Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme06:41:21 AM GMT

Ulus-devlet radikalizmine karşı biçimsel milliyetçilik

E-posta Yazdır PDF
nation-stateUlus devlet, üzerinde tanım birliğine erişilmiş siyasi bir terim gibi görünmüyor. Sağ ve sol yelpazeden taraftar bulan ve yine sağ ve sol yelpazeden karşıtlarının olduğu bir söylem olarak son dönemde oldukça yoğun olarak tartışılıyor.

Yalnızca “tek dil, tek devlet, tek bayrak” gibi özünden yalıtılmış ve biçimselleşmiş söylemler, içeriksiz, kimi zaman ırkçılaşmış ve hezeyanlarla donanmış bir milliyetçilik anlayışını tarif ediyor. Öte tarafta tam da Ulus Devlet için söylenegelen müstakil-bağımsız bir devleti işaret eden bir başka anlatım kendisini dayatıyor. Yalın biçimde dil-bayrak gibi biçimsel ögelere önem veren anlayışlar simgelerden-sembollerden hız alırken, içeriğe önem veren anlayış daha yaşamsal ve gerçekçi bir tarif üzerinde yoğunlaşıyor.

Ulus Devlet’i bağımsız bir devlet-bağımsız bir ulus olarak tarif etmeyi amaçlayan tez, ekonomik bir örgütlenmenin adı olarak onu iletiyor: Tarihte Batı-kapitalizmine karşı mücadeleyle olgunlaşmış bu Ulus Devletlerin en önemli özelliği, anti-emperyalist mücadeledir ve doğal olarak finans-kapitalin sömürü ilişkilerine karşı bir duruş almalarıdır. İşte ayrışma burada başlamaktadır, sömürü ilişkilerine karşı çıkmadan devletiniz “tek dil, tek devlet, tek bayrak” olsa ne olacaktır, olmasa ne olacaktır?

Tam da bu noktada Ulus Devlet’in temel niteliği, tek bir milli kimlikten oluşan bir halkı temsil etmesi değil, ötesinde, emperyalizme karşı direnç göstermesidir. Bir başka deyişle, tek bir milletten-bölünmez bir milletten oluşmasına rağmen, emperyalizme direnç göstermiyorsa ona bir ulus devlet demenin hiçbir anlamı olmayacaktır.

Ulusun oluşmasının tarihsel kökeni, ilk olarak, “biz ve onlar”ın fark edilmesine dayalıdır. Yine önemli olan ‘biz ve onlar’ı ayıran “şey”lerin neler olduğudur. Ten rengi, saç-göz rengi, ibadet şekilleri arasındaki farklar, göçebe ya da yerleşik yaşantı, ata ya da arabaya binenler, tarım ya da hayvancılıkla geçinenler… bu ve benzeri bir çok özellik biz ve onları birbirinden ayırabilir. Biz ve onların birbirinden ayrılmasının yöntemi, ulusçu söylemin niteliğini de belirtir.

Farklılıklar (örneğin beyaz ten-renkli göz ve kültürel özellikler, yaşam biçimleri…) bir ulus için “üstünlük” özelliği olarak gösteriliyorsa orada biçimsel bir milliyetçi söylemin baskın karakteri söz konusudur. Öte tarafta ve önemli bir ayrıntı olarak, ulusun diğer uluslar karşısında sürekli işgali, topraklarının başka uluslar tarafından sömürülmesi, yeraltı kaynaklarına “ötekilerin” sahip olması nedeniyle bir “ayrım” var ise, işte bu bizim savunduğumuz Ulus ve Ulus Devlet idealinin gerçekleşmesine zemin hazırlayan bir ayrımdır.

Bu, ekonomik konum almadaki farklılıkları görebilmek, gerçekçi bir “biz ve onlar” ayrımını ortaya koyar ve mücadelenin yönünün çizilmesi konusunda berrak bir yol haritası sunar. İşte bu “biz ve onlar” ayrımının içinde etnik tarif olamaz, çünkü sömürü mekanizması etnik değil coğrafi olarak işler.

