... Daha önce bilmiyor muydu?


Daha önce halkı peşine takacağından şüpheliydi, sahaya çıkmamıştı, gücünü ölçmemişti. Tütün boykotu bu olanağı sağladı. Dolayısıyla ulema-esnaf ortak eylemleri sürdü. Anayasa devrimine giden süreci başlatan üç büyük eyleme giriştiler. İlki İran Gümrük Müdürü Mösyö Noz'un görevden alınması için yapılandı. İkincisi, bir Rus bankasının yıkılması olayıydı. Üçüncüsü de, önceki eylemlere karışan tüccarların fahiş fiyatla mal sattıkları gerekçesiyle sopalanmasına karşı gelişti.

Ama yirminci yüzyılın başlarında yaptıkları üç eylem daha var ki ilki 'Küçük hicret', ikincisi 'Büyük hicret' diye anılır. Şah'a öldürücü darbe niteliğindeki son eylem ise İngiltere Büyükelçiliği'nin kuşatılmasıydı.

İran solcuları nerede bu arada?


Solcuların hatası halktan kopuk olması, mollalar ise halkın içinde. O yüzden sayıca baktığında solculara göre bir dönem az olmakla beraber etkinler. 1905'te ise Meşrutiyetin ilanı ve anayasanın hazırlanma gayretleri çerçevesinde, ulema, aydın sınıfıyla da güç birliği yapıyor ki bir ilktir.

'BÖLGE İNSANI DUYGUSAL, BİR DE YOKSULSA KULLANILMAYA ÇOK UYGUN'

Rıza Şah Dönemine gelirsek' Birinci Dünya Savaşı'nın sona erdiği 1919'da, İngiltere'nin bütünüyle sömürgesi haline geliyor İran'

Kazak Birliği'nin başkanı Rıza Han, İngiltere'nin örtülü darbesiyle işgal ediyor Tahran'ı. Her kesimin canına okuyor. Tam bir diktatör, asıyor, kesiyor, hatta buğday stoklayan bir fırıncıyı canlı canlı fırına attırıp yaktırmıştır. Rıza Şah, Hitler ve Mussolini hayranı. İkili oynuyor, Almanya ile flört ediyor. O zaman da İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ile Sovyetler ipini çekiyor ve İran'a 25 Ağustos 1941'de çıkarma yapıyor. İran'ı işgalin tek nedeni Almanya flörtü değil tabii. Asıl neden İngiltere'nin İran petrolünün denetimini elde tutmak istemesi ve Sovyetler'in de malzeme sevkıyatını garantiye alabilmek için İran'dan bir karayolu hattı açmak istemesi. Bunun için Şah'ın kukla oğlu Muhammed Rıza'yı tahta geçirdiler sonra da İran'ı üçe böldüler. Kuzeyi Rusya, güneyi İngiltere aldı, orta İran ise merkezi hükümete bırakıldı.

Ve çarşı yine karıştı' Tepkiler' Muhalifler'

1946 Martı'nda Abadan'daki petrol işçileri greve çıktı. Petrol kuyularını çalıştıran İngilizler, kanlı direniş sonunda İran Çalışma Kanunlarını kabul etmek zorunda kaldı. 1947'de yabancılara daha fazla imtiyaz tanınmasını engelleyen kanun İran Meclisi'nden geçmekle kalmadı İngiliz petrol şirketi Anglo-Iranian'ın sahip olduğu imtiyazın yeniden gözden geçirilmesi de kabul edildi. Muhalefet bağımsız da değildi üstüne. İşin zor tarafı da oydu. Baktığında grevleri örgütleyen, işçi sendikalarının arkasında Komünist Tudeh Partisi var. O da Sovyetler'in elinde oyuncak! Öyle ki Sovyetler'in İran'a ters gelen fikirlerini bile nasıl iyi ambalajlayıp halka yuttururuz derdindeler.

Muhalefet emperyalist güçle savaşırken kendi gücüne, halkın gücüne güvenemiyor, diğer kötüden destek arıyor yani. İktidar ise İngiltere ve daha sonradan devreye girecek ABD'nin güdümünde. Yani ne iktidar bağımsız, ne de muhalefet. Ama tabii Musaddık'ı bunlardan ayırmak lazım.

