Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Cuma, 12 Mart 2010

Son Güncelleme05:18:21 PM GMT

AKP’nin Katarsisi

E-posta Yazdır PDF

naksibendi-tarikati-ve-dinci-akp-iktidariTarikatlar ve şeyhleri 20. yüzyılın ve günümüzün “Müslüman Ruhbanlığı”nı oluşturmaktadır. Yapılanmalarının temel özelliği, “sorgusuz sualsiz kabul” etmektir. Biz buna “biat kültürü” diyoruz. Tarikatı yöneten, kitleyi de yönetme gücüne sahip bir irade ortaya koyabilmektedir.

İşte bugün, “devlet ricalindeki” kadro, tarikatlarının adı farklı da olsa içeriği ve işleyişi hemen hemen aynı olan bu felsefenin taşındığı dergâhlardan geçerek bugünlere gelmiştir. Tedrisatları, siyasi davranışlarını biçimlendiren ana belirleyicidir.

Milli Görüş, Fettullahçılık, Nurculuk, Nakşîlik, (2) Büyük Doğu Ekolu gibi yapılanmaların ortak özelliği Cumhuriyet karşıtlığı üzerine bina edilmiş olmalarıdır. Tabi kendi içinde bazı temel duruş farklılıkları sergilediklerine sıkça rastlanır. Ancak Cumhuriyet bağımsızlık demekse, Cumhuriyet karşıtlığı “işbirlikçilik” demektir. Tarikatların siyasi perspektiflerinde önemli olan iki siyasi nitelikten biri “işbirlikçilik” diğeri de “Anti-Siyonizm”dir. Bu yalın çözümleme tarikatların siyasi niteliği üzerine temel önermemizi oluşturacaktır.

Tarihte Tarikatlar ve İşbirlikçilik

Tarihe 31 Mart ayaklanması olarak geçen gerici hareketin düzenleyicileri arasında da Nakşîlik baş aktördür. 31 Mart’ın gerici karakteri yanında diğer bir başat özelliği işbirlikçi bir hareket olmasıdır: İttihatçılara ve Meşrutiyete karşı İngilizlerin kışkırtması bu hareketin temel dinamiğini oluşturmuştur. Gerici ve işbirlikçi yapının temel taşları bu şekilde döşenmeye başlamıştır. “İstiklal Harbi” sırasındaki ikili iktidar döneminde, İstanbul Hükümetinin Ankara Hükümetine karşı kışkırtmalarında kitlesel hareketler yine tarikatlarca ve özellikle de Nakşîlerce düzenlenmiştir. Hele hele Cumhuriyet döneminde tüm gerici kalkışmaların elebaşları Nakşibendî tarikatına ait şeyh ve mürit takımıdır. (3) Şeyh Sait bir Nakşî’dir ve Kubilay’ın başının kesilmesindeki vahşeti gerçekleştirenler de öyle…

Kurtuluş Savaşında Tarikatların “Misyonu”

Anadolu işgal altındayken, daha sonra "Hilafet Ordusu" adını alacak olan işbirlikçi bir ordu örgütlenmesi “Kuvva-i İnzibatiye”nin kurulmasına, tarikatlar öncülük eder. Tarikatlar, medrese hocaları, Şeyhülislam, Galata Bankerleri ve Halife “din kozunu kullanarak” yönlendirici bir etki yaratmaya çalışmışlardır. Siyasi işlevleri yine işgalciler ile “işbirlikçiliktir.”

İşgalin ve ihtilalin Anadolusunda baş gösteren tüm isyanlar “etnik ve mezhepsel özellik” göstermek yerine “coğrafi özellik” göstermektedir. Bir başka deyişle, Ankara’daki hükümetin isyanlarla kuşatılması öngörülmüştür. Bugün yaşanan tartışmalarda “isyanların mezhepsel ve etnik içerikli olduğu” iddiasına verilecek en güzel yanıt da budur.

