Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme03:46:10 PM GMT

Korkuyla gelen iktidar

E-posta Yazdır PDF

2001 yılında ABD’nin sembol binalarına eşzamanlı yapılan intihar saldırıları ve bu saldırıya verilen askeri cevaplar bir çok yönden tartışıldı. Ancak bu saldırılara karşılık günümüze dek süregelen Amerikan devlet politikasının ardındaki temel felsefe pek sorgulanmadı.

Günümüzde akademik çevrelerde, özellikle Cambridge, Oxford, Harward gibi isim yapmış üniversite yayınlarında Amerikan devlet politikalarının hangi zemine oturduğu sorgulanıyor. Bu sorgulamalarda dünya kamuoyunun pek bilmediği bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Özellikle 1960’ların başından itibaren Amerikan politikası sistemli bir korku söylemiyle toplumun korkutulması ve bu korku üzerinden mevcut iktidarın tüm eylemlerinin meşru kılındığı bir sistemin tezahüründen ibarettir. Amerikan dış politikası da kendi içinde süregelen bu korku temelli sistemin doğal bir sonucudur.

Amerikan politikası sağ paradigmayı temsil eden Cumhuriyetçiler ve daha çok özgürlükçü olması hasebiyle –cumhuriyetçilere göre- “sol” kabul edilen Demokratlar arasında geçen mücadeleden oluşur. Ancak siyasal demokrasilerde iktidar olmanın yolu daha fazla halk oyu gerektirdiğinden, Cumhuriyetçilerin korkuttuğu halkın desteğini alabilmenin yolu bu korkulara uygun politikaları benimsemekten geçmektedir. Bu nedenle Demokrat partililer de iktidara gelebilmek için, ölüm cezası gibi konularda görülebileceği üzere, halkın korkularına paralel politikalar uygulayagelmiştir. Ancak bu korku politikalarının esas kaynağı Cumhuriyetçilerdir ve Demokratlar seçim zamanları dışında bu politikalara alternatif çözümler getirmeye çalışmışlardır. Örneğin her ne kadar seçim zamanlarında özellikle ölüm cezalarının kaldırılacağına dair söylemlerine ara verseler de genel olarak Demokrat partinin ağırlıkta olduğu eyaletlerde ölüm cezasına destek Cumhuriyetçilerin olduğu bölgelere göre çok daha azdır. Bunun sebebi sağ paradigmanın evrensel yakıtı olan korkuyla kodlanmış halkın bu korkulara uygun tutum takınmasıdır.

Korkunun ortaya çıkması ve sürdürülebilmesi için bir nesneye ihtiyacı vardır.  Amerikan iç savaşının yaşandığı yıllarda, endüstrileşmiş Kuzey'in (artık köleliğe ihtiyaç duymaması nedeniyle), hala insan gücüne ihtiyaç duyduğu için kölelik sistemini savunan Güney'i mağlup etmesinin ardından, sözde özgürleşen zencilere karşı "Cumhuriyetçi zihniyet"i besleyen Güney'de korkunun kaynağı zencilerdi. Kölelik nedeniyle beyazlardan intikam alacağı düşünülen zencilerin öldürülmesi yeni kanunlarla yasaklandığından, pratik bir çözüm bulunmuş ve linç eylemi devreye sokulmuştu. Bu dönemde çeşitli bahanelerle onbinlerce siyah beyazlar tarafından katledilmiştir.

1950'li yıllara kadar gelen ve bir kasabanın ortak kararıyla bir siyahı linç etmesinin suç görülmediği bu süreç nihayet yasaklandığında korkunun nesnesi haline getirilen siyahlar ironik şekilde bu korkunun kurbanları olmuştur.

1940’lı yılların sonlarında ve 1950’ler boyunca korkunun nesnesi artık komünistlerdir. Hiçbir kanıta gerek duymadan agresif soruşturmalar ve sorgulamalara maruz kalanlar çoğunlukla Sovyet ajanlığıyla ya da en hafifinden sempatizanlığıyla suçlanarak cezaevlerine gönderilmişlerdir. Senatör McCarthy’nin adını alan bu süreçte, toplum hiçbir kanıtı olmayan ve keyfi söylencelere dayanan "komünist ajan" tehditleriyle kodlanmış ve devletin temel politikaları doğrultusunda tutum takınmaları sağlanmıştır.

1960'lı yıllarda artık tehdit sokak suçlarıdır. Nixon’un ABD başkanı olduğu bu dönem aynı zamanda korku politikalarının sistemli bir şekilde topluma empoze edildiği yeni sürecin de başlangıcıdır. Bu dönemin hakim uygulamaları korkunun nesnesi haline getirilen suçluya karşı aşırı cezalandırıcı, yıldırıcı, hapishane ve otoriter polis temelli yaklaşımlarda belirir. Ancak asıl politika politik söylemde güvenlik ve suç kavramlarının özellikle toplumsal paranoya yaratacak şekilde sistemli sekilde öne çıkarılmasıdır. Bunun gerçekleştirilmesi için suç oranlarının abartılmasından bile çekinilmemiştir. Abartılan suç tehdidine karşı tumturaklı söylemlerle “savaş” ilan edilmiştir. Siyasiler bu dönemde siyasi istikbal kaygısıyla sistemli şekilde halkı korkutmuş ve desteğin süregitmesi için de suça ve suçluya karşı suçu daha da azdıran acımasız bir tutum içine girmiştir. Bu oyunun günümüzdeki sonucu şudur; cezaevlerinde 2700  civarı ölüm cezası mahkumu olmak üzere 2,300,000 mahkum bulunmaktadır. Bu oran 1.5 milyarlık Çin'deki mahkumların yaklaşık iki katıdır. Amerika dünyanın gelişmiş ülkeleri içinde mahkum sayısıyla ve mahkumlara verdiği ağır cezalarla açık ara lider konumundadır. Adalet sistemi ekonomik yükü artık kaldıramamakta ve korku politikalarıyla hapishanelerin doldurulması sonucu taşınmaz hale gelen adli sistemin ve suça yaklasımın kökten değişmesi gerektiği yönündeki söylemler çok daha yüksek sesle dile getirilmektedir. Sistemin çöktüğü konusunda korku politikasi sahipleri bile hemfikirdir ancak çözümün ne olacağı yönünde öne çıkan bir düşünce henüz ortalıkta yoktur.

1980’li yıllara gelindiğinde artık korkunun kaynağı uyuşturucu satıcılarıdır. Bu suçu işlemekle itham edilenler de daha çok siyahlardır. Her ne kadar cezaevlerinde uyuşturucu suçundan yatanların büyük çoğunluğu siyah olsa da, yapılan araştırmalar uyuşturucuyla yakalananların cezaevine gönderilme olasılığının kişinin ırkıyla doğrudan ilişkili olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bir çok araştırma aynı koşullarda suç işleyen siyahların beyazlardan daha çok ceza aldıklarını ortaya koymuştur. Özellikle Regan döneminde, uyuşturucu toplumda Cumhuriyetçi iktidarın meşruiyetini sağlamak için etkin bir malzeme olarak kullanılmıştır. Yanlış devlet politikalarıyla özellikle önü alınmayan uyuşturucu sorunu, bir yanıyla siyahları baskı altında tutmak için işlevsel bir malzeme, diğer yanıyla da korkutulmuş halkın desteğini elde tutabilmek için önemli bir manevra alanıydı.

Bu korku politikalarının gerçekleştirilebilmesi için iktidar sahipleri söylemlerinde idealize edilmiş bir kurban konseptini sürekli kullandılar. Özellikle orta sınıf ve beyaz olan bu sembolik kurban, Amerikan halkının çoğunluğunun kendisini ait hissedebileceği bir profildir ve kendisini bu tanım içinde gören insanlar kurban olmamak icin iktidarın politikalarına gönüllu destek vermiştir. Endüstrileşme öncesi çiftçi olan kurban endüstrileşmeyle birlikte işçi, daha sonra ise tüketici gibi anomim bir kişiliktir. 1930'larda alım gücü olan işçinin ululanmasi ve tüketime teşfik edilmesi icin kurban söyleminin merkezine yerleştirilmesi gerekiyordu.

Ikinci dünya savaşının ardından başlayan otomasyon ve toplu üretimle birlikte artık dikkatler tanrılaştırılan tüketici üzerine çevrilmiştir. Bu dönemde tüketici sistemin merkezinde olduğundan sisteme desteğinin sağlanması için korkunun hedefi haline getirilip kurbanlaştırılması gerekiyordu. Bu yüzden 60'lardan başlayarak bütün siyasal söylem bu kesimin kendisini güvende hissetmemesi üzerine kurulmuştur. Tüketici kanunları çıkartılmış, yiyeceklerde kanser yapan maddelere savaş açılmıştır. Bir yanıyla geniş tüketici kitlelerine “Yanınızdayız” mesaji verilirken diğer yanıyla halkın güvensiz, korkmuş hissetmesi için tehdit söylemi çok daha çeşitli ve sinsi şekilde tedavüle sokulmuştur. 2001'deki 11 Eylül saldırılarının ardından ABD başkanı Bush’un “Bize düşmanlar çünkü bizim zenginliğimizi kıskanıyorlar” sözünde orta sınıf amerikalıya bir gönderme vardır. Amaç “Hedef sensin, özgür ve zengin olman nedeniyle hedefsin” düşüncesini zihinlere kazımaktır.

1980'lerin ardından Sovyetlerin çöküşüyle birlikte Amerikan ekonomisinde büyük bir gelişme ortaya çıkmıştır. Özellikle 90’ların ikinci yarısıyla birlikte patlama yapan ekonomide işsizlik azaltmış ve suç oranlarında da buna paralel olarak keskin düşüşler ortaya çıkmıştır. Bu dönem, İslam'ın korku nesnesi olarak öne çıktığı sürecin kapılarını açmıstır. Artık korkunun merkezi içte değil dıştadır. Huntington gibi yazarlar bu korku duzeninin ihtiyaç duyduğu teorik zemini “Medeniyetler Çatışması” konseptiyle şaşalı şekilde dünya kamuoyuna bu dönemde sunmuştur. Bu teori aslında Amerikan siyasetinin ihtiyaç duyduğu yeni korku nesnesinin ilanından ibarettir.

Terorizmin korkunun merkezine yerleşmesi ise oldukça gözalıcı bir eylemle olmuştur. 2001 intihar eylemleri korkunun nesnesini İslam'dan “terrorist islam”a çevirir. Bu konsept Amerikan sağının ihtiyaç duyduğu meşruiyeti daha önce hiç olmadığı kadar güçlü şekilde iktidara vermiştir. Öyle ki 1960 ve 70’lerde Vietnam savaşına karşı Amerika genelinde ortaya çıkan gösterilerin hiçbirisi ortaya çıkmamıştır. Halk medya eliyle sistematik bir korkunun esiri haline getirilmiş ve bu yolla Irak’ta öldürülen bir milyona yakın sivil için toplumsal tepkileri absorbe etmiştir. Amerikan halkı korkutuldukça korkunun kaynağı olan islam toplumlarının insanlığını sorguladığı bir sürecin içine sokulmuştur. Artık müslümanların insanlık dışı canlılar olarak her türlü cezalandırmanın ve öldürmenin mağduru olmaları tepki çekmemektedir. Abu Garip hapishanesinde gerçekleşen insanlıkdışı işkenceler dahi korkutulan ortalama Amerikalının insansızlaştırılan müslümanlara karşı yapılanlara ciddi tepkiler göstermesini engellemiştir.

2008 başkanlık seçimlerinde iktidara gelen Obama nın geleneksel Demokrat parti yaklaşımının bir gereği olarak Cumhuriyetçilere atfedilen korku iktidarını değiştireceği ve daha demokratık, barış söylemli bir siyaset izleyeceğine dair umutları güçlendirmiştir. Ancak Amerikan sisteminin üzerine inşa edildiği ve sistemin bekasının önemli unsurlarından olan korku söyleminin terkedileceğini ummak büyük iyimserlik olacaktır. Sistem meşruiyetini korkunun nesnelerine karşı “meşru” duruşundan almaktadır ve şu an için genis kitlelerin siyasi destegini elde etmenin bilinen daha etkin bir yolu da yoktur. Bu nedenle Afganistan ve Iran a karşı yükseltilen sesin sert tonu, ABD başkanı siyah bile olsa Beyaz Saray'ın hala Beyaz olduğu gerçeğini önümüze koymaktadır.

Korku hala ABD sistemi için yegane oksijen kaynağıdır ve bunun gereği olan sert adımlar ABD dış politikasının kaçınılmaz unsurları olmaya devam edecektir.

Bülent Yılmaz


Kaynaklar:

- Baumgartner, Frank R., Suzanna L. De Boef, and Amber E. Bodystun. 2008. The decline of the penalty and the discovery of innocence. New York: Cambridge University Press.

- Beckett, Katherine, and Theodore Sasson. 2000. The politics of injustice: Crime and punishment in america. Thousand Oaks, Calif.: Pine Forge Press.

- Currie, Elliot. 2009. The roots of danger: Violent crime in global perspective. Columbus: Prentice Hall.
Simon, Jonathan. 2007. Governing through crime: How the war on crime transformed american democracy and created a culture of fear. Oxford; New York: Oxford University Press.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile