Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme06:41:21 AM GMT

Siyasi Töre: Kızılbaşlık, Komünistlik, Teröristlik Suçlaması

E-posta Yazdır PDF

accusationTüm yakın tarihimiz, iktidarın sağcılaşarak gericiliğe devredilmesi... Demokrat Parti iktidarı, Süleyman Demirel’in o meşhur “Ortanın Solu, Moskova’nın Yolu” sloganı, Komünizmle Mücadele Dernekleri, 71 Muhtırası, Milliyetçi Cephe Hükümetleri ve en sonunda 80 darbesi... Hepsi, yurtseverlere karşı işlenmiş cinayetleri siyasi “ak”lama kampanyalarının bir ürünü olarak tarihte yer edindi. Her faşist ve gerici eylem saldırganlığını, bu topraklarda “komünistlere-allahsızlara-dinsizlere vuruyoruz” diye açıkladı...

80 darbesinin üzerinden tam otuz yıl geçti, Türkiye’de sol hareketin her rengi öylesine ezildi ki, toparlanabildiğini söylemek güç. Kaldı ki solcu gibi görünenlerin çoğunun da kıblesi şaştı. Bu süreçte solcuların bir kısmı Oral Çalışlar gibi ikinci Cumhuriyetçileşti, Ufuk Uras gibi kuyrukçulaştı, Şahin Alpay gibi dönekleşti, kimisi ırkçılaştı, kimisi bölücüleşti, kimisi liberalleşti, kimisi kapitalistleşti.

Ama elbet Deniz Gezmiş gibi “düşüncelerini mezara kadar götürenler” de oldu.

Komünistlik Suçlaması
Türkiye’de Komünizme eklektik olarak kullanılan Allahsızlık-Dinsizlik suçlaması ise bugüne ait bir suçlama değil. Yani siyasi rakibini yıpratmak için bu tür saldırganlıklar Komünizm tarihi kadar yeni değil. Bu suçlama biçimi komünizmle birlikte yalnızca biçim değiştirmiş durumda, yoksa içerik aynı...

Nasıl mı?

Osmanlı’dan Günümüze Dini İftira ile Siyaset Yapmak...
Türkmen boylarının Anadolu’ya gelişleri etnik bir farklılaşma kadar kültürel bir çatışma ortamını da beraberinde getirmiştir. Kızılbaşların taşıdığı kültür ise, hümanist özelliği nedeniyle bu çatışma ortamını son derece yumuşatmış ve hatta bir “aydınlanma” çağını yaşatmıştır. Kızılbaşlık yalnızca hümanist bir kültürü yaygınlaştırmamış, bunun yanında, aslında “eşitlikçi” bir yaşantıya da örnek olmuştur. Kızılbaşların, İslamik toplumların kadını “köleleştiren” anlayışının zıttında bir kadın algısı olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak daha sonra resmi Osmanlı anlayışıyla çatışmaya girecek olan sınıfsal yapıları da son derece belirleyicidir.

Kızılbaşlar, komünal bir yaşantı içindedir, bilgelik değer taşıyan önemli bir ayrıntıdır. Ortak üretim, yardımlaşmacı bir toplumsal yaşantı, yaratıcı bir kültür ve herşeyden önemlisi sömürüye neden olan toplumsal kastlaşmaya karşı bir direnç geliştirilmiştir.

Ve işte bu yapı, Osmanlının hiç de sevmediği bir yapıdır. Devlet erki, her biçimiyle sınıfsal bir yapılanmayı gerekli kılar ve halk ile iktidarı ayırmak amacıyla toprak üzerindeki mülkiyet kademeli olarak paylaştırır. Bu paylaşımda yarı feodal bir yapı ortaya çıkar.

Kızılbaşlar’ın Osmanlı’ya isyanı işte bu noktada başlar. Daha sonra adına “Kuyucu Murat Paşa” denecek olan sadrazama “kuyucu” sıfatı, işte bu isyanların bastırılması sırasında kızılbaşların canlı canlı “kuyulara” atılmasıyla verilmiştir. Kuyucu, devşirme bir sadrazamdır ve kendisi koyu bir Nakşibendidir. Kuyucu’nun bu sıfatı alması ise, isyanların neredeyse son dönemine denk gelir; yani kızılbaşlar özellikle 16. Yüzyılın başlarından 17. yüzyılın başlarına kadar katledilmişlerdir. Sayıları bu katliam sırasında son derece azalmış, yaşayanların bir kısmı sünnileştirilmiş bir kısmı dağlık bölgelere kaçmış bir kısmı da kültürlerini gizlice yaşamak zorunda bırakılmıştır.

Osmanlı kaynaklarında ve bazı fetvalarda “kızılbaşlık” küfürbazlık ve kâfirlikle eş anlama getirilmiştir. Ve işte belki de, o zamanlardan gelen bir siyasi törenin tohumları böylece atılmıştır. Devletin egemen güçleri, sömürüye direnenleri “allahsızlık-dinsizlik” yaftasıyla suçlar olmuştur.

Öyle ki, Osmanlı kızılbaşların katlini “mübah” olarak gören fetvalar yayınlamış ve “kızılbaşları katledenlere, kızılbaşların evleri, malları, kadınları ve kızları helal” sayılmıştır. Osmanlı’nın Kızılbaş-Türkmenlere karşı tahammülsüzlüğü öyle boyutlara ulaşmıştır ki, Yunus Emre gibi bir halk ozanının ezgileri bile yasaklanmıştır: “Yunus Emre’nin ilahileriyle ibadet edenlerin öldürülmeleri” emredilmiştir.

Tekrar etmek gerekirse, bir tarafta Kızılbaş-Türkmenlerin yarattığı yaratıcı kültür; Allah’tan korkunun yerine sevgiyi koyan, Aslan ile Ceylanı aynı sofraya oturtan, insanlar arasında din, sınıf, zengin-yoksul, güzel-çirkin ayırımı yapmayan, “benim kabem insandır” diyen yaşam biçimini savunmuştur.

Öte tarafta ise, Gazalici bir anlayışla yürütülen ve aklı dıştalayan medreseli bir görüş, cehennem, cezalandırma ve korku algısına dayanan bir din anlayışı egemendir. Bu iki dünya görüşünün çatışmaması düşünülemezdi.

İşin ilginç yanı, Osmanlı’dan günümüze kalan tek miras da bu değildir. Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal ve Hezarfen gibi halk önderleri ve çağını çok aşmış aydınların katledilmeleri de yine bir siyasi miras olarak kalmıştır.

Gelelim Günümüze...
Bu “istemezük”çü, “aydın düşmanı” ve halk kültürünün yaratıcı özelliğine karşı “Allahsız-Dinsiz-Kâfir” suçlamaları... Cumhuriyet Türkiyesinde Halkevlerini, Köy Enstitülerine kapatmış, gencecik devrimcileri asmış, aydınları sokak ortasında vurmuş, arabalarına bomba koymuş, darbeler yapmıştır... Bunu da “devletin bekası” için, dinsiz komünistlere karşı gerçekleştirmiştir.

Yıl 2010
Ülkenin aydınları, AKP zulmune direnenler ya hapse tıkılıyorlar ya da bir yıldırma operasyonuna, gözaltına alınmalara ve siyasi tacize maruz kalıyorlar. Siyasi iktidarın yarattığı zulme, yolsuzluklara, baskılara direnmek velhasıl yurtsever olmak, yeni bir suçlama biçimini ortaya çıkardı bugün. Terör örgütü üyeliği (!). Her an yanı başınızdaki, tanıdığınız bildiğiniz bir kişi, sırf yurtsever inançları, ülkesini ve halkını sevmesi nedeniyle, konuşmaları ve yazıları nedeniyle yani, ertesi günü bir “terör örgütünün üyesi olmak” suçlamasıyla gözaltına alınabilir ve hapsedilebilir.

Bir ülkenin türkülerini yapanlar, o ülkenin yasalarını yapanlardan daha güçlüdür... Adı Kanuni olan bir padişahın, yazıp çizdiği, ilan ettirdiği kanunlar bugün yaşamıyor, ama onun katlettiği Pir Sultan Abdal’ın türküleri bugün hala çalınıp söyleniyor.

O zaman ne hapse tıkmalar, ne darağcına göndermeler, ne işkenceler, ne sürgünler... Yurtsever mücadele devam edecek ama sizin iktidarınız elbet bir gün yıkılacak.

Hatay Devrim

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile