TSK Üzerine Tarihsel Bir Çözümleme: Ordu Ne Kadar Cumhuriyetçi?Tarihin ilk Anti-Emperyalist Ordusu
Türk Ordusu, dünyanın “ilk düzenli ordusu” geleneğinden gelmektedir. Ayrıca Türklerin kurmuş olduğu kabul edilen 17 devletin tamamı, asker kimlikli liderlerce kurulmuştur. Bu iki somut bilgiye, Türk ordusunun 1919-22 yılları arasındaki eyleminin niteliğini ekleyebiliriz. TSK, dünyanın ilk emperyalizme karşı mücadele eden düzenli ordusudur ve mücadeleyi başarıyla tamamlamıştır. TSK’nın bizim zihnimizdeki-yurttaşların algısındaki yerini işte büyük oranda bu son olgu belirlemektedir.
‘NATO’cu ordu kurgusu
TSK’nın NATO’ya girişi, varoluşunda “niteliksel” bir değişikliğe neden olmuştur. Ordu, antiemperyalist niteliğini kaybetmiş ve NATO politikalarını benimsemiştir. Cumhuriyet tarihinin “bağımsızlık kurgusundan” ilk ve en büyük sapan eylemi bu olmuştur. Ordu, bir üst kurumun anlayışına terk edilmiştir. 1952 yılında Ordu içinde yapılandırılan “Seferberlik Tetkik Heyeti” CIA’ya bağlı bir kurumdur ve bu yıl “esrarlı” olayların tohumunun ekildiği bir tarih olarak kayıtlara geçmiştir.
Belli ki Türk Ordusu NATO içinde bulunma gerekçesini “savunma” konseptine1 bağlıyor. Kısmen ve kesinlikle yalnızca kendisi açısından bir tehdit unsuru olarak gördüğü “soğuk savaş” koşullarındaki “Sovyet” algısıyla bu “savunma” refleksi açıklanabilir, tabi kısmen!* Ancak bu gün için “neye karşı savunma” sorusuna da ayrıca yanıt verilmelidir.
Soğuk savaş döneminde ordu
Soğuk Savaş terimi, iki kutuplu dünyayı tarif eden siyasi bir tanımlamadır: Kapitalizm ve Sosyalizm arasındaki mücadelenin gerilim düzeyi, yerkürenin politik şekillenişinde belirleyici olmuştur. Kapitalizmin ana figürü olan ABD ile Sosyalizmi temsil ettiği varsayılan Sovyetlerin mücadelesi hemen her zaman “aracılar” vasıtasıyla olmuş, çok gerekmedikçe iki “süper güç” karşı karşıya gelmemiştir. Kendisine NATO’nun yanında yer beğenen Türkiye, Kapitalizmin “askeri üslerine” kapılarını sonuna kadar açmıştır: Türkiye, Ortadoğu’da adeta NATO’nun ve dolaylı olarak da ABD’nin “karakolu” görevini üstlenmiştir.
Üzerinde çokça yazılmıştır ama hep sansürlenmiştir, konuşan subaylar susturulmuş ve ancak emekli olunduğunda yapılan açıklamalar hep geçiştirilmiştir: Bugün hala kendi topraklarımızda konuşlanmış bu üslerin içlerine özel izinle girilebilmekte ve bazı bölgelere girişlere de hiçbir biçimiyle izin verilmemektedir. Bu durum, bağımsız bir devlet için söz konusu olabilir mi? Atatürk’ün döneminde bırakın bu tür üslerin yerleşmesini, bunun teklif edilmesi bile mümkün olabilir miydi?...
Dickens raporu
Dickens Raporu’nun adı artık anılmaz oldu. Oysaki siyasi hayatımızın en önemli istihbarat eylemlerinden birini hem de oldukça erken denilebilecek bir dönemde belgesiyle birlikte kamuoyu öğrenivermişti. Dickens, ABD’li olup Türkiye’de görev yapan bir Albaydır. Tarihe Dickens Raporu olarak geçen belge aslında TSK’lı bir subay tarafından hazırlanıp Albay Dickens’e teslim edilmiştir.
Belgede, TSK içindeki “bağımsızlık yanlısı, NATO karşıtı, ‘sol görüşlü’ subayların tasfiye edilmesi” rapor ediliyor. Rapor, nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde basına sızdırılır. 29 Aralık 1965 yılında hazırlandığı anlaşılan Dickens Raporu belki bugün unutulmuştur ancak 12 Mart 1971 muhtırasında ve 12 Eylül 1980 darbesinde “yurtsever subaylar”ın tasfiyesini haber veren kilometre taşlarından birini oluşturur. Bir başka deyişle, darbelerin genel niteliklerine vurgu yapılırken, yurtsever subayların tasfiyesi hep gözlerden kaçan bir konu olarak kalmıştır.
71 yılı 9 Mart’ından 12 Mart’ına…
12 Mart Muhtırasından üç gün önce yapılması düşünülen bir darbe planının varlığı biliniyor. 9 Mart’ta yapılması planlanan darbenin bir “sol” darbe olacağı yazılıp çizilmiştir. Evet, planlayanların rengi “sol”dur, bunda hiç kuşku yok. Hatta 9 Mart’ta darbe yapılabilmiş olsa idi, hükümette Deniz Gezmiş, Gençlikten Sorumlu Devlet Bakanı2 olarak görev yapacaktı.
Kaldı ki bu bile, basit bir tertibe kapılmış samimi yurtsever subayların düşüncesinden ibaretti. Yüksek rütbeliler, yukardan aşağıya ülkede bir “sol” darbe yapılacağı söylentisini yaymışlardı. Ordudaki solcuların kendisini deşifre etmesinin bundan daha iyi bir yolu olabilir miydi? 3 gün önce anti-emperyalist bir darbenin peşinde koşan gerçek yurtsever subaylar, 3 gün sonra gerçekleştirilen faşist direktiflerin hedef tahtasındaydılar ve tasfiye oldular. 3 gün önce adı “bakanlık” listelerinde geçen Deniz Gezmiş arkadaşlarıyla birlikte 3 gün sonraki Amerikancı hareketin tuzağına itilecekti. Deniz Gezmiş’in boynuna ilmiği, yalnızca Süleyman Demirel’in geçirdiğini kim söyleyebilir?
80 darbesi ve ordu
80 darbesi, bu ülkenin yurtseverlerini, bağımsızlıktan yana olanlarını, gerçek devrimcilerini ezip geçti. Binlerce aile perişan oldu, çocuklar babasız kaldı, işkencelerde insanlar öldürüldü, “örgütlü toplum” adına ne varsa hepsi imha edildi. Atatürk’ün kurumları ve her şeyden önemlisi ‘partisi’ kapatıldı. Emperyalizme ve kapitalizme direnç geliştirebilecek kim varsa darp edildi, ortadan kaldırıldı ya da sindirildi. Aileler, on yıllar boyunca çocuklarına “siyasettin uzak durmaları” gerektiğini aşıladılar. Korkularıyla yaşayan bir toplum ortaya çıktı; toprağa gömdükleri kitaplarını unutan hafızasız bir varlığa dönüştük-dönüştürüldük. Ne için yapıldı bunlar, kimin için yapıldı? Kim vermişti 80 darbesinin emrini? Kimlerdi bu emri uygulayanlar? Bugün bu soruların yanıtını hepimiz biliyoruz ama unutuyoruz. Makalemiz, bu unutkanlığa bir isyan olarak kaleme alındı!
Türk-İslam sentezi
Türk-İslam sentezi, 80 darbesini ve 82 Anayasasını yapanların “Devlet Tezi”dir. Bu tez, Atatürkçülük adına yapılmış bir katliamdır; Milleti ve Ümmeti iç içe geçiren bu topal ideolojinin ömrü kısa olmuş ancak yetiştirdiği kuşaklar devlete egemen olmuştur. Kemalizm’e ihanet eden bu utanç tezini DPT 1986 yılında kabul ederek resmileştirmiştir. Bugün ülkenin üzerine çöken kâbus, bu tezin ürünüdür; ABD’deki imamın güçlü cemaatine ve iktidardaki siyasal İslam’a kan ve oy taşıyan kitlenin o günlerde açılan “kurs” ve “okullar”dan yetiştiğini kimse unutmamıştır. Günümüzü görerek ya da görmeyerek o gün bu kurguyu yapanlar, ülkenin ve halkın dokusuyla oynayanların, ABD’nin “Bizim Çocukları” olduğunu bilmeyen yok. “Bizim Çocuklar” TSK’nın “paşaları”ydılar… Bugün yakalandıkları “pusu”dan kurtulmaya çalışıyorlar, ama heyhat şikâyet etmeye ne hakları var!
