Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Çarşamba, 08 Eylül 2010

Son Güncelleme02:38:58 PM GMT

Devletin yitirilişi

E-posta Yazdır PDF

“Gerici Tröst” İktidarı

akp-tarikatlarAKP, tarikatlar-cemaatler ittifakıyla kuruldu. Alt yapısında bu kurgu var. Bu yapılanmaya, liberal çevreler, ABD-AB yandaşlarının büyük bir kısmı, etnik-dinci unsurlar, II. Cumhuriyetçiler, dönek solcular büyük bir destek sağladı. Çoğu da AKP kadrolarında temsil ediliyor. Biz alt yapı kurgusunu göz önüne alarak ve ayrıca kurulan siyasi koalisyonun niteliğini değerlendirerek karşımıza çıkan bu bileşkeye “Gerici Tröst” diyeceğiz. Tanımlamamız yazımızın çok yerinde kullanılacaktır.

Mevcut devlet iktidarı, kendi varoluş kodlarını perdelediği mecaz bir dil kullanmaktadır. Bu perdelemede kurmuş olduğu ittifakların rolü büyüktür, yani iktidar bileşkesi, iktidarı kalıcı kılmak konusunda güçbirliği yapmaktadır. Cumhuriyet, siyasi bir suikastin tam ortasındadır.

Makalemizde, iktidar-devlet ilişkisini politik bir soyutlamayla değerlendireceğiz. AKP ve destekçilerinin oluşturduğu bütünün, devleti yönetme sürecini çözümlerken, devletin “o bizim bildiğimiz” devlet olmadığı tezi üzerinde duracağız.


AKP’nin İktidar Süreci

Son yedi yıllık iktidar sürecine bakıldığında, gerçekçi bir tahlil bize şunu söylüyor: AKP’nin iktidarı nasıl kullanacağıyla ilgili düşünülmüş, planlanmış bir programı yok. Tam tersine, AKP “iktidarın nasıl ele geçirileceğiyle” ilgiliymiş gibi daha çok. İktidarı kullanma konusundaki eksiklikleri,  özellikle dış politik duruşlarında belirginleşiyor:

Örneğin; Kıbrıs konusunda bir planları yoktu ve şu ana kadar hiç olmadı: Kıbrıs, garantörü biz olmamıza rağmen Birleşmiş Milletlere havale edildi. PKK’nın ortadan kaldırılması ve terörün bitirilmesiyle ilgili de AKP’ye ait bir plana rastlayamadık: Bir ara ABD’nin hakemliği aranır oldu, işler sarpa sarınca ondan da vazgeçildi.  Tüm bunların yanında AB ile ilgili bir politik belirlenimlerine rastlamak mümkün değil; AB ile ilişkiler tek yanlı işliyor, istenmediğimiz bir yere “gireceğiz” diye dayatmaya devam ediyoruz. Ekonomide Derviş’çi anlayıştan en ufak bir sapma bile yok: IMF ve sermaye çevrelerinin mutlak tahakkümü yine etken yine egemen… Ermenistan ile ilişkiler tamamen ABD güdümünde; ABD’nin yol haritasında yürümeye devam ediliyor…

Bu konularda yürütülen siyasetin AKP’nin ürettiği bir politika olmadığı kesin!

Gelelim AKP’nin iktidar süreci içindeki “özgün” uygulamalarına… AKP en çok iki konudaki uygulamalarıyla “kendine özgü” politikalar gerçekleştirdi. Birincisi “kadrolaşma”, diğeri “eğitim”.

Kadrolaşma da iki boyutta gerçekleşmişti; ilki, devletin hemen her kademesine tarikatlar konfederasyonu üyelerinin yerleştirilmesi. Kaldı ki bu ayyuka çıkmıştır. Burada önemli bir ayrıntı, Deniz Feneri davasında olduğu gibi, “şaibeli” işler yaparak AKP’ye maddi kaynak sağlayan bazı isimler vazgeçilemez olmuştur. Kadrolaşmanın diğer boyutunun özel sektör olduğu görünüyor. Özel sektörde de ikili bir kadrolaşma yürütülmüştür. Önce AKP’nin kendi sermayedarlarının oluşturulmasıdır ki bu uzun zamandır devam etmektedir. Sonra mevcut sermayedarların AKP’lileştirilmesidir. Bu da devletin elindeki ekonomik güçler kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Burada önemli bir ayrıntı şudur; AKP’lileştirme, özellikle “medya” da olgunlaştı: “Yandaş Medya” terimi buradan türedi.