İşte bu isyanları doğuran kışkırtma hareketleri de çeşitli tarikatlardan müritlerin Anadolu’ya geçerek Fetvalar dağıtmasıyla oluşturulmuştur: Halk bu fetvalarda “Bağımsızlı mücadelesini örgütleyenlere karşı” ayaklanmaya çağırılmıştır. 11 Nisan 1920’de tarihe “Dürrizade Fetvası” olarak geçen fetva bunların en bilineni ve etkileyici olanıdır. Fetvada, “Ankara’daki direnişçiler ve devrimciler, ‘halifeye isyan’ etmekle suçlanıyor; halifenin düşmanı ve İslam dinine karşı suç işlemiş” sayılıyordu. Müslümanlar, “bağımsızlıktan yana olanları” yok etmeye çağırılıyordu. Fetva "Asilerin katli caiz midir? El cevap vaciptir" sözleriyle bitiyordu. Bu fetvanın ülkenin dört bir yanında dağıtılması için İngiliz uçaklarının kullanıldığı akıllardan bir an bile çıkarılmamalıdır.

İşbirlikçi mürteciler bu fetvaların da yardımıyla, irili-ufaklı ayaklanmaları tetikler. Özellikle de Nakşîler, elebaşıdır. "Din elden gidiyor" diyerek bayrak açan Nakşibendîlere, hem Halife hem de işgalci İngilizler silah başta olmak üzere her türlü desteği sunarlar. Ayaklanmaların amacı, padişahı ve halifeyi korumak, Anadolu'da başlayan Bağımsızlık Savaşı’nın önünü kesmektir.

Tarihte Tarikatlar ve Anti-Siyonizm

Bu örnekler çoğaltılabilir, açıklamalar derinleştirilebilir. Burada asıl önemli olan “Tarikat ve Cemaat” örgütlenmelerinin oynadıkları siyasi rolün çözümlenmesinde zihinleri berraklaştırabilmektir. Tarikatlar canlı birer organizma gibidirler, bazılarının asırları bulan yaşantıları vardır. Öğretileri, yetiştirdikleri insanların yaşam ve siyaset biçimlerini belirler. Günümüzde o tarikatlardan yetişenlerin devleti yönettikleri unutulmamalıdır.

Tarikatların işbirlikçiliği dolaylı yönlerden farklılık gösterebilir, örneğin Nakşîliğin bir kolunu temsil eden ve siyasi parti örgütlenmesinde kendisini bulan Milli Görüş çizgisi, kısmen Anti-Amerikancı olabilmiştir. Bu durum onun yurt dışında başka işbirlikçi bağlar kurduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Hatta hatta Milli Görüş çizgisinin Anti-Siyonist karakteri de bu anlamda değerlendirilmelidir.

II. Abdülhamit, Anti-Siyonizm ve Milli Görüş


Milli Görüş Nakşî karakterli bir harekettir: Nakşîliğin tüm 20. yüzyıl tarihi Cumhuriyete karşıt konumlanmasıyla geçmiştir. Abdülhamit’in (4) bin kişilik jurnal ordusunun insan kaynağını sağlayan temel tarikat Nakşîliktir. Bu biçimiyle tarikatlar İstibdat Döneminde halka uygulanan zulmün taşeronluğunu yapmıştır.

Abdülhamit Dönemi tarikatlar ve özellikle de Nakşîler için önemlidir. Panislamist olarak gözlerinde büyüttükleri “Ulu Hakan”, bugün sahip oldukları ideolojinin mimarıdır ve o, Devlet-i Ali Osmanî’nin başındadır ve Panislamizmin uygulayıcısıdır. Abdülhamit’in gerçekten Panislamist olup olmadığı ise bir başka tartışmadır. Tarihin hırpalanmasına Dinci hareketlerde sıkça rastlanır.

Dinci-İslamcı hareketin temel amacı “Muhammed’in Ümmetini” bir devlet çatısı altına toplamak kadar, o ideolojiyi tarif eden “başka ilkelerle” de belirginleşir. Özellikle Abdülhamit, Anti-Siyonist olarak bilinir ve Yahudilerin dünyayı sömüren ve İslam’ın düşmanı olarak imlenen varoluşuna direnç geliştirmenin “fikir babası” olarak kabul edilir.

Siyonizm’in (5) kurucusu kabul edilen Theodore Herzl’in Abdülhamit’le yaptığı varsayılan görüşmede, “Filistin’i, kurulacak Yahudi Devleti için kendilerine vermeleri karşılığında, Yahudilerin, Osmanlı’nın tüm borçlarını ödeyeceği” vaadini, Abdülhamit elinin tersiyle geri çevirmiştir. Tarihte bu görüşmenin olduğuna dair hiçbir kayıt yoktur. Ancak tüm Siyasi İslam, felsefesini bu tür bir “mit”in varlığına hapsetmiştir. Yahudi Devletinin kuruluşu ve çevresindeki Arap-Müslümanlara yaptığı zulüm herkesçe bilinen gerçeklerdir. İşte hem bu zulüm ve hem de Abdülhamit “mit”i Anti-Siyonizm’in Türkiye’deki kurgusunu oluşturmaktadır.

Nurculuk-Fettullahçılık-Büyük Doğu Ekolü

Abdullah Gül, Kısakürek’in öğrencisidir. Bugünün Cumhurbaşkanını yetiştiren Necip Fazıl’ın Büyük Doğu adındaki felçli ekolü de Anti-Siyonist karakterli bir akım olarak tarihteki yerini almıştır. Dahası bu ekol, İslamcı bir doktrine sahip ve Osmanlıcı bir zihniyetin uzantısıdır. Kısmen Türk-İslamcı olarak da addedilebilir. Tüm bu konsept, Cumhuriyet karşıtı bir yapıyı da ortaya çıkarmaktadır.

Nurculuk, Said-i Nursi’ye bağlıdır. Cumhuriyet düşmanlığı konusunda Anadolu tarihinin belli başlı kilometre taşlarından biri olan bu tarikat ve şeyhinin diğerlerinden ayrılan bir özelliği de “Kürtçü ve ayrılıkçı” olmasıdır. Bu da Nurculuğa hem gerici hem işbirlikçi ve hem de bölücü bir karakter kazandırır.

Fettullahçılıkla ilgili söyleyeceğimiz şudur ki, şimdiye kadar tasarlanmamış olanı uyguluyorlar; İslamiyet, yetkin bir hükümle ve geniş bir kitlesel tabanla birlikte Hıristiyanlığın insiyatifine terk ediliyor. Kıblesi olmayan bir anlayışın kitlesi, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına figüran edilmiş durumda. Eski bir CIA ajanı imamın hükmettiği cemaat, tüm enerjisini ülkenin peşkeş çekilmesine harcıyor. ABD’den verilen demeçlerin, İtilaf Devletlerinin işgalindeki İstanbul’dan yayınlanan fetvalardan eksiği yok fazlası var. Ilımlı bir “Etat Theocratique” (6) için gün sayılıyor. Bu arada belirtmekte fayda var; Fettullahçılığın künyesi, bizi yine Nakşibendîliğe götürüyor.

Tarikatların Rahle-i Tedrisinden İktidara Yolculuk

Yukarıdaki açıklamaları soyutlarsak birbirinden ayrıksı gibi görünen iki “nitelik” ortaya çıkıyor. Birincisi, yukarda bahsi geçen tarikatlar tarih boyunca işbirlikçi karakterleriyle gericiliği icra etmişler. Diğeri ise bu işbirlikçi yapıyla sanki tezat bir yapı ortaya koyuyor: Bu tarikatlar ve müritleri 2002 yılına kadar Anti-Siyonist idiler. İşte bizim için günümüzün ve yazımızın ana hattını bu tezat oluşturuyor.