Temel ayrıntı coğrafyanın etnik türdeşliği ve hatta dinsel türdeşliğiyle ilgilidir. Yani sömürülen coğrafyada etnik ve dinsel türdeşlik olması, sömürünün sanki ekonomik değil de bir etnik kimliğe yönelmiş ırkçı bir tutum olduğunu, bir din mensuplarına yönelmiş dini bir düşmanlık içerdiğini düşündürtebilir. Kimi zaman direnç bu iki unsura dayandırılarak da gerçekleştirilmeye çalışılabilir. Ancak hem etnisite ve hem din, emperyalizmin tarafından kendisine doğal müttefik olarak seçilir, böylece direnç, yönünden saptırılmış olabilir.

O zaman Ulus Devlet’i kavram karışıklığından kurtaran, ezen ve ezilen ilişkisi açısından almış olduğu konumun ta kendisidir.

Türkiye’de Ulusal Ekonomi Düşüncesi ve Ulusçuluğun Doğuşu
Daha İttihat ve Terakki (İT) döneminden dile getirilmeye başlanan Ulusal Ekonomi ideali, aslında diğer kıta Avrupası ülkelerine göre geride kalmış Almanya’nın ekonomistlerinin liberalizme karşı çare olarak sunduğu bir teoremden başka bir şey değildi. İttihatçılar “ulusal ekonomi” teoremini kendilerine göre yorumlamışlar ve dört elle sarılmışlardır. Ne diyordu Almanlar,(1) güçlü devlet, merkezi devlet, kapalı gümrükler, ulusal sanayi yatırımları… En baskın biçimini “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” postulatında bulan liberalizme bir tür başkaldırıydı bu söylem. İlk olarak kapitülasyonlardan kurtulmak gerektiğine inanan İT için bu inanılmaz bir reçeteydi.(2) İttihatçıların bu tür bir uygulama için pek fırsatları olmadı, fırsatları olsaydı da uygulayabilirler mi, tartışılır. Ancak, Cumhuriyetin bağımsızlıkçı ideallerine bir alt yapı oluşturduğuna kuşku yok.

Şimdi ekonomik temelin üstüne bina edilen Kemalist Uluslaşma sürecine bir göz atalım…

Kemalist Devletin ulusçuluğu dört kademeli bir yapı içerir:

1. Ümmetten Ulusa: Kendi tarihlerinin başlangıcını İslamiyet’in doğuşu olarak bilen bir halka tarih derinliği kazandırarak, bulunduğu stratejik konumun özelliklerini tanıtan bilgiyi işlemek.
2. Doğu-Batı konumlanması içersinde bir yarı sömürgeye indirgenmiş yaşam hakkını, bağımsızlığı için direnecek bir biçimde örgütlemek.
3. Yine Doğu-Batı konumlanması içerisinde, Batı tarafından sürekli aşağılanan ve coğrafi olarak iyice doğuya itelenmek istenen Türklerin komplekslerini onaran bir yaklaşımı oturtmak. Uluslar arası ilişkilerde eşitler arası ilişkiye dayanan devlet örgütlenmesini gerçekleştirmek.
4. Ulus tanımında, etnik temel yerine uygarlık-kültür tanımına vurgu yaparak birlikteliği güçlendirmek.

Ulus Kavramının Tarihsel Bir Karakter Olarak Ortaya Çıkışı
Türkiye’de ulusun şekillenmesi ile batıda ulusların şekillenmesinin metodolojik açıdan farklılıkları vardır. Batı kapitalizmi, batı uluslarının oluşumunun anahtarıdır. Kapitalizm ile ortaya çıkan burjuva sınıfı, krala-aristokrasiye ve din adamlarına karşı ayaklanmıştır. Burjuvazinin gelişmesi ise işçi sınıfının varlığını ortaya çıkartmıştır. Zaman içinde aristokrasi ve din adamları sınıfı yetkinliklerini ve egemenliklerini kaybetmiş, siyasal ortam burjuvaziye ve işçi sınıfına kalmıştır. Çıkarları birbirinin aleyhine işleyen ve toplumu ikiye bölen bu iki sınıf, batıda ideolojik bir örüntüyle birleştirilmiştir: İki sınıf, tek bir ulusun ayrılmaz bileşenleridir! Bu son tümce, batı ulusçuluğunun ideolojisidir ve kapitalizmin Pazar anlayışının bir gerekliliğidir. Ekonomik Pazar, toplumun çıkarları birbirine zıt da olsa bölünmesini değil, bir arada bulunmasına ihtiyaç duyar. Sınıfsal çatışmanın üstünün örtülmesi ancak bu biçimiyle mümkün olmuştur.

Oysa Anadolu coğrafyasında uluslaşma, tarihsel bir karakter taşır. Mevcut uygarlıklar üzerine göçlerle gelen kültürlerin kaynaşması bizim uluslaşma serüvenimizin birinci aşamasıdır. Diğer aşama, mücadelede birlik olmakla kazanılmıştır. 20. yüzyılın başlarında bu coğrafya tarihin en kanlı direnişlerine tanık olmuştur. Tarihte ve dirençte birliktelik Kemalist Ulusçuluk anlayışının tanımı olarak karşımıza çıkmaktadır. O zaman kapitalistleşerek uluslaşma ile kapitalizmin sömürüsüne karşı mücadele ederek uluslaşmanın birbirinden yapısal farkı, ulus devletlerin de siyasi niteliklerini farklı olgunlaştırmaktadır. Yani önemli olan ulus devlet olmak değil, ulus devleti nasıl oluşturduğunuzdur. İşte o yüzden batı kapitalizminin milliyetçilikleri emperyalist, bizim milliyetçi devrimimiz ise anti-emperyalisttir.

Kemalist Devrimin-Kemalist Ulusçuluğun Anti-Emperyalist Niteliği
Kemalist Devrimin anti-emperyalist olmadığına yönelik bir kanaat son dönemde güçlendirilmeye ve tartışılmaya başlanmıştır. Süreci bazı alıntılarla irdelemekte fayda var. Halide Edip Adıvar, Türkün Ateşle İmtihanı adlı kitabında, bir köylü kadının şu sözlerini aktarıyor: “Nasıl Yunanlılara yalvardım bilsen. Biraz yaşayanların başında bir dam bırakın, dedim. Köylülere bizi Avrope yolladı, dediler.” Adıvar, kendi gözlemini de şöyle aktarıyor: “Tuhafı şu ki Yunanlılar, Sakarya bölgesinde en ilkel köylüye kadar, bu işin arkasında İngilizlerin olduğunu anlatmışlar.”(3) Anlaşılıyor ki, Yunanistan işgalin arkasında İngilizler olduğunu ifade ederek, hem direnci kırmaya çalışıyorlar ve hem de emperyalist işgalin adını böylece koyuyorlardı.

Sovyet Araştırmacı Snurov: “Kemalist Devrim adı ile tanınan devrim, İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı yapılmıştır.”(4) Bu ve buna benzer birçok Sovyet belgesi süreci açık biçimde anti-emperyalist olarak nitelemiştir. Komintern belgelerine de yansıyan budur. Öyle ki Komintern Doğu Bölümü Sekreterliği 1 Temmuz 1925’te Türkiye Komünist Partisi’ne “Türk Hükümetini reformlar konusunda desteklemesini”(5) öğütlemektedir.