Eğitim alanında yaptıkları da ilginç; kadrolaşmanın “Milli Eğitim Bakanlığı”ndaki uygulamalarına tuz bile koktuğu için artık değinmeyeceğiz. İşin diğer yanı, özel eğitim kurumlarında yaptıkları sıçramadır. AKP’den önce özel eğitim kurumları, devlet okullarını tamamlayan işlev görüyorlardı (ya da öyle tasarlanıyorlardı) şimdi tersine bir durum söz konusu, özellikle “dershaneler” birer tarikat eğitim kurumlarına dönüştürülmüş durumda. AKP orada da kendisine bir arka bahçe bulmuş. Özellikle, “sayısı arttırılan liseye ve üniversiteye giriş sınavları”, devlet okullarının kurs açmasına getirilen kısıtlamalar, öğrencilerin dershanelere yönlendirilmesi konusunda atılan planlı adımlar…

Şematik Olarak Gösterirsek

AKP’nin “Aracısı” Olduğu Uygulamaları AKP’nin “Özgün” Uygulamaları

*Kıbrıs Politikası                                              *Kadrolaşma

*PKK                                                                         -Devlette kadrolaşma

*Avrupa Birliği                                                            -Özel sektörde kadrolaşma

*Ekonomi                                                                                _Kendi sermayedarlarını oluşturma

*Ermeni Sorunu                                                                       _Mevcudu AKP’lileştirme

*Eğitim

-Devlet Okullarında kadrolaşma

-Özel Eğitim Kurumlarında kadrolaşma

Önermemize geri dönersek, AKP, iktidarın kullanımıyla ilgili değil, iktidarın ele geçirilmesiyle ilgili demiştik. Tarihin garip bir şakası gibi, AKP iktidardaki eylemleriyle bile hala, “iktidarın ele geçirilmesi”yle meşgul olmaktadır. O zaman bu gerici tröstün devletleşmesinden bahsetmemek olanaksızdır. Artık AKP’nin, “demokrasi”yi devleti yönetmek için değil “devleti ele geçirmek” için bir “araç” olarak kullandığını imleyebiliriz.

Gelelim, AB-PKK-Ekonomi-Kıbrıs-Ermeni Sorunu gibi temel politikalara… Belirttiğimiz gibi bu konularda bir program uygulanıyor, burası kesin, bu programın AKP’nin programı olmadığı da kesin, çünkü özgün ve ulusal ölçekte hiçbir özellik taşımıyor bu politikalar. İzlenen program belli ki, dışarıda yazılmış taslaklardan oluşuyor. O zaman bu da “yaslanma” siyasetinin ana hattını oluşturuyor. “Yaslanma Siyaseti”ni gerici tröstün temel niteliklerinden biri olarak kayda geçirelim!

AKP ve Yaslanma Siyaseti

Siyasette yaslanmak bir politik koalisyon kurma işi; kendi otoritesine bir büyük ortak seçmek anlamına gelir: Biraz daha açık söylersek iktidardaki siyasi otorite, pay edilmiş bir siyasi otoritedir. Pay’ın büyüğü dış kökenlidir, en iyi tarifle %51’i dışarıdadır. O yüzden Türkiye, Türkiye’den yönetilmemektedir.

Mistik bir tanımlamayla; karşı devrimci kalkışma, hiçbir zaman “töz”ü olan bir hareket olamamıştır. Basit formülasyon şunu öğretir; ABD zilyettir, AKP ise zilyedin nesnesi! Bu biçimiyle emperyalizm ve gericilik arasındaki ilişki symbiotik bir ilişkidir: Varolmak için birbirine muhtaç olan iki unsur… Biri olmadan diğerinin yaşamasına imkân yoktur! AKP bu konum gereği eğretidir, “yerine konulabilir”dir. O yüzden bu hareket, yazılmış taslakların metin okuyuculuğundan ibaret yalnızca!

Bir diğer özellikleri “miyop” olmalarıdır. Öngörü ve uzak görüş zaten ilgi alanlarına girmeyen iki konudur. Çünkü plan içindeki bir figürandırlar, harita yeniden ve hem de kendi elleriyle şekillendirilirken onlar yalnızca locada bulunacak olanlardır.

Sosyopsikolojik açıdan ise AKP iktidarı sado-mazoşist bir iktidardır. Mazoşizmi, emperyalizmden gelir. Söylenenlere tabidir; mecburiyetleri vardır ve dış ikili ilişkileri “bağımlılık” niteliği taşır: “Mecbur ve tabi”dir.

