Dünyanın sayılı büyük ordularından Türk Silahlı Kuvvetleri'nin eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, emir komuta zinciri ile internet sitesi kurdurarak hükümeti devirmeye teşebbüs etmekten tutuklandı. Ortaya atılan iddianın niteliğinden, bunun Salvador Dali'nin müridi, gerçeküstücü okyanusötesi tarikatının işi olduğu su götürmez biçimde görünüyor.Benim için de, kamuoyunda tartışıldığı biçimiyle de konunun önemi İlker Başbuğ'un tutuklanmasından ziyade, emekli de olsa bir Genelkurmay Başkanı'nın tutuklanabiliyor olmasından kaynaklanıyor. AKP'nin iktidara geldiğinden bu yana TSK ile ilgili operasyonların zaman zaman en üst makamdakilerin yardımı ile (Yaşar Büyükanıt'ın 27 Nisan e-muhtırası), zaman zaman da düzmece olduğu bilir kişi raporları ile sabit dijital veriler yoluyla yürütüldüğünü biliyoruz.
Kemalist veya Sosyalist, AKP iktidarına muhalif aydınların ucu açık bir sürece bağlı olarak Silivri toplama kampına tıkılmaları, açılma zamanları, sanıklarının temsil ettiği düşünceler bir birinden farklı pek çok davanın tek bir dava adı altında birleştirilmesi, dava sahiplerinin derdinin hukukun gereğinin yapılması olmadığını zaten ortaya koyuyor. Amaç açıkça, işbirlikçi yazar ve medya patronlarının da desteği ile kamuoyu algısını iktidar lehine değiştirilip, çözümsüz duruma sokulan kurmaca davaları bahane ederek rejimin niteliğini değiştirmektir.
Son operasyonda eski bir Genelkurmay Başkanı'nın tutuklanması bize göre, ne olası bir darbeye karşı yürütülen bir önleyici saldırı, ne de geçmişin rövanşının alınmasıdır. 2012 yılının demokratik Türkiye'ye yaraşır "Yeni Anayasa" yılı olacağı palavrası, demokratikleşmede dünya şampiyonu olunacağı propagandası -diyesi 1. Cumhuriyet'in sonunun geldiği gerçeği- meşrulaştırılmak istenmektedir. Yeni Anayasa ile birlikte başlayacak olan süreçte, hafiften altı ısıtılmakta olan, eğitimin bütünüyle dincileştirilmesi, molla hukukunun ve egemenliğinin tesisi, laik yaşam biçimlerinin marjinalleştirilmesi, Atatürk izinin ülkeden tamamıyla silinmesi planları yaşama geçirilebilecektir.
İlker Başbuğ'un tutuklanmasına işte bu olası sonuçlar ışığında bakmak gerekiyor. Yandaş ve işbirlikçi medya yolun artık temizlendiği duygusuyla sevinç taklaları atarken, Cumhuriyetçi ve laik cephe ise mücadelenin artık tamamen kaybedildiği duygusuyla çaresizlik içinde yalnızlığa gömülmüş beklemektedir.
MGK'nın ve bizim bildiğimiz devletin iki kırmızı çizgisi vardı zamanında: Bölücü terör ve irtica. Bu çizgilerden ilki açılımla silikleştirildi, diğeri ise AKP döneminde fiilen olarak ortadan kaldırıldı. Anayasa Mahkemesi'nce laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak mahkum edilen AKP, rejimin sadece laiklik özelliğini değil Cumhuriyet'in diğer temel niteliklerini de koruyan bütün unsurlarını ya ele geçirdi ya da etkisizleştirdi. Güçler ayrılığı ilkesi tek seçici majestelerinin yürütme ve yasamadan sonra referandum marifetiyle yargıyı da ele geçirmesiyle fiilen tarihe karıştı. Dördüncü güç medyanın biat et(tir)ilmesi zaten kolaylıkla sağlanmıştı. Yetmedi, eğitim sistemi başta olmak üzere, TRT, Tübitak, TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi), RTÜK, AKDTYK gibi kurumlar bile iktidarın dinsel dünya görüşüne göre yeniden tanzim edildi.
10 yıl önce irtica ile mücadele devlet politikası iken, bugün tarikatların kumandası altında din-dışı ile mücadele devlet politikasıdır. "Din-dışı" en geniş anlamıyla siyasal düzlemde eşit yurttaşlığa dayalı, dogmatik olmayan ve dünyevi (halk) egemenliğini kuran Cumhuriyet devrimlerine taraf olanları anlatıyor. Herşeyin muhafazakarlaşması bir yandan İslam soslu sömürüyü örterken, diğer yandan sermayenin yeşillenmesiyle zaten okumaz-yazmaz, bilim ve kadın düşmanı olan halkımız içinden kendi çabasıyla çıkamayacağı bir girdaba sürükleniyor.
Bütün bu iç karartıcı gelişmelere rağmen, her iktidarın sonunun olduğu da tarihsel bir gerçektir. AKP de diğerleri gibi zamanını doldurduğunda sahneden çekilecektir; tıpkı kendisinden öncekiler gibi.. Asıl sorun bu gerici iktidarlar zincirinin ne zaman ve nasıl kırılacağıdır. Özetle, Türkiye'de Sol adına, Kemalizm adına, (en geniş çerçeve ile ifade edecek olursak) Cumhuriyetçilik adına siyaset yapanların organizasyon özürlü, tembel ve halktan kopuk siyasal kitleler olduğu ortadadır. Sermaye büyüklüğü, medya gücü, örgütlülük, çalışkanlık ve davaya bağlılık gibi değerlerde The Cemaat'in ve AKP kadrolarının fersah fersah gerisinde kalmaya devam ettikçe, bu gidişte herhangi bir değişiklik beklemek boşunadır.
Bu makus talihi yenmek, öncelikle yeni, işlevsel ve çağın gereklerine uygun bir örgütlenme modelini tartışıp uygulamaya koymaktan geçiyor. Dayanışmacı, güçlü bir kitle örgütü yaratmak zorundayız. Herkesin bir parçası olmaktan mutluluk duyacağı, tabandan örgütlenmeye inanan, eşitlikçi, özgürlükçü, üyelerinin destek ve denetimiyle güçlenen bir çatı örgüte şiddetle ihtiyaç var. Bu olmadan ne partiyi adam edecek örgütlü güce sahip olunabilir, ne de yaşamın bütün alanlarında ilericilerin aktif dayanışmasını sağlayabiliriz. Hep tek tek özgürmüşcesine yaşadık, artık bir orman gibi kardeşçe mücadele etmenin zamanıdır. Atalım artık şu 60 yıllık ölü toprağını üzerimizden...
Demir Büyüközkan
Kemalist Politika
6 Ocak 2012
Not: Son olarak şunu hatırlatmakta fayda var; Türkiye'de önemli bir kesim uzun yıllar TSK'nın rejimin, Atatürk ilkelerinin yılmaz bekçisi olduğu sanrısıyla kendisini kandırmaktaydı. Oysa biz, TSK'yı asla Kemalist olarak görmediğimiz gibi, bir gün olsun ne ordudan ne de halkın dışında herhangi bir güçten (ulusal ve uluslararası sermaye, dış güçler, AB, ABD vs.) medet umduk. Bugün geldiğimiz noktada, tarih haklılığımızı teslim etmektedir.




Yorumlar