Türkiye’deki darbelerde ABD ilişkisi
Bugün Türkiye’deki iki ana darbede, ABD’nin isteği ve dileği olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Bu önermeyi tersten okursak; TSK, ABD’nin isteği ve izni olmadan “darbe” yapmaz-yapamaz. İstisna gibi görünen bir tek 60 İhtilali vardır ve o gerçekten bir “devrim” niteliği taşımaktadır. 27 Mayıs, Cumhuriyet tarihini tekrar başlangıç ilkelerine yönlendirebilen ve “bağımsızlıkçılık” düşüncesinin toplumda kök salmasını yoğunlaştırabilen gerçek demokratik yapılanmayı oluşturabilmiştir. Zaten o yüzden 71 Muhtırası 60 Devriminin karşısına dikilmiştir: 27 Mayıs’ın evlatlarının 12 Mart’ta asılması iki hareketin birbirine karşıt olduğunun resmidir.
28 Şubat’ın “postmodern darbesi” ise bugün hala bir muammadır. Bir koalisyon hükümetini “şeriat geliyor” diye düşüren postmodern darbe, AKP’nin anayasayı değiştirebilecek çoğunlukla meclise girmesinde “irticanın nüfuz alanını” nedense yorumlayamamıştır bile… Komplo teorilerinin cirit attığı tarihsel bir dosyadır 28 Şubat: “Siyasal İslam’ın Anti-Amerikancılarının tasfiye olduğu ve üzerinden 5 yıl geçtikten sonra da Tam-Amerikancılarının iktidara geldiği” bir sürecin kapıları sonuna kadar aralanmıştır. Bu konu üzerinde ayrıca düşünülmesi ve araştırılması gereken henüz bakir bir alandır.
1 Mart tezkeresi ve sonrasında Irak’a Türk askerini gönderme tezkereleri
Bugün, herhalde dünyanın hiçbir yerinde, kendi ordusuna sormadan meclisine tezkere getirecek bir iktidar bulunmaz. Bu gerçekten yola çıkarak, 1 Mart Tezkeresinin, yani, Anadolu Coğrafyasının en hassas bölgesi olan Güneydoğuya, 65 bin ABD askerinin süresiz olarak yerleşmesini öngören tezkerenin meclise gelmesi TSK’nın onayından bağımsız gerçekleşemezdi. Bir başka deyişle, 1 Mart Tezkeresi; bu, Türkiye’nin ucu karanlık geleceğe teslim edilmesinin yasası, TSK onayıyla TBMM’ye getirilmiştir. Kaldı ki burada, bağımsız bir devlet olan Irak’ın bir emperyalist güç tarafından işgal edilişine çanak tutmanın ne anlama geldiği bambaşka bir tartışma konusudur. Bu tartışmanın diğer ucunda bulunan çok İslamist AKP, “Müslüman bir ülkenin, Hıristiyanlar tarafından işgaline yardakçılık yapmanın” ne anlama geldiğinin hesabını vermeden işten sıyrılmıştır.
İş bununla da kalmamıştır. ABD askerlerini ülkeye yerleştirmeye gücü yetmeyenler, Türk askerini Irak’a göndermeye kalkmıştır. 2003 yılında iki kez bu tezkere meclise getirilmiş ve meclise bu kez kabul ettirilmiştir. 20 Mart ve 7 Ekim 2003 tarihlerindeki tezkerelerin esası, ABD’nin gönlünü alma ve Soros’un talimatını uygulama hevesli odakların işidir. Soros, daha 2002 yılının Mart ayında Sabancı Üniversitesinde yaptığı konuşmada “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü, ordusudur” deyivermişti. 2003 yılının bu direktifin uygulanmasıyla geçtiğine kuşku yok, hatta AKP iktidarının sonraki uygulamaları, Afganistan’a ve Lübnan’a asker gönderilmesi de bu direktifin ispatı niteliği taşıyor. Biz AKP’yi anladık da, peki TSK’ya ne oluyor? Türk askerini yurt dışına gönderme kararını AKP, TSK’ya sormadan alabilir mi, bunu düşünmek tamamen gerçek dışıdır…
O zaman hem 1 Mart Tezkeresi ve hem de Irak’a asker gönderme tezkereleri AKP-TSK işbirliğiyle gerçekleşen eylemlerdir. Bu gerçek, AKP’nin kumanda merkeziyle TSK’nın kumanda merkezlerinin çok da farklı yerler olmadığını rahatlıkla düşündürtebilir. Hatta son zamanlarda Soner Yalçın ve Odatv’nin başını çektiği bir grubun tezi olarak dayatılan, “92’den bu yana TSK’nın Nato içindeki varlığını sorguladığı ve ABD’nin TSK’ya yönelik operasyonlar yönelttiği” çıkarımı geçerliliğini yitiriyor gibi görünmektedir.
Şehit cenazelerinde niye zenginler yok?
Şehit cenazeleri, fakir Anadolu çocuklarının canlarını verdikten sonra düzenlenen yürek sızlatan cenazeler… PKK terörünün yoğunlaştığı bölgelerdeki askerlerimizden “zengin ve siyasi nüfuzlu” ailelerin çocuklarının hiç birinin cenazesinin geldiğine tanık olunmadı. Bunun en uç örneği, bir başbakanın oğlunun boğazdaki yalısında askerliğini tamamlamasıdır. Bugün askerlik yapan tertemiz her Anadolu çocuğunun bildiği bir gerçek, “adam kayırmacılığın” yürekleri sızlatan yerinin “kışlalarımız” olduğu gerçeğidir. Güçlü ve zengin olanların canlarının riske atılma ihtimalinin “satın alınabildiği” bir ülkede kim ülkesi için seve seve ölmeye gidebilir?
Eğer hala yurtsever bir dinamik varsa, “her şeye rağmen yurt sevgisiyle varolan” tertemiz Anadolu çocuklarında bu ruhu öldürmeden, derhal “eşitlikçi” bir askerlik anlayışına dönülmesi gerektiği gün gibi aydınlık bir konudur.
Sosyal tesisler ve yaşam güvencesi:
TSK mensuplarının sahip olduğu imkânlar belli: Sosyal tesisleri hemen hemen bulundukları şehirlerin en iyi yerlerinde konumlanmış. Vatani görevlerini yapmak amacıyla askere giden gençler, subayların hizmetinde görev alıyorlar. Sosyal tesisler günümüzün koşullarıyla kıyaslandığında son derece ekonomik. Ayrıca lojmanlarından servislerine kadar ve dahası maaşlarından emekli ikramiyelerine kadar, diğer kamu görevi görenlere kıyasla eşitsiz bir düzeydeler. Örneğin öğretmenler, en az onlar kadar önemli bir görevi yürütüyor olmalarına rağmen, sosyal haklar bakımından son derece zaaf içindeler. Mevcut sistemin “subaylara” sağladığı olanaklar saymakla bitmiyor. Yazımız açısından konunun önemi şurada gizli: Bu derece yoğun biçimde sistemden beslenen “ordu”nun sistemin değişmesini istemesi mümkün olabilir mi?
Şemdinli iddianamesi: Atatürkçülere kurulan tuzak!
Şemdinli İddianamesi, 2006 yılının başında Fettullahçı Van “Cumhuriyet” Savcısı tarafından, zamanın KKK Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında hazırlandı. Büyükanıt, aynı yılın 30 Ağustos’unda Genel Kurmay Başkanı olacaktı. Cumhuriyetten, Atatürk’ten, Ulusallıktan ve gerçekten yurtseverlikten yana olan insanların içinde Yaşar Paşa’ya sahip çıkma güdüsü uyandı. Bakanlar Kurulu, gününden önce Büyükanıt’ın Genel Kurmay Başkanlığı kararnamesini imzaladı, yetmedi, hızlı bir biçimde Köşk kararnameyi onayladı. Atatürkçüler, “Eğer Fettullahçı bir savcı, bir kimse hakkında bir iddianame hazırlıyorsa, o insan gerçekten sahip çıkılması gereken ‘değerli’ biridir” düşüncesiyle hareket ettiler. Böylece en genel anlamıyla “Cumhuriyetçi” olan insanlara tersten bir hiza verildi. En sahip çıkılmaması gereken kişi “mürteciler tarafından taciz ediliyor gibi gösterilerek” baş tacı edildi.
Tarih, o Genel Kurmay Başkanlığını, AKP ile alabildiğine anlaşan bir dönem olarak kayda geçirdi…
Darbe iddiaları
Son araştırmalara göre, AKP iktidarı sürecinde TSK’ya ait bazı personel tarafından yapılması düşünülen darbe planları, “Balyoz operasyonu” ile 17’ye yükseldi. Varın bunun ciddiyetini siz düşünün… Cesurca söylemek gerekir ki, her kim AKP’nin iktidarda kalmaması için plan yapıyorsa, doğru yapıyordur… Bunda çekinilecek bir taraf yok.
İşin bizim açımızdan ilginç yanı, bu darbe söylentileriyle birlikte tasfiye olan ve tutuklanan birçok subayın olduğu gerçeğidir! İrili ufaklı rütbelerle subaylar bu komplo teorilerinin “faili” gibi görünüyorlar. TSK gibi örgütlü ve ne yaptığını bilen insanların bulunduğu bir yerde, bu tasfiyenin hiyerarşinin en üstündekiler tarafından bilinmeden yapıldığını savlamak saflık olur. İnsan düşünmeden edemiyor, yeni bir “Dickens Raporu mu uygulanıyor?”… Derdimizi bundan daha açık nasıl ifade edebiliriz ki?!
Ve elbette ki bugün herkes biliyor3, Türkiye’de ‘darbe’ ancak ABD onayıyla olmuştur, ve bundan sonra olacaksa da yine aynı yerin izniyle olacaktır! Darbenin askeri de sivili de Kuzey Atlantik’ten esen rüzgâra göre şekil alıyor… Şimdi tarihin en Amerikancı iktidarı iş başındayken, hangi kumanda merkezi Orduya, “Git darbe yap!” desin?...
Tarihin ilk anti-emperyalist ordusu, "Emperyalizm"in adını artık ağzına alabiliyor mu?
İstiklal Harbimizde Ordumuzun yaptığı görev tartışılmaz bir kutsal değer taşımaktadır. Bu savaş, Ordu-Millet kavramını pekiştiren bir “değer” olarak tarihin sayfalarına geçmiştir. Ve aslında verilen mücadele, Mustafa Kemal’in dediği gibi, yalnızca mazlum bir ulusun bağımsızlık mücadelesi değildi, böyle olsa idi belki çok kolay da kazanılabilirdi. Tek bir “ulus”tan daha fazla, tüm dünya “ezilen uluslarının” bağımsızlığının bayraklaştığı bir altın zafer olarak taçlanmış bir mücadeleyi başarıya ulaştırdığımıza hiç kuşku yok. Emperyalizm denen deccalın sırtı ilk olarak Anadolu topraklarında yere gelmiştir!
Bu soyutlamada karşımıza çıkan diğer ayıraç, Kemalist Devrimin, dünya tarihine yön vermiş olarak kabul edilen iki büyük devrimden mücadelenin ve karşıtlığın niteliği olarak farklılık göstermesidir: Fransız Devrimi ve Sovyet Devrimi, esasen ülke içindeki iktidar mücadelesinden doğmuştur. Fransa’da Kral’a ve aristokrasiye, Rusya’da Çar’a ve burjuvaziye karşı ayaklanılmıştır. Bizim devrimimizi özel ve hepsinden önemli yapan sır da burada gizlidir: Biz hem içerde gerici bir sultaya ve hem de emperyalizmin postallarına karşı mücadele ederek devrimi gerçekleştirdik. Diğerleri sol ve sosyalist devrimse dünyanın ilk anti-emperyalist devrimi de Kemalist Devrimdir! Ve dahası, kapitalistleşerek zenginleşen ülkelerin sömürgeleştirdiği halklara “bağımsızlık modeli” olması nedeniyle de kapitalist sistemin gerçek muhalifi olarak tarihte yer edinmiştir.
Emperyalist savaşlar haritaları zorla ve yeniden şekillendirirler; Mustafa Kemal’in ordusu buna ölümüne savaşarak karşı koymuştur. Bir devletin, Ortadoğu gibi cehennem bir coğrafyada her şeyden çok güçlü bir orduya gereksinimi olduğunu gayet iyi biliyoruz. Bu makaleyle amacımız, “güçlü ordu”yu yıpratmak değil, yeniden inşa etmektir. Ordudan ne anlamalıyız, nasıl bir orduya ihtiyacımız var, neden orduya her güvendiğimizde yarı yolda kalıyoruz… Oynanan oyunlar ordu üzerine mi yoksa gerçekten namuslu yurtsever insanlar “yine” kandırılıyor mu? Politik bir komployla mı karşı karşıyayız, ordu üzerindeki bu tartışmanın gerçek tarafları kimlerdir?
Yazıya başlarken ifade ettiğimiz gerçeği tekrar vurgulayalım: TSK, bu dünyanın ilk anti-emperyalist ordusudur. Emperyalizme karşı mücadelede bugün kendimize nerede rol biçiyoruz: “Müslüman Ruhbanlığı”nın yanında mı olacağız yoksa Kemalist siyasette bir yörüngeye mi oturacağız? Soru budur ve çok nettir…
Biz Kemalistler “ordumuza” sahip çıkmak ve ordumuza inanmak istiyoruz ve diliyoruz ki ordu da bu ülkeye, kuruluş değerlerine ve Cumhuriyete sahip çıksın: NATO’nun, İkili-Gizli Antlaşmaların, Yurtseverler üzerine indirilen darbelerin ordusu olmasın… Emperyalizmden yana değil, mazlumdan yana olsun…
Hatay Devrim
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
1 TSK internet sitesinden NATO ve Savunma Anlayışıyla ilgili şu notları düşmüştür: Türkiye Cumhuriyeti, NATO Savunma Paktına dahil bulunmakla savunma güvencesini arttırmış, aynı zamanda global dengenin korunmasına katkıda bulunmuştur. Değişen dengeler sonucu tek süper güç olarak kalan ABD ile savunma ve ekonomik işbirliği içerisinde olan Türkiye, Silahsızlanma ve Silahların kontrolü girişimlerini desteklemekte, silahsızlanmanın hiç bir ülkenin güvenliğini olumsuz yönde etkilemeyecek bir biçimde ve etkin denetim altında gerçekleşmesi gereğini savunmaktadır. Yerleşmiş coğrafi koşulların ve sıcak çatışmaların yoğun olduğu bir bölgede, NATO Savunma zincirinin son halkası olmanın yarattığı önemle Türkiye Cumhuriyeti, barış zamanında itibaren milli savunma olanaklarını güçlü bulundurmak ve silahlı kuvvetlerini olası tehditlere karşı hazır ve güçlü bir yapıda bulundurmak zorundadır. http://www.tsk.tr/1_TSK_HAKKINDA/1_1_Tarihce/tarihce.htm
*Gerçekçi tezler, Sovyetlerin Türkiye Cumhuriyetinden bir toprak talebinin olmadığını üzerinde duruyor. Bu biçimiyle “savunma” reflekslerinin de kapitalizmin uydurduğu “korku politikası”ndan ayrı düşünemeyeceğimizi not etmeliyiz.
2 Deniz – Bir İsyancının İzleri, 16. Baskı, İstanbul 1999, sayfa 257 Feyizoğlu Turhan,
3 Cumhuriyet Gazetesi 31.01.2010 tarihinde, Kenan Evren’in Basın Danışmanı Ali Baransel’in ropörtajı yayınlanmıştır. Baransel, Türkiye’de yapılan ve yapılacak olan bir darbenin ABD’denin direktifi ve planı dışında olabileceğine ihtimal vermiyor. Bu kanaatini, köşkte görev yaptığı dönemde edindiği izlenimlere, katıldığı sohbetlerde görüp-işittiklerine bağlıyor. Değerlendirmeleriyle bu çok yaygın kanaati pekiştiriyor.