Sadizmi, içe yöneliktir; çektiği acının acısını çıkarır, zalimce davranır halkına, dışarıda verdiklerini içerden almaya çalışır. Onurunu tamir etmek için saldırganlaşır, hırçınlaşır; küfürbaz bir politik seyir izler. Yediği tokatın aracısı ve taşeronudur. Mecburiyetine kızgınlığı, halkına yansıtır. Ülkeyi, iktidarda kalmasının bedeli olarak gördüğü alınıp satılabilen bir “nesne”ye indirger. Sadizmini pekiştirir. Sahibini taklit eder, model alır ve son halka da sahibiyle özdeşim kurar.


Ayrılıkçı ve Gerici Hareketin Ayrıksı Yapısı Aldatıcı Mı?

AKP, bir ittifaklar kurumudur. Bir başka deyişle federatif bile değil ancak konfederatif bir yapıdır. Bileşenleri, yani kendisini oluşturan parçaları, ortaya çıkan sonuçtan (yani AKP’den) çok daha farklı özellikler barındırmaktadır. Ancak bu bileşenlerin ayrı ayrı barındırdığı “bazı” özellikler bire bir benzerlik göstermektedir.

Örneğin AKP’yi oluşturan birimlerin hepsi:

Âdemimerkeziyetçidir,

Tarihsel olarak dış desteklidir,

Bireyci ve çıkar odaklıdır ve

Sivil içerikli gibi görünmektedir…

O yüzden AKP, en yobaz tarikatlardan Kürtçülüğe, Ilımlı tarikatlardan liberallere, Amerikancılardan Avrupa Birlikçilere kadar uzanan bir ittifakın konfedere kurumudur. Burada karşımıza çıkan durum “biraradalık” durumudur. Yani “yaslanma” politikası yöntem gereği “gericilik”le belirgin bir ittifaka ihtiyaç duyar.  O zaman çok söylenegelen “işbirlikçi ve gerici” sıfatı dogmatik değil doğal biraraya gelişin yasasını ortaya çıkarır.

Bu fotoğrafta eksik olan kareyi, PKK tamamlıyor. Bu son unsur -PKK, AKP’yi meydana getiren “parça”lardan biri gibi görünmeyebilir; ancak, AKP’nin içinde olmaması fotoğrafın içinde olmadığı anlamına gelmez: PKK da koalisyonun ana ortaklarından biri…

Şöyle ki; PKK hareketi AKP’nin kurumsal çatısı altına sıkıştırılmış olsa idi, ayrıksı bir taban ve farklı bir kitle organize edilemeyebilirdi. Yani farklı bir kitle üzerinde aynı amacı uygulamak için “ayrı” bir kurum olarak var olmaya devam etmeliydiler. Böylece iki ayrı kurumun (PKK ile AKP’nin) hitap ettiği iki ayrı kitle politik üst yapıda birleştirilebilecek ve dış görünüşte koalisyon dışı bir süreç işleyebilecektir. Bir tür halk kandırılmış olacaktır.

Bu parça bütün ilişkisinde AKP’nin de PKK’nın da yaptığı birbirlerini “tamamlamak”tır; benzerlikleri buradan kaynaklanır: ortaya çıkardıkları “bütün”, tasarlananı uygulamaya koyacak olan “bütün”dür. Öyle ki AKP’de hem tarihsel ve hem de güncel olarak gözlenen siyaset gerçeği nasıl “yaslanmak” ise bu PKK’da da aynı biçimde gözlenebilir. Yani PKK da dış güçlere yaslanarak var olabilmektedir.

İkisi arasındaki bir başka benzerlik “gerici” bir yapının ürünleri olmalarıdır. Bu yapı birinde tarikat ve şeyh temelli, diğerinde derebeyi-mütegallibe ve ırkçı bir yaklaşımla işlemektedir. Bir başka deyişle fark, sosyolojik temelli görünebilir ama siyasi soyutlamada işin ucu aynı yere varmaktadır.

Ve hatta ikisini de “gerici” kılan bu yapı yani derebeylik ve tarikat örgütlenmeleri “gericiliği” gericilik yapan iki temel unsurdur.  Kafa karıştıran ise bu iki gerici kurumun görünürde ayrı ayrı yani AKP ve PKK biçiminde örgütlenmiş olmasıdır. Az önce de vurgulandığı gibi bu ayrı örgütlenme biçimi, onların, aynı değirmene su taşıdığı bir bütünü oluşturan “parçalar” olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu durumda ardışıklık değil, yanyanalık göze çarpıyor. Siyasetin tüm gerici unsurları, yapılanma olarak birbirlerinden ne kadar farklı olursa olsun, mıknatıs gibi birbirlerini çekerler, bir araya gelmeleri kaçınılmaz bir fizik yasasıdır.