İran'da komünist olmak, dediğin gibi Sovyetler güdümünde İran'a uyarlanmış komünist argümanlarla bir süreliğine de olsa da birkaç kırıntı bırakmış olsa gerek zihinlere...

Kuşkusuz... Sınıf bilincini getirdi, burjuvazi, oligarşi, aristokrasi, irtica, emekçi, komprador gibi kavramlarla tanıştırdı halkı. Parti kongreleri, programları, gençlik ve taşra teşkilatları, sendikalarla ilişkiler, parti yayın organları gibi örgütlenme biçimlerini, sosyal devlet anlayışını miras bıraktı İran siyasetine.

İran petrolünün millileşmesine gelirsek... Tam bir dönüm noktası...


Anglo-Iranian petrol şirketi, İran'a petrol kârının yüzde 20'sini bile vermiyor o dönemde. 1947'de mesela vergi sonrası kârı olarak açıkladığı 40 milyon poundun sadece 7 milyonunu İran'a vermiş. Meclis Petrol Komitesi görünüşte bu şirketin hazırladığı ek sözleşmeyi araştırmak ve uzlaşı aramak için kurulmuştu. Komite'nin başında da İran'ın şansı Musaddık var. Musaddık'ın başı çektiği on milletvekili, İngiliz şirketi ile yapılan anlaşmanın feshi için kanun tasarısı hazırladılar. Muhalif siyasi gruplar ise sendikalar ve sivil toplum örgütleriyle toplanıp güçlerini Milli Cephe adı altında ve Musaddık liderliğinde birleştirdi.

Mollalar bile safında yer alıyor laik Musaddık'ın!


Sadece genç molla Ruhullah Humeyni ve yandaşı birkaç molla karşı. Başlarını Ebulkasım Kaşani'nin çektiği birçok molla ise Musaddık'la birlikte. Musaddık ve Milli Cephe petrolü millileştirmeyi başarıyorlar. Başbakan Hüseyin Ala istifa ediyor, yerine Musaddık seçiliyor.

Petrol rantı gitti gidiyor! İngilizler..

Dünyayı ayağa kaldırıyorlar, her yolu deniyorlar; Uluslararası Adalet Divanı, ekonomik ambargo, işgal tehdidi, BM Güvenlik Konseyi' Hiçbiri işe yaramayınca resmen savaş planlarına başladılar. Savaş gemilerini Abadan açıklarında tuttular, makineleri bozup gittiler, İran'ı açlığa mahkûm ettiler. Enflasyon tavan yaptı ama Musaddık yine de direndi.

İlk darbe girişimine ABD yeşil ışık yakmıyor, Sovyetler de dağ gibi karşılarında'

Zaten planları rafa kaldırtan da bunlar. İngiltere-İran restleşmelerinden en endişeli olanlardan biri ABD Başkanı Truman. İngilizler de ABD destekli bir darbe peşinde zaten. Truman bu ilk darbe girişimini reddediyor hatta iki ülke arasında arabuluculuğa bile soyundu ama olmadı... Musaddık da uyanıyor işe ve İngiltere ile diplomatik ilişkileri kesiyor, diplomatlar ve ajanlar İran'ı mecburen terk ediyorlar. Şah da Roma'ya kaçıyor. Tüm bu sürecin ardından İngiltere'de Winston Churchill başa geçiyor, ABD'de de Dwight D. Einshower dönemi. İkisi de öncekilerin tersine İran konusunda hemfikir. İngilizlerin 'Çizme Operasyonu', Amerikalıların 'Ajax Operasyonu' dedikleri darbe için düğmeye basıyorlar. Einshower, CIA'yı devreye sokuyor. Ajanlar yerel işbirlikçilerine inanılmaz paralar dağıtıyorlar, onbinler provoke edilince ortalık iyice karışıyor. Şah'a karşı kendisini destekleme amacıyla sokağa dökülen halkın, CIA ajanları ve onların satın aldığı yerli işbirlikçilerce kışkırtıldığını göremiyor Musaddık ve tutuklanıyor. Darbe yanlısı yönetimin utanç mahkemesinde de vatana ihanetten yargılanıyor.

Kısa süre önce ibre Musaddık'tan yanayken halk bunu nasıl yutuyor?

Bir bölge klasiği denebilir; bu bölgenin insanı duygusallığıyla meşhur, hele de yoksulsa kullanılmaya çok müsait.

Musaddık, enteresan bir kişilik...

Onu şöyle tanımlıyorum; Cemal Abdülnasır, Bülent Ecevit ve Gandi'nin karışımı bir adam. Duygusal, entelektüel, esprili. Ayrıca İran'ın önde gelen soylu ve bürokraside üst düzey görev yapmış Türk kökenli Aştiyani aşiretinden geliyor.

İran'ı bugüne getiren de Musaddık'ı deviren bu darbe oluyor temelinde değil mi?


Sadece İran'ın değil genelde Ortadoğu'nun kaderini belirlemiştir. Otuz yıl sonra gerçekleşecek 'İslam Devrimi'nin yolunu açmıştır. Darbeyle Milli Cephe ile Tudeh Partisi tüm örgütleriyle çökertildi, liderleri tutuklandı. Musaddık'ı destekleyen gazeteci ve yazarlar mahkûm edildi, bazıları esrarengizce hapiste ölü bulundu. TUDEH, bir zamanlar İran sokaklarının hâkimiyken, zamanla adı şiddetle birlikte anılan marjinal bir partiye dönüştü. Kitleleri peşinden sürükleme ve toplumsal muhalefeti örgütleme görevi ise iktidarı gayri meşru sayan radikal mollalara servis oldu.

'İRAN ARAPLARA BENZEMEZ'

Darbe sonrası Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin bir 'Ak Devrim' hareketi var'

Tanıdık geliyor değil mi?

Hem de nasıl!

Sadece adı Ak Devrim tabii ki. Şah, 1963'te bu devrim kapsamında 6 maddelik bir toprak reform paketini halkoyuna sunuyor. Halkın yüzde 98 oyuyla da paket yürürlüğe giriyor. Fakat paket, feodal beyleri kapitalistlere dönüştürüyor. Halk yine yoksul. Yani reform görünüşte topraksız köylünün yararına bir işmiş gibi görünmesine karşın, aslında toprak ağalarının ellerindeki arazinin devletçe satın alınmasından ve köyde verim alamadığı toprakları ile daha çok kâr edebilecekleri devlet kurumlarının hisselerinin değiştirilmesinden ibaret. Emek kesiminin giderek yoksullaşmasına siyasi baskılar ve Şah'ın sultası da eklenince önce sanayi işçileri ve öğrenciler ayaklandı. Şah'ın 'Ak Devrim'i işe yaramamıştı yani.

Bertaraf edilen laik Musaddık'ın yerine, dip sağcı Humeyni oynuyor bu sefer...

Oynadı çünkü boşluk kaldırmaz muhafelet.

Ve önünde sonunda Şah'ı mat ediyor!

Aynen öyle, Şah'a kafa tutuyor hatta alay ediyor Humeyni. Önce 11 ay Türkiye'de Bursa'da, sonra 14 yıl Necef'te sürgüne gönderiliyor. İslam Devrimi'nden önce 3.5 ay da Fransa'da sürgün hayatı yaşıyor. Yandaşları Şah'a kök söktürüyor. Malum Musaddık tutuklanıp sonra da ev hapsine alınınca meydan zaten mollaların. Sonuçta devrim lideri olarak dönüyor Humeyni.

Şah bir parti kurduruyor, Diriliş Partisi... Yöntemleri dikkat çekici...

Yine tanıdık geliyor değil mi?

Yine, hem de nasıl!

Diriliş Partisi, Şah'ın talimatıyla, sendikalar, meslek odaları, sivil toplum örgütleri, esnaf loncaları ve kamu kurumlarını baskı, tehdit ve rüşvetle ele geçiriyor. Muhalifleri zorla partiye üye olmaya, hükümeti öven dilekçelere imza atmaya ve Şah'ı destekleyen yürüyüşlere katılmaya zorluyor. Oysa bunlar halkı Şah yönetimine karşı kışkırtmaktan ve camileri yoksulların tek sığınağı yapmaktan başka bir şeye yaramıyor.

İran'da şu anki durumu nasıl yorumluyorsun?

iran-bayan-polislerBilirkişi olarak ekranlara çıkıp konuşanlardan farklı yorumluyorum. Hemen herkes söz birliği etmişçesine şunu söylüyor; 'İran halkı aslında farklı bir yönetim biçimi istemiyor, sadece birazcık reform istiyor. Ama baktığında hepsi İslam Cumhuriyeti'nden yana. Peşine takıldıkları Hatemi'ye de bakıldığında İslam Cumhuriyeti'nin önder kadrolarından biri.' Şimdi o öyle olabilir ama acaba sokağa dökülen, kurşunların önüne kendini atan o halkın kafasında gerçekten bu mu var? Şu anda mecburlar başka alternatifleri yok. İran halkı antiemperyalist duruşunu koruyor evet ama eski laik yaşantısına dönmek de istiyor. Dikkat edersen daha çok kadınlar sokaklarda. Ama bunu dillendirmeleri devrim yasaları uyarınca idam edilmelerini gerektiriyor. Ayrıca onlara öyle bir yaşam vaat edecek bir lider ortada yok.

Kim çıkar bu koşullarda ortaya?

Çıksa da kim yaşatır? Musavi'nin devrimin lider kadrosu içinde olduğu bir gerçek. Şu anda istediği reformların da sınırlı olduğu biliniyor. Sokakta Musavi'yi destekleyen kitlelerin de Musavi gibi aslında rejime karşı olmadığı ve ufak rötuşlarla yetinebileceği söylemi ne kadar doğru, tartışılır. Yani halk daha reformist, daha devrimci bir lider vardı da ona rağmen mi düzenin adamı olan, ancak birtakım reformlarla yola devam etmek isteyen Musavi'yi seçti. Ama şu bir gerçek ki, birtakım reformlar yerine getirilse bile kitleler bir süre sonra yenisi için sokaklara dökülecek. Artık cin şişeden çıktı ve geri sokamazlar. Bu çağda artık insanları baskı ve yasaklarla yönetmek kolay değil. İran halkı çok bilinçli bir halk, Ortadoğu'daki Arap toplumlarına benzemez. Güçlü milliyetçi bir damar var orada; çok farklı toplumlardan oluşmasına rağmen hem de. Türkler, Farslar, Kürtler var. Bir sürü farklı halk topluluğu İran milliyetçiliği öznesinde birleşmiş durumda. İran bugüne kadar ne zaman bir muhalefet yükselse hep bir dış düşman aradı, taleplerini bastırdı ve dış düşman tehdidine karşı güçlerini birleştirdi. Bir dönem İran-Irak savaşı, bir dönem İngiltere'nin sömürüsü ve ABD'nin baskıları bunları toparladı ama bundan sonra bu böyle gidecek mi göreceğiz. Şimdiki nükleer inadı da bunları bastırmaya yönelik. Savunma sanayisine büyük kaynaklar aktarılıyor dolayısıyla büyük bir yoksullaşma başladı. Tüm rantlar yönetim erkini elinde bulunduran mollalara gidiyor ama öbür taraftan da insanların özgürlük talepleri var. Bunları sürekli öteleyerek nereye kadar götürecekler? Bu özgürlük talepleri öyle hiç de İslam devrimi içinde yaşayalım ile sınırlı değil.


İmam Mehdi'den Humeyni'ye İran
Miyase İlknur
Cumhuriyet Kitapları
158 s.


Gamze AKDEMİR
Cumhuriyet
gamzeakdemir @ cumhuriyet.com.tr


Sayfa 1 - 3

  • «
  •  Başlangıç 
  •  Önceki 
  •  1 
  •  2 
  •  3 
  •  Sonraki 
  •  Son 
  • »