AKP’de Anti-Siyonist Med-Cezir

AKP kurulmuş ve henüz iktidar olmamışken, yani DSP-MHP-ANAP koalisyonunun son zamanlarında, İsrail ile tankların modernize edilmesine yönelik bir anlaşma imzalanmıştı. O sırada İsrail yine Filistin’i tam 13 gün boyunca hunharca bombalamıştı. Geleceğin Davos kahramanı RTE çıkıp şu demeci vermişti: “İsrail ile diplomatik ilişkilerin gözden geçirilmesi ve askeri anlaşmaların askıya alınması gerektiğini” (7) belirtmişti.  Bu demecin tam tersine olmak üzere, kendi iktidarı döneminde Gazze çok daha uzun bir süre bombalanırken, İsrail ile 2002 yılındaki anlaşmanın meblağından çok daha yükseklerini içeren anlaşmalar imzalanmış ve RTE, “Anlaşmaları askıya alacak mısınız” sorusuna “Böyle bir şeyin söz konusu olamayacağı” yanıtını vermişti. Ve hepimizin bildiği Davos’ta “One Minute” sözleri geldi peşinden…

AKP’nin Katarsisi

RTE ve beraberindeki devlet ricali, ait olduğu tarikatın sıradan bir müritleriyken, kışkırtılmış birer Anti-Siyonist’tiler; İsrail ve Yahudi düşmanlığı adeta damarlarına işlenmiş açık bir kod gibiydi. Büyüdüklerinde ve Milli Görüş’çü partilerinde bu kavram yüksek sesle Hocaları Erbakan tarafından defalarca dile de getirilmişti. Kendi partilerini kurduklarında ve henüz muhalefet oldukları o kısa dönem içerisinde yine İsrail karşıtlığını dile getirebilmişlerdi. Ama iş, iktidar olmaya geldiğinde gençliklerinin ateşinin yalnızca kendilerini yaktıklarını fark ettiler: İsrail yalnızca Askeri ihalelerde yönettikleri devletin ortağı değildi, ayrıca büyük ihalelerin de ayrılmaz bir parçası olarak ekonomik yandaşları oluvermişti. Tüm bunların üstüne, Gazze’nin bombalanmasında İsrail ile imzalanan anlaşmaların altında ezilip kaldılar. Sessiz travmaları Davos’ta patlamaya dönüştü, tüm “arınma” çabalarını günah çıkartırcasına o sahne şovunun içine sıkıştırmaya çalıştılar, ama o kadar büyük ve o kadar tek yönlü bağlanmışlardı ki o “bir dakika” akıp geçti… İsrail ve dünya gerçekliğine yine mahkûm oldular. “Bir dakikalık” katarsis, eski ateşlerini, eski Anti-Siyonist ruhlarını canlandırdı ve ruhlarında mahlas ile biriktirdikleri “kin”i orada bırakıp kaçmalarına yardım etti: Ortaklarıyla kucaklaşmaya çalıştılar. İşbirlikçilikleri, Anti-Siyonistliklerine üstün gelmişti!

Fakat o Yahudi halkı, asırlardır sürgünde yaşadıklarını ve ülkelerini kendileri için büyük acılar çekerek kurduklarını biliyorlardı: Ne Davos’u unuttular ne de bugünkü işbirlikçilerinin gençliğinde ateşli birer Anti-Siyonist olduklarını…

Yurtsever Direnç ve Devlet Onuru

Tarih Cumhuriyet Devletinin en büyük “iki” aşağılamasını yine AKP döneminde yaşattı bizlere: Başına çuval geçirilen subaylarına sahip çıkamayan RTE, “ABD’ye nota verecek misiniz” sorusuna “Bunu müzik notası mı zannettiniz” demişti. Bu birincisiydi.

İkincisi, İsrail’de büyükelçimize karşı yapıldı, kameraların önünde İsrail Devletini bile küçültmeyi göze alan bir kumpasa yıkıldı bütün iş. Cumhurbaşkanı özür istedi ve istediği özrü aldı. Ne o “bakan yardımcısı” yerinden oldu ne de İsrail Devleti bir bedel ödedi. Ve hatta kimse İsrail Dışişleri Bakanı’nın “Bize ahlak dersi verecek son millet Türklerdir” tümcesinin üzerinde durmadı, duramadı. Tam tersine “Özür bekleyen devlet” olmak yüceltilen bir siyaset olarak dayatıldı.

Damarlarındaki açık kodlar kadar onları yöneten bir de dominant genleri var: O genler bu iktidar yapılanmasını işbirlikçi siyasetin utanç belgelerine ortak etmekten ancak “bir dakika” alıkoyabiliyor! Yurtseverlerle dincilerin arasındaki fark burada ortaya çıkıyor; bu ülkenin Kemalistleri onurlu bir politikayı da onurlu bir mücadeleyi de dik duran bir dış siyaseti de çok iyi biliyor, onursuzluğa ise “bir dakika” bile katlanamıyor.

Hatay Devrim
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

1 “Katarsis” psikolojik ve hatta Freudiyen bir kavramdır: “Arınma” anlamına gelir. Daha geniş bir ifadeyle, ruhsal sarsıntı ile arınmayı ifade eder. “Kişinin kendisini nevroza sürükleyen geçmişinde yaşadığı travma ile yüz yüze gelip tekrar yaşayarak elde edemediği duygu boşalımını sağlaması böylece sorunlarından kurtulması” olarak açıklanabilir. Terim, metamorfik bir canlılıkla tartışmalara açıklık kazandırmak amacıyla “siyasi” bir amaçla kullanılmıştır.

2 Milli Görüş siyasal bir hareket olmakla birlikte Nakşîliğe bağlı kollardan birinin siyasi uzantısıdır. Fettullahçılık, Nurculuk ve Süleymancılık gibi ülkemizde bilinen tarikatların kökeninde de Nakşîlik vardır.

3 Bunların belli başlıları: Şeyh Eşref, Birinci Bozkır, İkinci Bozkır, Konya, Birinci Anzavur, İkinci Anzavur, Ali Batı, Birinci Düzce, İkinci Düzce, Birinci Yozgat, İkinci Yozgat ve Zile Ayaklanmalarıdır. Konya ve Düzce yörelerinde yaşanan ve "Bozkır Ayaklanmaları" olarak bilinen ayaklanmalar Nakşibendîlerce yönetilir.

4 Cumhuriyet Dönemindeki Nakşibendî Ayaklanmaları ise şöyledir:
*1924 Şeyh Sait Kürt-İslam Ayaklanması (İngiliz kışkırtmasıyla ayaklanan Şeyh Sait ve etrafındakiler Nakşibendî’dir)
*1925 Rize Ayaklanması (Şapka reformuna karşı ayaklananlar Nakşibendî tarikatı üyesidirler)
*1930 Menemen Ayaklanması (Kubilay’ın başını kesip bir sırığa takıp dolaştıranlar Nakşî Derviş Mehmet ile birlikte ayaklanmışlardır ve şeriat isteklerini dile getirmişlerdir)
*1933 Bursa Ayaklanması (Nakşî Şeyhi İbrahim Türkçe Ezana karşı ayaklanmıştır)
*1935 Nakşî Şeyhi Şeyh Halid (Eruh’ta kendisini mehdi ilan etmiş ve silahlı başkaldırıda bulunmuştur, çatışmalar bir yıl kadar sürmüştür. Bu Şeyh de Fransız mandasındaki Suriye’ye kaçmıştır.)
*1935 Çorum İskilip İlçesinde Nakşî Şeyhi Kalaycı (Şeriat isteyerek ayaklanmıştır.)

5 Yahudi Devleti öğretisi

6 Din Devleti

7 04.04.2002 tarihli Zaman gazetesi. Ayrıca 04–5.04.2002 tarihli gazetelere bakılabilir.