Abdullah Öcalan, “Demokratik Açılım” sürecinde basına verdiği demeçlerden birinde, “AKP’nin başlattığı ‘Açılım’ sürecine, CHP ve MHP destek vermezse 6 ayda siyaset sahnesinden tasfiye olurlar” dedi. AKP ve PKK’nın, Türkiye’nin geleceğinin şekillenmesindeki ortak insiyatifin deklerasyonu böylece yayınlanmış oldu. Bugün sistemin mutasyonu için bir araya getirilen iki güç Sevr’i güncelleyecekler.

Peki, bir “paranoya” olarak kabul edilen Sevr ne zaman anlam kazanmaktadır, onu hortlatan nedenlerin gerçekliği göz ardı edilebilir mi? Sevr belgesini tarihin çöplüğüne atmıştık ama yakmayı başaramadık ve şurası kesin birileri çöplüğü karıştırmış...


DTP’nin Kapatılması Ne Anlama Geliyor?

DTP’nin kapatılması, “PKK’nın siyasi uzantısının ‘siyasi temsili’ne getirilmiş bir yasak” değildir. Çünkü zaten PKK, İmralı ve Kandil vasıtasıyla temsil edilmektedir. DTP’nin kapatılması iki değişik nedene bağlıdır:

Birincisi, AKP’nin doğudaki parsasını arttırmaya yöneliktir. Büyük Ortadoğu Projesinde Diyarbakır’ı merkez yapmak isteyen ABD’nin, AKP ile çalışmayı DTP ile çalışmaya tercih etmesi belirleyici olmuştur. İkincisi, AKP ile PKK arasındaki müzakerelerde “aracı” kurum olan DTP’yi ortadan kaldırmaya yönelik bir hamledir. Çark yine AKP için dönmektedir.

Bir ihtimal, DTP’nin kapatılması Anayasa Mahkemesi’nin çizilen karizmasını onarma gayreti olarak da değerlendirilebilir. Bütün deliller AKP’nin “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olduğunu gösterirken “AKP’yi kapatma kararı” verememiş olan mahkeme, burada kendisini “AK”lamaya çalışmış olabilir.

Bir diğer olasılık bir komplo teorisi olarak değerlendirilebilir. DTP’nin kapatılması, PKK’nın tabanını daha fazla terörize etmenin bir yolu olarak düşünülmüştür: Bu da karşıtlık ilişkileri içinde uçların keskinleşmesinden fayda uman derin odakların işi olabilir...

Tüm bunların ötesinde PKK, kendisini meşru zeminde ifade edebileceği legal bir oluşumdan hiçbir zaman vazgeçmeyecektir. Partiyi kapatıp, üç-beş kişiyi siyasi yasaklı etmenin bu sorunu çözmediğini anlamak için dahi olmaya gerek yok!

Cumhuriyet Devletinin Evreleri

Türkiye Cumhuriyetinin genel politik yönelimleri tarihsel evrelere ayrılmaktadır. Aslında bazı dönemlerin bazı politik yönelimleri olmasına Osmanlı’da da rastlanmaktadır. Cumhuriyetin kuruluş süreci, dışa “bağımlı”lığın yerine “bağımsızlık” politikasını ısrarla koymuş ve bunda diretmiştir. Bir başka deyişle “bağımsızlık, kuruluş felsefesi” olarak değer taşır. Ayrıca, devletin genel politikasında II. Dünya Savaşından sonrasına sarkan bir temel ilke olarak kabul edebiliriz.

amerikan-emperyalizmiSonrası 80 dönemine kadar bazı küçük kesintiler dışında herkesçe malumdur: Ekonomi politiğinde kapitalizmle kurulan temas ve NATO’cu Ordu kurgusu genel politikayı anti-komünist blokta tanımlamıştır. Dünyadaki karşıtlıkta böylece taraf olunmuş ve kuruluştaki “temel ilke”den aşamalı olarak vazgeçilmiştir.

80 sonrasına III. evre diyebiliriz. Liberalizmin esintisi, devlete yalnızca bir ekonomik formasyon önermekle kalmaz, beraberinde etnik temelde sorgulama, merkezi devlet kurgusundan sapma ve dini temellere dayanan idari yapı giderek olgunlaşır. Bu durum göreceli bir federatif yolculuğu anımsatmaktadır. Merkezden federatif yapıya yolculuk ise fetreti karşımıza çıkarır: Bu ise Osmanlı’yı tersten okumaktır!

Çünkü Osmanlı yaşadığı fetret devrinden hemen sonra, merkezi devlete yönelmiştir. Cumhuriyet ise “merkezi devletten fetrete doğru” yönelim gösteriyor. Bu tersten okuma bizi ya tamamen dağılmaya ya da yeniden merkezileşmeye yönlendirecektir. Bu biçimiyle bizim için temel soru, modern fetret devrinin ne kadar süreceğiyle ilgilidir.

Coğrafyanın III. Fetret Dönemi

Fetret terimi, merkezi otoritenin dağıldığı, yerel güçlerin oluştuğu, pay edilmiş bir devlet otoritesi ve genel bir devlet otoritesinden yoksunluk anlamında kullanılan siyasi bir sözcüktür. Tarihte 1402 Ankara Savaşında yenilen Osmanlı’nın yaşadığı kargaşa dönemine Fetret Dönemi adı verilmiştir. Biz buna I. Fetret dönemi diyeceğiz.

II. Fetret dönemi 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesinin imzalanması ile 1 Kasım 1922 Saltanatın kaldırılmasına kadar geçen dönemi kapsar. Bu 4 yıllık dönem, Anadolu’da önce yerel kongre iktidarlarını sonra İstanbul ve Ankara merkezli olmak üzere ikili bir iktidar yapısını ortaya çıkarır. Yasal ve meşru otorite olarak Ankara egemenliğini ilan edinceye kadar “pay edilmiş devlet otoritesi” dönemi devam etmiştir.

III. Fetret dönemi, 2002 3 Kasım seçimleriyle Anayasa Mahkemesinin AKP’yi kapatma kararı alamaması arasındaki dönemi kapsar. Bu dönem, devlet kurumları içerisinde Cumhuriyet taraf ve karşıtlarının mücadeleyi keskinleştirdiği dönemdir. Dönem, AKP’nin parlamentodaki çoğunluğunu kullanarak bürokrasiyi ele geçirmesi, NATO’cu Ordu üzerinde hakimiyetini perçinlemesiyle devlet kurumlarında son bulmuş görünmektedir. Fetret, devlet içindeki kadrolarda kısmen son bulsa da, toplumda ayrıksı siyasi yapı derinleşerek devam etmekte, mücadele büyük şiddetiyle süregitmektedir. İşin bizi bağlayan yönü burasıdır. Ancak ‘Devlet’in durumunu çözümlemeye devam edelim.

III. Fetretten Devletin Yitirilişine

Cumhuriyeti korumakla yükümlü kimi kurumlar ve yükümlü olmasa da bazı kurumların başındaki kimi kişiler, Karşı Devrim sürecinde “vuruşarak” görevlerini yetire getirmiştir. Buna en ilginç örnek YÖK’tür. YÖK, 80 darbesinin gerici bileşeni olarak yapılanmış ve üniversiteleri, kadrolarını Türk-İslamcı bir halatla bağlamıştır. Son dönem YÖK politikası reformize olmuş, örneğin Teziç, AKP iktidarına karşı dik durabilmiştir. Fakat gelinen nokta, YÖK’ün başladığı yerde olduğu gerçeğidir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı hala vuruşmaktadır. Anayasa Mahkemesi içindeki mücadele erimeye başlamıştır. Anayasa Mahkemesi, Nakşi bir müridin başkanlığında DTP’yi kapatmış ama rejim için asıl tehlike olan AKP’yi kapatmayı hem göze alamamış ve hem de başaramamıştır. Bu da Anayasa Mahkemesinin rejim için yitirilen kurumlardan biri olduğunu gösterir bir kanıttır.

TSK için ayrıca ve ayrıntılı bir yazı kaleme alacağız ancak biliyoruz ki Ordu, çok uzun zamandır Mustafa Kemal’in “anti-emperyalist” ordusu değildir ve 1965’ten beri Nato güdümünde teslim olmuş durumdadır. 71 ve 80 dönemlerinde gerçekten Kemalist Subaylar ordudan tasfiye edilmiştir. 82 Anayasasıyla Ilımlı İslam’a yatkın bir toplum oluşturulmasının alt yapısını hazırlayan da TSK’dır. Bir başka deyişle AKP’nin bugünkü arka bahçesini ABD’nin “bizim çocukları”ndan başkası yaratmamıştır.

Medya’ya gelince… Medya Özalist mantığın takipçisi ve inkarcı öbeklerin karargahıdır; görevi, dezenformasyondur. Her ne kadar Doğan Medyası ile Yandaş Medya arasında kısmi marazlar çıksa da, “satın alınabilme” özelliği ve “büyük sermaye” ile olan organik ilişkisi Medya’yı güvenilebilir bir kurum olmaktan çıkarmıştır.

Milli Eğitim ise Paralı Eğitim Bakanlığına ve Cemaatlerden Sorumlu Müsteşarlığa devredilmiştir.

Her kurum içinde Cumhuriyet ve karşıtları üzerinden yürütülen mücadele, büyük oranda, karşı devrimcilerin ve işbirlikçilerin kontrolü ele geçirmeleriyle sonuçlanmıştır. Devleti oluşturan kurumlar, artık Cumhuriyeti sahiplenen kurumlar olmaktan uzaklaşmışlardır.


Devleti Kuşatmak

Yeryüzünde insan eliyle oluşturulmuş en önemli örgütlenme “devlet” örgütlenmesidir. Devlet, üzerinde yaşanılan toprak parçasıyla, toprağın üstünde yaşayan insanları birbirine bağlar. Sonuçta yaptırım gücü yüksek bir hiyerarşi çıkar ortaya. Devlet tek başına varolmaz. Kendisinden ayrı “yaptırım” güçleri olan kurumlarla yaşamaya devam eder. Örneğin bizim “gericilik” başlığı altında değerlendirdiğimiz tarikatlar-cemaatler devletten de bağımsız “yaptırım” gücü olan kurumlardır. İşte bugün yaşanan sıkıntı budur: Hem devlet yaptırımı ve hem de tarikat yaptırımı kaynaşık bir yapı oluşturmakta ve deyim yerindeyse “Gerici Tröst”, devlet gücünü içerecek bir hacimle hareket etmektedir.

O zaman “devlet erki” denen güç, bulunduğumuz yerden bakınca “yitik” bir güç olmanın yanında artık “karşıt” bir güce dönüşmüştür. Bu dönüşüm son 10 yılda “baskın” son 60 yılda “izlenebilen” bir dönüşümdür. Demek ki devlet artık elden çıkmıştır.

Kaldı ki devlet, bugün “konum” değiştirmiştir. Devlet bugün, 12 Eylül 1980’de olduğundan daha bağımlı ve daha gericidir. Demek ki bağımlılıkla gericilik, hem ardışık hem bitişik bir seyir izlemektedir. Ve yine konum değiştiren yalnızca devlet değildir; bugün üniversiteler, yargı ve hepsinden önemlisi kamu emekçileri ve işçilerin bir kısmı örgütlendikleri kimi sendikalar nedeniyle politik olarak daha gerici bir süreçtedir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Politik Konumu

Elbette ki ordu da 1980’deki süreçten daha gericidir. 1980’de gericiliği denetleyen ve yurtseverleri ve gerçek devrimcileri darp eden ordu, bugün “irtica”yı denetleyen değil, ona teslim olmuş ve gerici tröst tarafından “denetlenen” konuma düşmüştür ve ayrıca “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olan” AKP ile içeriğini bilmediğimiz gizli anlaşmalar yapıldığı aşikârdır. Mustafa Kemal’in ordusundan geriye Nato’cu Paşalar, “Bizim Çocuklar” ve rekfleksleri sonuna kadar törpülenmiş subaylar kalmıştır. F tipi soruşturmanın postmodern örneği “Ergenekon” kovuşturması, TSK üzerine de kâbus gibi giderek daha büyük bir ağırlıkla çökmektedir. Tekrar edelim, TSK “belirleyen” konumunu yitirmiş, “belirlenen” konumuna gelmiştir.

Kemalistlerin TSK’ya olan güvenlerini yitirmeleri için bir dolu gerçek sebep yazılabilir-çizilebilir. Bu son cümleyle, içlerinde kalabilmiş olan gerçek yurtsever subaylarımızı ayrı tutmakta fayda var. Bugün Kemalist-Yurtsever kimlikli insanların hemen bütün kurumlarda azınlığa düştüğü gerçeğini TSK açısından da vurgulayabiliriz.

Bir ihtimal TSK’nın mevcut sürece beklediğimiz biçimde karşı koymaya çalışacağını varsayalım; işin en “vahim” tarafı burasıdır: TSK’nın oluşması için zamanında bütün gücünü seferber ettiği bu toplumsal ve siyasi yapı, kendisini yutacak bir fiziki yapıya çoktan erişmiş görünüyor!

Gericiliğin Devletleşmesi

Aşamalı olarak, kurumlar içindeki mücadelede kaleler yitirilmektedir. Direnen ve vuruşarak çekilen kurumların yerine, ‘gerici tröst’ün egemenliğindeki yapılar türemektedir.

