Jean Baudrillard, "Kötülüğün şeffaflığı" adlı kitabında şöyle der; "Her şey politik olduğunda artık hiçbir şey politik değildir ve politika sözcüğünün anlamı kalmaz. Her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir ve cinsellik tüm belirlenimini yitirir. Her şey estetik olduğunda artık güzel ya da çirkin olan bir şey kalmaz ve sanat da yok olur"
Lafı evirip çevirmeden, en son söylenecek cümleyi başa alarak şunu diyorum; Eğer bir ülkede medya ve entelektüeller (!) yavşak olmuşsa, orada ne medyadan ne de entelektüelden söz edilebilir.
Yazmak, özellikle Türkiye ve dünya gündemi üzerine medyada dile getirilenler üzerine yazmak, her zaman garip bir ikilemin içine düşmektir: Öncelikle, dünyanın zamanın epeyi gerisindeki, herhangi bir çağdaş değerden/düşünceden nasibini almamış, okumaz-anlamaz, karşısındakini dinlemez, ortanın altı zekadaki yarım-aydınlarımızın yazıp söylediklerinin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Dolayısıyla, üzerinde durmak, polemik yapmak başlı başına eziyettir, nefesin boşa harcanmasıdır; dolayısıyla dinen günahtır.
Diğer yandan, bütün bu şarlatanlıklar karşısında sus pus olmak, bir süre sonra sağlıklı ve akıl sahibi bir bünyede psikosomatik rahatsızlıklara neden olmaktadır. Bir ruhsal sağaltım denemesi olarak ara sıra kalemi ele almakta, üzerinde konuşmakta saymakla bitmez faydalar vardır netekim!
***
Yeni yılın ilk üç haftasında arka arkaya patlak veren ve demokratik bir toplumda zuhur etmesi mümkün olmayan utanç verici tartışmalardan sonra, iktidarın gerici davranış balataları sıyırmış olacak ki, Arap kardeşlerimizin Wiki-ayaklanmaları gündemin ucundan tutuverdi.
Üzerine tuğla gibi bir kitap yazılsa kaldırır bir ay yaşadık uzun lafın kısası (tarih sırası gözetmeksizin);
- İçki yasağı,
- Dizi yasaklama,
- Heykel yıkmaca,
- Şanlı stad protestosuna kovuşturma,
- Arap kardeşlerin ayaklanmaları...
İlk dört madde başka (ve çok daha uzun) bir yazının konusu olmayı hak edecek kadar aptalca olduğu için, bu yazıyı son konu ile sınırlamak niyetindeyim.
***
Bir tespitimi paylaşayım sizlerle; eğer bir insan için cehalet değer verilen bir erdem, şarlatan TV yorumcuları da söylevlerine hayranlık beslenen kişiler değilse televizyon izlemek yapılacak en son ve en gereksiz şeydir.
Aksi eylemlerin sonucu; yenmiş tırnaklar, duvarda parçalanmış telefon veya kumanda aletleridir.
Ancak ne yazık ki, ne yalnız başımıza bir adada yaşıyoruz, ne de içinde bulunduğumuz toplumdan, gündemden tümüyle uzaklaşma şansımız var. İşte bu yazının temel motivi de kazara etkisine maruz kaldığım bir televizyon komedyasıdır.
Malumunuz, gündemimiz çabuk değişiyor; bugünlerde konumuz Tunus ve Mısır halk ayaklanmaları..
Bülent Yılmaz'ın çok yerinde bir yaklaşımla, "kapitalizmin iktisadi bunalımı ve sınıflar arası açılan makas" ekseninde ele aldığı Tunus olayının hemen ardından çatlayıp patlayan Mısır isyanı, belki daha güçlü bir siyasal figür tarafından yönetiliyor olmasından, belki de başka nedenle bilinmez, medyamızın daha bir dikkatini celb etmiş görünüyor.
(Konukların konunun sadece Mısır bağlamında tartışıldığı sürelerdeki maddi hataları -diyesi cehalet vesikaları- bir yana, Hüsnü Mübarek üzerinden CHP'ye vurma denemeleri diğer yana...)
Gazetelerde köşebaşlarında ya da televizyon kanallarındaki rahat koltuklara kurulup, her fırsatta (fırsat yoksa da yaratarak) Atatürk'e, Cumhuriyet'e, Cumhuriyet Halk Partisi'ne hakaret etmeyi kendisine meslek edinmiş bir kaç "yazar", "akademisyen" veya "uzman" sıfatlı kişinin son olayları değerlendirirken söyledikleri, kendilerini uzaktan da olsa takip eden hiç kimseyi şaşırtmamıştır sanıyorum. Aklını, manavdan domates alırken tezgahta unutan bu arkadaşların yakın geçmişteki bazı söylemlerini hatırlatacak olursak; "Laiklik olmadan da demokrasi olabilir", "Ya demokrasi, ya cumhuriyet", "AKP değişimci muhafazakardır", "Atatürk demokrat değildi / faşistti" cümleleri örnek gösterilebilir.
Son buluşları ise kabaca şöyle; "Mısır ve Ortadoğu ülkelerine demokrasi gelmediyse emperyalizm yüzünden gelmedi. Oysa Arap toplumlarında demokrasi içkin olarak mevcuttur. Bu yüksek demokrasi anlayışı artık zapturapt altına alınamaz. AKP modelli, yenilikçi, devrimci bir demokrasi Ortadoğu'ya geliyor."
Leonard Cohen düştü aklıma birden; "Democracy is coming.. to the Arab states!"
Mehmet Ali Kılıçbay'ın yazmaktan mürekkebi kurumuştur, bir kez de ben bu yerinde saptamayı paylaşayım sizlerle: "Her kurumun (kavramın DB) aslında arkasında koskoca bir tarih taşıdığını ihmal eden, hatta aklına bile getirmeyen ithalatçılar, bu ülkeye araz olan kaba nominalist tavrın sonucu olarak, bir şeyin adına sahip olmanın, onun aslına da sahip olmak demek olduğunu sanmışlardır".
Demokrasiyi, bütün toplumca içselleştirilmesi gereken bir kavram, farklılıkların birlikte yaşama bilinci, temel haklar bağlamında eşit ve özgür bireylerden oluşan yurttaşların var ettiği bir sistem, ya da en kestirme anlatımıyla rafine/aydın insanın ulaşmayı amaçladığı bir uygarlık aşaması olarak değil de; İtalyan ceza yasası, Fransızca şarkı aranjesi, Çikita muz veya Nokia cep telefonu gibi ithal edilebilen bir şeymiş gibi düşünenlerin çoğunluğu oluşturduğu bir toplumun gazetecisi de, aydını da, dincisi de, liberali de -birleşik kaplar benzetmesi uyarınca- anca bu çapta olur.
Kavramların içi boşaltılınca, düşünmek gereksiz bir eylem hatta suç olunca ortaya konacak yorum/çözüm önerisi veya teori kaçınılmaz olarak şarlatanca olacaktır. "Laiklik olmadan da demokrasi olabilir" demek, "1923'te neden demokrasiye geçilmedi" diye sormak, veya "Mısır devrimini yaptı, halk demokrasi istiyor" demek aynı cehaletin ürünüdür. Maalesef bu beton kafa ile demokrasi bizde en az bir elli yıl daha uzak ve güzel bir hayal olarak kalacaktır.
Demir Büyüközkan
Kemalist Politika
2 Şubat 2011