9 Eylül 1922’de İzmir, 15 Eylülde Balıkesir Yunan işgalinden kurtarılmış ve 3 Ekim 1922 tarihinde Mudanya’da ateşkes imzalanmıştır. Mudanya ateşkesi İngiltere-Fransa-İtalya ile Ankara Hükümeti arasında imzalanmıştır. Masada Yunanistan değil, Yunanistan’ı kışkırtanlar ve saldırtanlar vardır. Oysa savaş Yunanistan’la yapılmış gibi görünmektedir. Buradan çıkan sonuç şudur: Ateşkesi kiminle yapmışsanız, onunla savaşmışsınız demektir. Bu devletler ise, dünya emperyalizminin en önemli devletleridir. O zaman Kurtuluş Savaşının silahlı boyutu tam anlamıyla emperyalizme karşı verilmiş bir mücadele olarak karşımıza çıkar.

Ve aslında emperyalizme karşı asıl önemli mücadele kültürel ve ekonomik boyutta verilmiştir. Yabancı sermaye adına ne varsa, ülkede kamulaştırılmış, gümrükler konmuş, ulusal sanayi hamleleri gerçekleştirilmiş, eğitim ve kültür alanındaki etkinlikler merkezi devletin denetimine ve organizasyonuna bırakılmıştır. Örneğin devrimden önce ülke genelinde yalnızca ABD’nin 600 adet misyoner okulu, 217 adet dini misyon şubesi ve 27 adet ABD konsolosluğu bulunmaktadır.(6) Bunların yanında yabancılara toprak satışı yasaklanmış,  yabancı uyruklu tüccar ve sanayicilere vergi yükümlükleri getirilmiştir. Anti-emperyalist nitelik taşıyan benzeri birçok madde buraya eklenebilir.

İşte bugün biz Kemalist Devrim, Ulus Devlet ve anti-emperyalist mücadele dediğimizde verilen bu mücadeleleri ve bu kazanımları kastediyoruz.

Ulus Devlet’e Kurulan Tuzaklar

Ulus Devlet’e açılan savaş, demokrasi, azınlıklar, etnik kimlik ve özellikle din üzerinden yürütülüyor. Ulus Devletin zayıfladığı ve çöktüğü, teknolojik gelişmenin ve ekonominin küreselleşmesinin bir sonucu olarak gösteriliyor. Şimdi bu kavramların Ulus Devlet ile kurdukları ilişki üzerinde biraz duralım.

Etnisite neresinden bakılırsa bakılsın, ulus (millet) kavramına oranla daha dar bir kavramı ifade eder. Hatta etnik kimlik kavramı, ulus kavramının bileşenlerinden biri olarak ortaya atılmıştır. Yani etnik kimlik bir ulus değil, ulusa ait bir parçadır.

Etnik kimliğin ulus karşısındaki durumunu, ulus, din karşısında yaşar. Ulus, din kavramına oranla daha dar bir kavramdır. Dinin makro ölçekte daha kapsayıcı daha yapısı burada karşımıza çıkar. Bu kapsayıcı durum din-devlet ilişkisinde imparatorluğa (ulus üstü bir devlet yapılanması olarak imparatorluk), ulus ise günümüz devletine denk düşer. Bir üst basamakta ise sınıf vardır. Şimdi modern çağın imparatorlukları, ulus devleti hem din ve hem de etnisite ile kuşatma altına almaktadır.

Etnisite, ulus ve din kavramlarını birbirine karıştırdığımız düşünülmesin. Elbette ulus ve etnik kimliğin sosyolojik nesnel geçerlilikleri ve dinin de olabildiğince öznel bir yanı bulunmaktadır. Bu üç kavrama vurgu, ulus devletle kurdukları ilişki üzerinden değerlendirilmektedir.

Merkezi devletin-ulus devletin zayıfladığına yönelik geliştirilen sav, aslında bir yanılsamadan ibaret: Modernleşmeyle birlikte ve haberleşme olanaklarının güçlenmesiyle merkezi devletin zayıflamadığını, tam tersine güçlendiğini görüyoruz. Tarih, iletişim olanaklarının güçlenmesiyle birlikte merkezi devletlerin varlığını koşutluyor. Geçmişin en büyük imparatorluklarının, günümüzün en sıradan ulus devletinden daha merkezi olduğunu söylemek hayli güç: Bu durumu sağlayan kuşkusuz, teknolojik gelişmedir.

Bu anlamda özerklik ve federasyon talepleri yapay kalıyor. Hiçbir gücün karşı koyamayacağı kadar merkezileşen ve güçlenen devlet yapısı, insanların özel hayatlarından, attıkları adımdan haberdar olacak kadar genişlemiş ve yetkinleşmiştir bugün. Bu güç, elbette ki kötüye kullanılabilir ve elbette ki faşizan bir sistemin yeni adına dönüşebilir. ABD’nin yeryüzünde kurduğu güç ilişkileri buna örnek gösterilebilir. Ancak burada ulus devlet açısından vurguyu hak eden olgu, onun çökmekte olduğu değil, güçlenmekte olduğudur.

Din ve İlericilik
Lenin’den bir alıntıyla söylersek, “Dini bir kisve altında siyasal protesto, gelişmelerin belli bir derecesinde bütün halklara özgü bir olaydır.”(7) Bu siyasal protestoların bir kısmı, ilerici nitelik taşır, bir kısmı da gerici. Hıristiyanlığın ilk yayıldığı dönemlerde Roma tarafından yasaklanması ve gizli örgütlenme yöntemlerinin geliştirilmesi, Roma’nın halk üzerindeki sömürüsüne karşı haklı bir isyan olarak değerlendirilebilir. Yine Şeyh Bedreddin’in herkesin eşit olduğunu iddia eden felsefesine giydirdiği dini elbise de bu anlamda düşünülebilir. Öte tarafta Katoliklerin yüzyıllar süren kitap yasakçılığından tutun (8), Şeyhülislam Dürrizade’nin bağımsızlık savaşı verenlere karşı ölüm fetvası yayınlamasına kadar bir takım dini girişimler tarihte oynadıkları son derece gerici rollerle anılmaktadırlar.

Demek ki dini protestonun iki uçlu bir yönü olabiliyor. Mevcut egemen güçlerin maskesini indirmeye çalışırken dini referanslara başvuranlarla, ilerici hareketleri boğmaya ve yok etmeye çalışanların kullandığı dini söylemler içerik olarak birbirinden tamamen ayrılabiliyor. Örneğin Şeyh Bedrettin’in “Varidat”da dile getirdiği, “Evrendeki herşey Tanrı’nın yeryüzündeki bir parçasını temsil eder, o yüzden her canlı kutsal ve eşittir” anlamına gelen felsefesi, kendisini “Tanrı’nın yeryüzündeki tartışmasız temsilcisi” sayan Padişah’ın otoritesini tam anlamıyla tehdit eden bir halkçı iktidar öğretisiydi. Belki çağının özelliklerine en uygun halkçı öğreti de ancak bu şekilde dile getirilebilirdi.

İlginç bir biçimde, dinsel de görünse ilerici hareketlerin hemen çoğu, dinde reform talebini de beraberinde getirmiştir; daha Protestanlığın çıkışında İncil’in ulusal dillere çevrilmesi, ulusal dilde ibadet en çok işlenen konuların başında gelmiştir. Dinin ulusal dilde ifadesi Kemalist Devrimin de temel önermelerinden biri olmuştur. Dinin de içine katıldığı bir ulusallaşmanın bu biçimiyle hem bir aydınlanma sürecinin peşine takıldığı ve hem de ulusalcılığın dini, ulusötesi merkezlerden kurtardığını görmek mümkündür. Hilafetin Türkiye’de kaldırılması buna bir örnek olarak gösterilebilir. Yine Protestanlığın ortaya çıkışı, Katolikliğin merkezi olan Papa’ya karşı bir isyanı imlemekte ve ayrıca yerine Türkiye’de de yaşandığı gibi bir başka merkezi de koymaktan kaçınmaktadır. Bu süreç, kendisini ulusüstü bir makamla bağıtlamaktan kurtaran da bir süreçtir. Bu tür dini elbise giymiş kalkışmalar üzerinden yapacağımız özet, dini protestolarda ilerici hareketlerin de aslında ulusalcı (9) bir nitelik taşıyor olduğu gerçeğidir.

Modern çağın dini başkaldırılarının siyasi niteliği, ilericilik-gericilik ölçütüne tabi tutularak ortaya çıkarılabilir. Ancak, Modernizmin öcü ilan edilmesiyle ortaya çıkan felsefi boşluk, insanın yalnızlaşmasına ve yabancılaşmasına karşıt bir tez olarak ileri sürülen figür, tarihte defalarca olduğu gibi yine “din” olarak karşımıza çıkıyor. Egemenler, dini, yine kendileri için bir yönetim aracına dönüştürmek istiyorlar. İşte şimdi, dini söylemin ardına gizlenmiş bir sömürü mekanizmasıyla karşı karşıyayız, işte şimdi din, Ulus Devleti yıkmanın bir payandası olarak görevlendirilmiş durumda.

Devrimi Sakınmak
Cumhuriyet Devriminin savunma mekanizmalarının tarihsel koşullardan bağımsız tutularak eleştirilmesi, yine sıkça karşılaştığımız bir başka polemik konusu bugün. Koruyucu tedbirler alan devrimlerin “yaşadığı”, yarım devrim yapanların sonunun da çabuk geldiği bilinen tarihi gerçeklerdir.

Ulus Devlet üzerinde kopan en büyük fırtına, Kürt halkı üzerinden gerçekleştirilmektedir. Kürt halkının kurucu bir unsur olduğu, anayasanın iki eşit halk üzerine yeniden yazılması ve ana dil sorunu tartışma konularının başında gelmektedir. Bu sıraladığımız maddeler de göstermektedir ki, Kürt Sorunu, esastan değil, çeperden tartışılmaktadır: Kürt halkının aşiret yapısı altındaki sıkıntıları, şeyhlik kurumunun belirleyici ve yönlendirici etkisi ve hepsinden önemlisi Kürt halkının özgürlük mücadelesine önderlik ettiğini söyleyenlerin emperyalizmle kurduğu ilişkisi gözlerden kaçırılmaktadır. O yüzden bu tartışma, halkların kardeşliği, kültürlerin özgürce yaşanması gerçekliğinden çok, emperyalizmin ulus devleti ortadan kaldırma gerçeğine gelip dayanmaktadır.

Mustafa Kemal ve Kürt Politikasında İki Dönem:
Birinci Dönem, Kurtuluş Savaşı’na Kürtlerin entegre edilmesini içerir. Mondros’un ne anlama geldiği ve Sevr tasarıları, Ermenilerle aralarında olan ihtilaf Kürt önderlere anlatılmış, eğer destek vermezlerse İtilaf Devletlerinin desteklediği Ermenilere karşı yalnız ve savunmasız kalacakları hatırlatılmıştır. Bir başka deyişle Sevr barış anlaşmasının Kürler için ne demek istediği çözümlenmiştir.

İkinci Dönem, Cumhuriyetin ve devletin kurumsallaşma sürecidir. Emperyalizme karşı verilen mücadeledir ki devletin ve ulusun “birliğini” gerektirir. Kürt ayaklanmalarının bu “birliğe karşıt” oluşu “özerklik” önermesini geriletmiştir. Kürt toplumu, emperyalizmin, ülkeyi istikrarsızlaştırmak için “bir araca” dönüşebilir.