Biz mevcut duruma, devletin son 60 yıldır yapmaya çalıştığı gibi “gericiliği devletleştiren” bir anlayışla bakmıyoruz. Tam tersine “gericiliğin devletleşmesi” olarak bakıyoruz. Daha açık söylersek “gericiliğin devletleştirilmesi”; devletin gericiliğe egemen olmasıdır; bağımsızlıkçı ve gerçekten Kemalist anlayışın yerine ikame edilen gericilik, yıllarca devletin koruması altında geliştirilmiş ve büyütülmüştür.

Ancak, “gericiliğin devletleşmesi” dediğimiz politik durum, gericiliğin devlete egemen olmasıdır. Açıkçası bugün, gericilik, saçaklardan damlamaktadır, yoksa başka nasıl gericiliğin devletleşmesi açıklanabilir.

Gericiliğin devletleşmesi, devlet denetimindeki gericiliğin devlete egemen olması ve dahası devletle “özdeş” olması anlamına gelir. Bu saatten sonra yürütülecek mücadele eğer “gericilik” karşıtı bir mücadele olacaksa bu aynı zamanda mevcut devlet aygıtının tüm kurumlarındaki kuşatmaya karşı da olmalıdır. Bu, mücadelenin doğasında vardır.

Unutmamak gerekir ki “gericilik” temel iki çelişki üzerinde ayakta durur: Birinci çelişmesi, bağımsızlık kavramıyla ilgilidir, ikinci çelişme ise özgür iradeye yöneliktir. Yani ulusun ve bireyin bağımsız ve özgür varolmasna karşı konumlanmıştır. Bu çelişme ve aldığı bu konum kendisini var eden çok önemli bir iç çelişkiyi ortaya çıkarır: Sırtını dış desteğe “yaslayan” ve dinci bir öykünmeyi aşılayan bir piramit. Oysa yeryüzünde hangi din var ki, sömürü düzenini geldiği dönemin daha gerisine götürsün? Ve hangi din, kendisini bir başka dine yaslayarak hayat bulsun!

İşte bu gericiliğin temel çelişkisidir. Yoksa dünya tarihini “dinler arası savaş”, “cihat” ve benzeri kavramlarla açıklayanlar bunun bir çelişki olduğunu inkâr mı edecekler. Bu çelişki, yani bu yaslanma ilişkisiyle, propagandası yapılan kavramsallığın karşıtlığı gerici hareketin tek gerçek yüzüdür; bir başka deyişle taktıkları diğer bütün yüzler sahtedir…

Ergenekon Davası Ne Anlatıyor?

Böyle isimlendirilebilecek bir örgüt var mı yok mu bilmiyoruz ancak tarihe bu isimle geçecek bir dava olduğu bir gerçek. Ergenekon basit bir tertip… Bir ikisi hariç içerdekilerin ortak noktası belli, bunların hepsi AKP karşıtı kimseler: Sağdan, soldan, merkeze ait kimi aydın, kimi bilim adamı kimi siyasetçi… Ergenekon’u bir tertip yapan ise, bu kimselerin arasına yerleştirilmiş birkaç mafya özellikli, derin devletin faşist kanadından gelen lüzumsuz kişiler… ve tabi senaryodaki silah gömülü yerlerde yapılan kazılar… Aslında bu tip tertipler soğuk savaş döneminin ve çoğu zaman da Goebbels’çi yöntemin yoğunlaştırılmış dikkat çekici kumpaslarıdır. Ne hikmetse Türkiye’de gecikmiş bir biçimde sahneye konuyor.

Gelelim Ergenekon davasıyla güdülenlere… Bu işin ucu kuramsal bir kumpasa dayanmaktadır, eski deyimle “nazari bir tertipte boğulmak” isteniyoruz. Tezgâh çok yönlü kurgulanmış; bunun birinci ayağı “ideolojik düşünce”yi kötülemek ve ona “tarihin çöplüğüne” atılmış muamelesi yapmaktır. İdeoloji “öcü” olmuştur. Öcü olan ve çöplüğe atılan “ideoloji”nin yerine, adı ideoloji olmayan bir ideoloji konuşlandırılmıştır: “Küreselleşme”. Bugün tüm saldırı bu çerçevede yapılmaktadır; Ulus Devleti ya da kendi deyimleriyle “Toplumu, Soros’a Açan” bir ideoloji…

İkinci ayağı Ulus Devlet tartışmasıyla olgunlaşmakta ve “Ulus”un yerine “Konfederatif” bir yapı pişirilmektedir. Yani devletin örgütlenmesinde bakir ne kadar alan varsa teslim edilmektedir. Bunun ideolojisi ise “Demokratikleşme”dir. Bu bizim anladığımız “halkın iktidarı-halkın otoritesi” anlamına gelen bir demokrasi değildir: Demokrasi “öz” değiştirmiş; “insan hakları” kumaşından elbise giymiş ve metamorfik bir biçimde ‘maymuncuk’a dönüştürülmüştür: Demokrasi, Ulus Devletin kapılarını konfederasyona açan bir maymuncuk haline getirilmiştir.

Politik Propaganda

22 Temmuz 2007 seçimleri, Türkiye’nin sosyolojik şekillenişinin değiştiğinin bir ispatıdır. Birincisi, tarikatlar artık ufak cemaatleri etkilemekten çok kitlelere siyasal olarak yön verebilmektedir. İkincisi, artık siyasetin en etkin iki aracı "para ve medya"dır… ve tüm bunlar, sermayedarların elindedir ki hemen tamamıyla artık yalnızca onların destekledikleri partiler burjuva demokrasilerinin iktidarı olarak sandıktan çıkacaklardır. Bu savaşta kapitalizm, çok ciddi bir mesafe katetmiş bulunuyor. Apolitik bir toplumda, siyaset dışı yolların derinleşerek etkin hale gelmesi bu sorunu yaratan önemli faktörlerdendir. O zaman Liberal-Kapitalist sistemi, bu “gerici tröst”ün iktidara gelmesine uygun koşulları hazırladığı için teşhir edelim: AKP’nin doğal bileşenlerinin kapitalist zemin üzerinde olgunlaşması ve kök salması aralarındaki “doku uyuşması”nın sonucu ve ispatıdır.

Karşıt propagandada, en zayıf halkayı bulmak politik harekette her zaman önemlidir. Ama önemli olan bir şey daha varsa o da mevcut iktidarın gücü nasıl ele geçirdiğinasıl kitselleştiğiyle ilgilidir. Bu da karşıtımız olan gücün örgütlenme şematiği ve propaganda teknikleri üzerinde uzun uzadıya durmayı gerektirir. Örgütlenme ve propaganda emperyalizmin bugün en güçlü olduğu alandır. Zayıf halka buraya gömülmüştür; onların en güçlü olduğu yere saklanmıştır! ve

Propagandaları daha çok retoriktir, örgütlenmeleri ise maddi… Retorikleri demagojiye dayalıdır, örgütlenmelerinin maddi boyutu ise çıkar ilişkileriyle şekillenmektedir. Demagoji gerçeğin sıkça vurgusuyla savuşturulabilir ve örgütlenmelerindeki “çıkar” zincirini bir yerinden bozabilirseniz, hücrelerini bozguna uğratabilirsiniz. İşte o yüzden en güçlü oldukları yer zayıflıklarını üst bir dikkatle sakladıkları yerdir.

Gerici Tröst ve Laiklik

Bugün AKP iktidarıyla aramızdaki temel çelişki laiklik değildir. Laiklik, temel çelişkiyi çözmek için bir “tedbir”den ibarettir. Gerçek ve temel çelişki, insanların özgürlüğüne vurulan pranga ve ülkenin sömürgeleştirilmesidir. Laiklik anlayışı ise, bireyi özgürleştiren ve “biat” sistemine direnebilen toplum yetiştirmek için yaşamsaldır.

Daha açık söylersek, AKP’ye olan karşıtlığımızın cephesinde laik-anti laik ayrımından çok bağımsızlık taraftarlarıyla-işbirlikçilerin karşıtlığı vardır. Laiklik bu ayrımı ortaya koymak açısından belirleyici olan siyasi unsurlardan yalnızca biridir. Bu anlamda sağ ve sol kutuplaşmasını da halkın kutuplaşması olarak değil politik gerçekliğin kutuplaşması olarak görmekte büyük fayda olduğunu düşünüyoruz.

Bugün biz, Türkiye’nin bağımsızlık taraf ve karşıtlığında, AKP’yi işbirlikçiliğin tarihsel kökleri olan bir kurumu olarak mahkûm ediyoruz. AKP’nin en güçlü olduğu yerleri, ittifaklarını, örgütlenmelerini, devlet içindeki konumlanmalarını biliyoruz ve buna göre almamız gereken konumun resmini çiziyoruz. Biliyoruz ki eğer Türkiye Cumhuriyet’i halkını kazanamazsak mücadelede ilerleme kaydetmemiz mümkün olmayacak: O zaman çağrımız, kurumsal ve kitlesel bölünmelerin terk edilmesi ve gerçeklerin halka anlatılması için çabamızın seferber edilmesine yönelik yüksek bir sese dönüşüyor. Ve inançla tekrar ediyoruz: Gericilik emperyalizmin kırbacıdır… ve bu ülke kırbacın çilesine katlanarak aydınlığa çıkacaktır!

Hatay Devrim

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız