Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Cuma, 12 Mart 2010

Son Güncelleme05:18:21 PM GMT

Bir yarım aydının eleştirisi: 3. Dünya Savaşçısı Ahmet Altan

E-posta Yazdır PDF

Türkiye ne çektiyse yarım aydınlardan çekti! Aydın problemi üzerine Sartre'dan Foucault'a kadar bir çok ünlü düşünür kafa yormuştur. Ancak konu eğer Türk aydını ise, Türkiye'de aydın olmak ise, sorun batıda olduğundan farklı nitelikler taşır. Daha doğrusu batıdaki entelektüel, Rusyadaki entelijansiya, hatta Osmanlıdaki münevver kavramları ile Cumhuriyet dönemindeki aydın kavramı tam anlamıyla birbirleriyle örtüşmez.

Batıda entelektüel kişi daha çok kendi entelektüel durumu ve düzeyiyle değerlendirilirken, Türkiye'de çoğu zaman bir toplumsallık kriteri ile birlikte tartışılmıştır. Bizde aydın her zaman, halka kılavuzluk eden, halka doğru yolu gösteren bir toplumsal önder anlayışıyla tanımlanagelmiştir. Cumhuriyet'in kuruluş dönemindeki okumuş insan yokluğunda, 68'in ve sonrasının yüksek düzeyde politize olmuş toplumsal hayatında aydına böylesine büyük bir önem ve değer atfedilmesini anlamak zor olmasa gerektir. Sonuçta toplumsal konumlanmalar ve siyasal kurumlar itibarıyla batı ile benzerlik göstersek de, siyaset tarihimize baktığımızda pratikte çok farklı bir yol izlediğimiz açıkça görülür. Yüzyılların eksikliğini, geride kalmışlığını az zamanda(1) gidermemiz için büyük ve köklü devrimler yaşamaktan başka çıkar yolumuz, çaremiz yoktu.

Aydınların ister istemez politik birer rol üstlenmesi de işte bu toplumsal gelişmeler nedeniyledir. O dönemde tahsilli olan şanslıdır. Fakat o bu şansını sadece kendi kişisel niteliği, varlığı olarak görmemelidir. Bu düşünce, aydının toplum önderi olduğu düşüncesi, çoğu zaman, hem aydın tarafından bir toplumsal sorumluluk/duyarlılık olarak "hissedilmiştir", hem de de rejimin yöneticileri bunun bir ödev olduğunu dile getirmişlerdir.

Kısacası, "aydın" bizim için neredeyse "kutsal" bir insan olmuştur. Özel ve dokunulmaz bir yere sahip olmuştur. Gemicilere yol gösteren deniz feneri gibi!..

Bu artık böyle değilse, ortada "Ben aydınım" diye gezinen yarı-aydın'lar nedeniyledir. Artık ne halk aydınlara güvenmektedir, ne de aydınlığın bir saygınlığı kalmıştır. Artık (yarım) aydın kendi cebini düşünen birisidir. Yeşile sevdalı, lüks yaşamı arzulayan, çıkar çevreleriyle kol kola bir zat-ı muhteremdir.

Yarım aydın kimdir? Bu kavramla yıllar önce Enis Batur'un bir yazısında karşılaşmıştım. Diyordu ki Batur: "Yarım-aydın, adı üstünde, aydınlanması bütünlenememiş, daha doğrusu aydınlanmayı sürdürmektense aydınlatmayı yeğlemiş kişidir. Yeterince aydınlandığına inandığı için, belli bir noktada dondurmasa bile iyiden iyiye yavaşlatmıştır bu süreci, "ışığını" başkalarına tutmaya bakar."   Enis Batur, Yeni Gündem, 1984

Bu tanımın üzerinden 20 küsur yıl geçtikten sonra yarım-aydın olmanın yeni bir görüntüsü daha belirmiştir: Aydınlanma/aydınlatma problemin de ötesinde, çıkar gruplarına yakın olmak, onlar için kalem oynatmak, AB-D'ci çevrelere yakın durmak, etnik ve dinci eksende çalışmak bu yeni aydın tipinin özelliklerindendir.

Türk olmaya dair ne varsa gereksiz ve ilkeldir onlar için. Toplum hemencecik çözümlenebilir bir şeydir, basittir! Ülkeyi fildişi kulelerinden izledikleri için hiçbir şey hakkında derinlemesine bilgi sahibi değildirler. Herşeyi üstün körü ve kabaca bilirler.. Analizleride o denli kaba ve sığdır.

Bir örnek olarak ünlü Türk düşünürü Ahmet Altan'a bakalım. Altangiller'in genel karakteristiğini yansıtan bu elemana göre "Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye’den çıkabilir…"

Altan'a göre ülke ırka veya dine dayalı bir bölünme yaşamamış, yaşadığı temel bölünme "kültürel bölünme" imiş... Öncelikle sayın Altan'ın Türkiye'yi nasıl okuduğunu kendi kaleminden görelim:

"Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısının önünde çıkaran, kadınlarının başını örttüğü, erkeklerinin sokağa pijamayla da çıkabildiği, erkek çocuklarının kahveye gittiği, kızlarının tam bir baskı altında yaşadığı, türküyle arabesk arası bir müzikten hoşlanan, belki de hiç kitap okumamış, hiç dansetmemiş, hiç karı koca birlikte lokantaya gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, evlerinde floresan lamba yakan, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli kalabalık bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dansetmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okumuş, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızların flörtüne izin verilmese bile göz yumulan, Allah’a inanan ama ibadete pek aldırmayan, kadınlarının başını örtmediği, şarabın kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada gidilen bir gezmede içki de içmiş, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da okumuş yazmış, Batı standartlarına yakın bir grup var.

Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk. Onları, Batı’daki sınıflar arasında ort
ak bir zevk yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil’in sinemalara bile yansımış hikayeleri gibi birleştirecek kültürel bir zemin yok.

Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden farklı. Hatta birbirine düşmanca. Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış.

Daha Batılı olan “ikinci grup”, Batı’nın siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için Batı’ya ve Batı’nın demokratik değerlerine düşman oluyor. Yaşam tarzı olarak Batı’ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Batı’nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı’yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor. Bu kültürel parçalanmada “ordu” önemli bir role sahip. Eğer, birinci grubu desteklerse ve Batı’nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek. Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.(...)

(...) Yargı, ord
u, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında. İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından şimdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde."

Ahmet Altan'ın sözünü ettiği başka bir ülke olabilir mi sizce? Siz böyle bir ülkede mi yaşıyorsunuz?

Ahmet halkla alay ediyor! Bu halkı hiç.. hem de hiç tanımıyor! Kıt aklınca, sığlığı uyarınca, aralarında neredeyse düşmanca husumet olduğunu iddia ettiği bu iki farklı insan grubu hiç de sandığı gibi birbirlerine düşman değildir. Bu yapay ayırımı kabul etmiş olsak bile, bu iki taraftanda sadece küçük bir azınlık diğer kesime karşı amansız bir öfke duymaktadır. Herkes gayet iyi bilmektedir ki, koley mezunu olup arabesk dinleyen olduğu gibi, babası pijamayla sokağa çıkan bir dolu -belki baş örtülü belki değil- genç kız vardır sevgilisiyle ya da eşiyle tiyatroya giden..

Milyonlarca insan bir biriyle arkadaştır, dosttur, komşudur bu ülkede; kimi türbanlı kimi değil, kimi hiç eğitim almamış kimi profesör, kimi alevi kimi sünni belki de gayri müslim, ateist, kimi CHP'li kimi Saadet'li, kimi Türk kimi Kürt, aileler aynı masada otururken bir kısmı içer bazıları içmez...

Ama Ahmet Altan gibiler bunu hiç bir zaman görememiştir ki, yazabilsin. Bilmez ki, bu ülke yurttaşı arasında ne kadar mesafe olsa da birbirine her zaman gülümseyebilecek yapıdadır. Sabah "hayırlı işler" diler, bayramlaşır, karşısındakinin acısını paylaşır, kötü zamanında elini uzatır... 3. Dünya savaşını çıkartmak isteyenlere karşı da her zaman gereken cevabı verir!

Bu yazı sözüm ona "Avrupa'da ses getirmiş", öyle diyor Habertürk.com! Bölmek parçalamak için, 3. Dünya savaşını çıkartmak için ne kadar yanlış bir adres Türkiye! Biz ne bu saçmalığa inanırız, ne de bu oyuna geliriz sayın Ahmet Altan.

Biraz sağduyu, biraz akıl! "Hiç kitap okumamış, pijamalı, floresan lambalı muhafazakar yoksul" ile "kolejli, şarapçı, kitap okumuş laik zengin" klişesindeki aydın aymazlığı neye hizmet ediyor dersiniz? Durağan ve katı batı toplumu için bile fazlasıyla zorlama olan bu sosyoloji kokulu zırvalar, binbir renkli Türk toplumu için bir şey ifade edebilir mi?

Bu ve buna benzer yazıların bir anlamı vardır, bir hedefi vardır; O da "1.000 devletli dünya" projesini gerçekleştirmek için hedefteki ülkeleri karıştırmaktır. Paramparça edilmiş yeni bir ortadoğu... Olmayan devletleri oldurma, olanları üçe beşe bölme..

Nedense yüz yıl önceki emperyalist planlar, stratejiler halen gündemde, bunları yeni yeni anlayabiliyoruz. Post emperyalist, küresel düzenin böyle bir hedefinin olduğunu ABD'nin meşhur düşünce kuruluşlarını (think tank) izleyenler biliyordur sanırım.

Sevr için dediğiniz gibi... Bu da mı paranoya?

Akıl akıl, gel...

Demir Büyüközkan
Kemalist Politika Topluluğu
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


(1) Mustafa Kemal: "Az zamanda çok ve büyük işler başardık."