Yerleşik Kürt aşiretlerinin niteliği özerklik düşüncesinden vazgeçilmesinin diğer nedenidir: Kürtlerin şeyh ve aşiret üzerinde duran feodal yapısı siyasi niteliklerini belirleyici iki önemli unsurdur. Bu nitelik, emperyalizmin kullanımına en açık alandır: Emperyalizm kendi işbirlikçilerini en gerici ve en feodal unsurlardan seçer. O gün çözüm olarak, etnik kimliği ne olursa olsun herkesin eşit olduğu, federatif yöntem ve özerk yönetim anlayışının terk edildiği bir sistem tercih edilmiştir.

Bugüne gelirsek… Kürt hareketinin örgütlenmede önce sosyalizmi sonra milliyetçiliği ve kimi zaman da dini kullanıyor olmasının bir nedeni hareketin dış koşullarla kurduğu ilişkidir. Diğer ve aslında asıl nedeni, “Kürtlerin bir devleti olmalıdır” önermesine sahip çıkan ve bunun için ne yapılması gerekiyorsa yapmayı göze alan bir kadronun varlığıdır.

Sonuç
Türkiye’de Ulus Devlet fikrinin tohumu olan Ekonomiyi ulusallaştırma düşüncesi İttihatçılıkla birlikte hissedilir hale gelmiş ve diyalektik gelişme göstermiştir: Ulusal Ekonomi anlayışı, Osmanlı’nın sömürgeleşmesine tepki, devletin çöküşüne de bir çare olarak ortaya çıkmıştır.
Bağımsız bir devlet ve özgür bir ulus yaratmanın aracı olarak ekonomi, gümrüklerin konmasından, kapitülasyonların kaldırılmasından, sermayenin yerelleştirilmesinden, şirketlerin kamulaştırılmasından geçerek ulusallaşmıştır. Ulus Devlet bu olgunlaşma üzerine bina edilmiş, finans kapitalin kıskacından da çıkarılmıştır.

İşin öbür yanında eşsesli bir kullanım olarak niteleyebileceğimiz, ulusçuluk-milliyetçilik söylemleri, içerik çözümlemesiyle savunulabilir olmalıdır. Bir başka deyişle ulusçu-milliyetçi söylemlerin hemen tamamı biçimsel bir ulus devlet kurgusunu sahipleniyor olarak görünebilir ki bu çok doğaldır, ancak özünde “ne” dediğiyle ilgili bir tartışmanın yürütülmesi kaçınılmazdır. Ulusun-milletin tarihsel varoluşuna karşı mitleri olanca ağırlığıyla vurgulayarak bunu bir üstünlük kültü gibi sunmayı amaçlayan milliyetçiliklerin, Gladyonun bastonu olduğuna tarihte rastladık. Öte tarafta gerçek ulusçu-milliyetçi siyasi tavrın ise, örneğin 74 yılındaki Haşhaş ekimiyle (10) yaşanması gibi, bir ulusun çıkarlarını dış dünyaya karşı koruyan onurlu tavırlarda deşifre edildiğini görmemiz gerekiyor.

Mustafa Kemal’i ulusçuluğu yüzünden eleştirenler de öncelikle şunu bilmelidir: Kemalist Devlet, her şeyden önce bir devrim devletidir. Ve devrimler korunmaya muhtaçtır. Çünkü dönüştürürken, dengeyi kaybetme ihtimaliyle dönüştürülebilir özelliktedir. Bu dönüştürme eylemi devletin, ilerici karakterinin bir zorunluluğudur. İşte o yüzden Kemalist Devlet yaratılan statik değerlere değil, geliştirilebilir, daha eşitlikçi ve daha özgür bir yapıya evrilmeliydi. Ancak, devlet önce bağımsızlığını ve sonra da ideallerini yitirdi.

Bugün ulusalcılık adı altında biraya gelmeye yapılan çağrı, esaslı bir program ortaya konursa anlamlı olacaktır. MHP’den tutun da, Türkçü-Turancı tezlerin savunucularının ve hatta Milli Görüşçülerin ulusalcılığı emperyalizme karşı bir duruş almadığı müddetçe hiçbir anlam ifade etmez. Bu tür geniş cepheli koalisyon tezleri, “AKP karşıtı” olmanın dışında da bir şeyler söylemeye muhtaç görünmektedir.

Ulusalcılar, gerçekten yurtlarını çok seviyorlar, düşüncelerini radikal biçimde savunuyorlarsa, bugüne kadar yaptıklarının dışında bir örgütlenme yapılanmasına girmek durumundalar. Yeni maddi havuzlar oluşturulmalı, ellerindeki kurumlarına sahip çıkmalı, yeni kurumlar yaratmalı ve hepsinden öte yeni kuşaklar yetiştirecek fedakârlıkları yapmak zorundadırlar. Evlerimizden sokağa çıkma vaktimiz gelmiştir artık; zira devrim ne evde oturarak korunur ne de evde oturarak devrim yapılır…

Hatay Devrim

Notlar:

1)
Almanya, diğer Kıta Avrupası ülkelerine göre milli birliğini geç sağlamış, doğal olarak sömürgeleşmede de oldukça geride kalmıştı. Ancak Almanya’nın Ulusal Ekonomi formülü, kendi ekonomisini geliştirebilmesinin bir anahtarı olarak görülüp yorumlanmıştı. Alman milliyetçiliğinin ırkçı-üstün insancı yapılanması, bu geride kalmışlığa terapi amacı taşıdığı kadar, felsefe geliştirmedeki diyalektiklerini de olabildiğince iyi yansıtmaktadır.

2) Türkiye’de Ulusal Ekonomi’nin kuruluş sürecinin kuramsal ve oransal anlatımı için bakınız, Gülten Kazgan, Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, s.39-76

3) Halide Edip Adıvar’ın Türk’ün Ateşle İmtihanı adlı kitabından aktaran Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından ATATÜRK, Remzi Kitabevi, 4. Baskı, s.86

4) Kongar, age, s.85

5) Mehmet Kabasakal, Türkiye’de Siyasi Parti Örgütlenmesi 1908-1960, Tekin Yayınevi, 1. Baskı, s.116

6) Kazgan, age, s.29

7) Taner Timur, Osmanlı Toplumsal Düzeni, İmge Kitabevi, 4. Baskı, s.148

8) “İndex Librorum Prohibitorum” Hareketi. Yasaklı kitapların bir listesi oluşturulmuştur. Katolik Kilisesi, örneğin Kopernik Teorisini 1822 yılına kadar yasaklı tutmuştur. Brown JAC, Beyin Yıkama, Boğaziçi Yayınları, 7. baskı, s.15

9) Önermemize en bilindik eleştiri, örneğin Şeyh Bedreddin’in ve hatta Protestanlığın ortaya çıktığı dönemlerde ulusçuluk akımının söz konusu olmadığı yönünde olacaktır. İddiamız o dönemlerde ulusçuluk akımı olduğuna yönelik değildir. Ancak bu tür dini protestoların halkın kendisine ait olan (örneğin dili gibi) özellikler yoluyla gerçekleştiğini anlatmaktır. Ne Luther ne Şeyh Bedreddin, yoksa bunu ulusçu oldukları iddiasını taşıyarak gerçekleştirmiş değillerdir. Bu örnekler ulusçuluğa zemin hazırlayan ilerici dini hareketlerin siyasi niteliğini ortaya çıkartmak amacıyla verilmiştir.

10) 74 yılında iktidarda büyük ortağı CHP’nin olduğu bir koalisyon vardır. Başbakan Ecevit, Süleyman Demirel’in başbakanlığı sırasında ABD ile anlaşarak yasaklanan Haşhaş ekimini gerçekleştirmiştir. ABD, haşhaş ekiminin yasaklanması karşılığında Türkiye’ye bir miktar para ödemekteydi. Ecevit hükümeti, bu ödenen paranın haşhaş ekiminden elde edilecek geliri karşılamadığını belirterek, ABD’ye rağmen haşhaş ekimini tekrar gerçekleştirmiştir.

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile