Yeni CHP teriminin ilk kullanılışı bir dil sürçmesi miydi yoksa bilinçli mi söylenmişti? Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığı döneminde bu söylemin defalarca kullanılması bunun bir dil sürçmesinden daha fazla şey ifade ettiğini ortaya koyuyor aslında. En azından CHP’nin yenilenmesine yönelik bir ihtiyaç hissedenler, Baykal yönetimindeki CHP’yi eski olarak nitelemeye gerek duymuşlardı. Böylelikle farklılaşmanın ve “yeni” olmanın niteliği aslında Baykal idaresindeki CHP’yle hesaplaşılarak gerçekleştirilecekti. Bugün Hüseyin AYGÜN’ün Zaman Gazetesinde hem de 10 Kasım günü yayınlanan demecinin zihinlerdeki çalkantısı sürerken “Neydi Baykal idaresindeki CHP?” diye sormanın zamanı gelmiştir.
Neydi Baykal’ın CHP’si?
Aslında Baykal’ın kendisi “Yeni CHP” teriminin mucididir. “Dünya’da Yeni Sol, Türkiye’de Yeni CHP” sloganı 95 seçimlerinde kullanılmıştı. Parti o seçimde 10,7’lik bir oy oranı almıştı.
Bu söylemin 98 yılındaki CHP kurultayında da egemen olduğunu görüyoruz. Bir platformdan Ricky Martin şarkısıyla kürsüye inen(!) Deniz Baykal’ı selamlayan salonda “Değişim, Yenileşme, Küresel Gelişme…” pankartları vardı.
Ne olduysa Baykal yönetimine 18 Nisan 1999 seçimlerine giderken oldu. Hükümeti yaptığı yolsuzluklar nedeniyle suçüstü yakalayıp düşürmüştü Baykal’lı CHP. Sonrasında Öcalan yakalanmış ve Ecevit’in yıldızı bir kez daha parla(tıl)mıştı. DSP’nin güçlenmesine paralel olarak CHP’nin oyları da düşmeye başlamış, baraj altında kalınacağı konuşulur olmuştu. O sıralarda Baykal, “oturduğu koltuğun Atatürk’ün koltuğu olduğunu” defalarca dile getirir olmuştu. CHP barajın altında kaldı, Deniz Baykal Genel Başkanlıktan istifa etti. İlginç bir tesadüftür, Altan Öymen 22 Mayıs 1999 tarihinde Genel Başkan seçildi. Kemal Kılıçdaroğlu da 22 Mayıs 2010 tarihinde Baykal’dan sonra Genel Başkan seçilmişti.
Baykal yönetimini incelemeye devam etmeden önce burada biraz durmak gerekiyor. Çünkü Altan Öymen’in Genel Başkanlığı bazı temel eleştiriler üzerine odaklanmıştı. Üyeliklerin yenilenmesi, namı diğer “yeniden yapılanma”, parti içi sorunların tespitine yönelik anket çalışması, ekipçilik anlayışının terk edilmesi ve ideolojik eleştirilerin biçimlendirdiği yönelimler… Bu ideolojik eleştirilerin merkezinde Baykal yönetiminin Altı Ok’tan uzaklaşması geliyordu ki, bu işin can alıcı noktasıydı. Kimi partinin dışında olan önemli Atatürkçü isimler, Baykal ve CHP’sini Kemalizmden kopmakla itham ediyordu. Ama daha da önemlisi bu eleştiriler parti içinden de geliyordu. Örneğin, yeminli Baykal muhalifi olan Fikri Sağlar, bu konuda ciddi eleştirilerde bulunuyor ve Baykal’ın istifasından sonra gerçekleşecek olan kurultaya gidilirken şu sözleri söylüyordu “CHP kendi çizgisine dönmeli. Bugün CHP neoliberalizmin rüzgârları altında. Bu kimlik partiye uymadı. Altıok’un tartışılmasına değil, yeniden sahiplenilmesine gereksinimimiz var. CHP yeniden sol diyebilmeli, sola dönebilmeli.”1
Her ne kadar Fikri Sağlar, CHP’den ayrıldıktan sonraki siyasi hayatında Kemalizmle ve Altıokla uyuşmayan olabildiğince siyasi denemenin içinde olduysa da, bu eleştirilerin 99 öncesi Baykal dönemine yönelik gerçekçi işaretler taşıdığına kuşku yok.
Tüm bunların yanında Baykal 2000 yılı 30 Eylül kurultayında tekrar Genel Başkan seçildiğinde farklı bir politika yürütmeye başlayacaktır.2 İşte 2000 yılından sonra yeniden seçilen Baykal ve diğerlerini ayıran en önemli kırılma, Altay Öymen’in genel başkanlığı döneminde yaşanmıştı. Partinin genel sekreteri CHP düşmanlığıyla ün salmış Tarhan Erdem olmuştu. Liberalizm, sermaye sözcülüğü ve seçim kumpasları suçlamalarının birbirini izleyeceği süreçler yine sahne alacaktı. Ancak bu sefer bu suçlamalar Baykalcılar tarafından gerçekleştirilecekti.
Tekrar Genel Başkan seçilen Deniz Baykal’ın ideolojik anlamdaki ilk çıkışı ve söylemi “Anadolu Solu” olarak cisimleşti. Baykal, Anadolu hümanizmasından bolca örnek veriyor, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana ve Yunus Emre’den bahsediyordu. Kavram birçok yerde tutmuştu. Ancak parti içindeki muhalifler bu kavramı da eleştiriyordu. Eleştiri “solun Anadolusu olmaz, sol evrenseldir” söyleminde kilitleniyordu. Bunu ifade edenler milliyetçiliği “Atatürk milliyetçisi olan ve olmayan” olarak ikiye ayırmakta herhangi bir mahsur görmüyorlardı.
Baykal bu süreçte, partinin bir bütün olarak hareket etmesinde engel gördüğü bir iki ismi ihraç etme noktasına gitti. Bu, yeni tipte bir “parti disiplini” anlayışını ortaya koyuyordu. Süreç içinde ihraç edilen isimlerini partideki etkinliğini kırmak adına 13. Maddenin uygulanmasına gidildi. Madde gereği, tüzüğün kendisine tanıdığı yetkiyle Genel Başkan, partiye üye olanların aday üyelik süresini doldurmadan delege seçimlerinde oy kullanabilmesine olanak sağlıyordu. Uygulamanın bir defalık olacağını sananlar, yanıldılar.
İki tarafı keskin bir kılıçtı yapılanlar: 13. Maddenin uygulanmasına taraf olanlar, parti içinde delege avcılığı yapanların önüne geçtiklerine inanıyorlardı. “Hemşericilik, mezhepçilik” yaparak listelerde etkin olmaya çalışanlara karşı kendisini savunduklarını düşünüyorlardı ve partiye zarar veren parti içi muhalefetin kişileştirilmiş anlayışını partiden söküp atmaya çalışıyorlardı. Öte tarafta “kendisinin ifade özgürlüğünün baltalandığını düşünen örgütün önemli bir kısmı” infial halindeydi. Sonunda olan oldu, SHP yeniden kurulmuştu.
Baykal’ın adı bir kez daha hizipçiye çıkmıştı.3 Oysa Baykalcılar, partiyi 1992 yılında kendilerinin dirilttiklerini, adeta yoktan varettiklerini ve partiye sahip çıkacaklarını söylüyorlardı.4
2001 yılında kurulan AKP’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelmesi Baykal ve CHP’nin ideolojik dinamiklerinin de yavaş yavaş olgunlaşmasına neden olacaktı. Anti-laik karakteriyle AKP, arkasına ABD emperyalizmini almış, Türkiye’deki finans-kapital ile anlaşmalar yapmış ve merkez sağdaki parsaya toplamaya başlamıştı. İşte bu noktalar çatışmanın da Baykal’a parti içindeki muhalefetin de ana hatlarını oluşturacaktı.
Baykal o tarihten sonra, Laikliğin gerçek bir savunucusuna dönüşmüştü. 1 Mart tezkeresine karşı cesur çıkışıyla “Okyanus ötesine rest çekmiş” ve merkez sağdaki parsayı da AKP’ye kaptırmamak için laik-sağcılarla dirsek temasına girmişti. İdeolojik anlamdaki yönelimini tamamlayan şey ise “PKK ve Kürt Sorunu karşısındaki tutumu” olmuştu. Atatürkçü milliyetçilikten vazgeçmiyordu ve Türk Milleti tanımında da ısrarlı davranır olmuştu. Belki de en önemlisi medyada CHP artık, AB’ye karşı bir parti gibi algılanır olmuştu. Parti tam anlamıyla “Ulusal” bir çizgiye oturmuştu. Bu sıralarda bizzat Deniz Baykal’ın kendisi “Başbakan Ergenekon’un savcısı ise ben de avukatıyım” diyordu…
Tüm bunlar, onun-Baykal’ın, birkaç yıl içinde, eskiden gözünden düştüğü Atatürkçü kesimin adeta gözbebeği haline gelmesine neden oldu. Sosyal Demokrat çevrelerce eleştiriler almaya başladı, hatta bir dönemin liberal solcusu olarak adı çıkmış olmasına rağmen, liberallerden en ağır eleştirileri alır olmuştu. CHP’nin Baykal’ı adeta 1930’ların Türkiyesi’ni savunmakla suçlanıyordu şimdi.
Baykal, Sosyal Demokrasinin ünlü-şöhretli isimleriyle arasını iyice açtı; bu şöhretlerin çoğu zaman zaman yeni parti kurma girişimlerinde bulundu, bu girişimlerde partiyi kurabilenler oldu, kuramayanlar da oldu. CHP’nin oyu istenilen düzeylere hiçbir zaman çıkamamış da olsa, CHP Baykal’ın Genel Başkanlığında solun tek kitlesel partisi olma özelliğini korudu.
Baykal sonrası, Baykal’la hesaplaşma mı?
Baykal’ın Genel Başkanı olduğu CHP’ye en önemli eleştiriler, birkaç başlık altında toplanıyordu. Eleştirilerden biri, partinin oldukça yaşlanmış olan MYK’sına yönelikti. Öte tarafta parti örgütünün de genel anlamda gençlerle olan ilişkisi güçlü değildi.5
Bir diğer eleştiri ki, özellikle parti içi muhaliflerden geliyordu, “Parti İçi Demokrasi” işlemiyordu. Parti Meclisi, parti politikalarının tartışıldığı bir mekanizma işlevi görmüyordu. Partide çok seslilik olmadığı, politikaların tabandan tavana tartışılarak saptanmadığı, ilçe-il kongrelerindeki seçimlerin Genel Merkezin gölgesi altında geliştiği en çok ifade edilen konuların başında geliyordu. Ve tabi ki, hem “belediye başkanlığı adaylıkları ve hem de milletvekili adaylıkları” adeta partide söz sahibi olan birkaç ismin dudağı arasında şekilleniyordu. Liyakatsizliği tescilli olan insanlar büyük lütuf görüyorlardı… Parti içinde en çok eleştirilenlerden Mehmet Sevigen bunlardan biriydi… Öte tarafta Parti Sözcüsü olan Mustafa Özyürek’in bırakın partiyi ifade etmeyi, kendini bile ifade edecek mecali görünmüyordu.
Bunların yanında CHP’nin Sosyal Demokrat ideolojiden saptığı eleştirisi yaygınlaşmıştı. Sağdan devşirme şöhretli adayların seçim dönemlerinde sahne alması örgütün bir kısmı tarafından tepkiyle karşılanıyor, parti seçim sonuçlarında aldığı oy oranıyla eleştiriliyor ve kurultay çağrılarına sahne oluyordu.
Öte tarafta, CHP’nin girdiği seçimleri kaybetmesine rağmen Baykal’ın “Genel Başkanlıktan ayrılmamakta ısrar ediyor oluşu” en çok dile getirilen eleştirilerden biri oluyordu.
Lenin’in sözüdür, “gelişme karşıtların çatışmasıdır” der. Sürecin, CHP’de, karşıtların çatışarak gelişmeye evrilmesi bekleniyordu?
Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığı
Kılıçdaroğlu’nun kullandığı dil, en başlarda “devrimci ve sol bir dil” olarak yansıdı ekranlara; Taşeronluğu kaldırmak, aile sigortasını kurumsallaştırmak, yoksulun dertlerini dile getirmek… CHP, Kemal Kılıçdaroğlu ile Doğuda ve Güneydoğuda miting yapmaya başladı, CHP Genel Başkanının gitmediği il kalmadı, partinin kapılarının herkese açık olduğu ilan ediliyordu... Bunlar belki de yalnızca CHP tabanının duymak istediği şeyler değildi, Türkiye genelinde de yankı bulmaya başlamıştı. Ama zamanla bu söylemlere CHP’nin tarihsel kimliğiyle örtüşmeyen başkaları eşlik etmeye başladı. Yok yere, Genel Başkan “Laikliğin tehlikede olmadığını” söyledi, partinin üst kademelerinden Cemaatlere-Tarikatlara yönelik sempatik mesajlar yayınlanmaya başlandı. 2007 yılında AKP’den milletvekili aday adayı olan ve zamanında Mehmet Ağar’ın danışmanlığını yapmış bir din bilimci bu sefer CHP’li kimliğiyle Fettullah Gülen’e “bilge” deyiverdi. Tarikatları-cemaatleri bilim yuvası olarak görenler ile sivil toplum kuruluşu olarak görenler CHP adına konuşmaya başladı. Türkiye’nin en liberal insanları milletvekili seçimlerinde listelerde üst sıralara taşındı. Sağdan olabildiğince isim CHP’lilerin oylarıyla milletvekili seçildi. 12 Haziran seçimlerinde CHP adına seçilenlerin büyük çoğunluğu, zamanında CHP’yi en ağır sözlerle eleştiren, CHP’nin seçimlerde başarılı olmaması için elinden geleni ardına koymayan insanlardan oluştu.
Özellikle seçilmiş il örgütleri görevlerinden alındı, uzaklaştırıldı. Defalarca kez MYK’daki isimler değiştirildi, parti “sözcü”sünü, genel sekreterini ve örgütlenmeden sorumlu başkan yardımcısını bir türlü bulamadı. İstanbul CHP tam bir kaosa dönüştü.
Haburda PKK’lıların avukatlığını yapanlar Genel Başkan yardımcısı oldu, Avrupa Birlikçilik yeniden gündeme geldi, yolsuzluk dosyası sırtında bulunanlar, yolsuzlukla mücadelede yıldızı parlamış bir Genel Başkan’ın en yakınındaki insanlar olmaya başlamıştı. Partinin her tarafı sermayedar-işveren-liberal kaynamaya başladı. Genel Başkanın danışmanları sağdan devşirmelerden ve liberal sosyal-demokratlardan oluşuyordu. Kurultay, yerini sağlamlaştırmak isteyenler tarafınca ötelendi. “Parti içi demokrasi yok” eleştirisi sunanlar, parti içi demokrasiyi askıya almışlardı…
Parti, süreç içinde tüm muhalefet kalemlerini birer birer kırdı: Örneğin KCK’ya muhalefet edemeyecek hale geldi, “KCK davasına karşı çıkalım” diyenler parti adına konuşur olmuştu. Kimileri PKK’ya teröristtir, diyemiyorlardı zira PKK’lılara avukatlık yapanlar Genel Başkan Yardımcısı olmuştu. Eğer parti Baykal dönemiyle tam bir ideolojik hesaplaşmanın içine girecek ve Ergenekonla da hesaplaşacak idiyse, artık bu da olamazdı, çünkü Ergenekon soruşturmasından yıllardır hapiste yatanlar CHP’den milletvekili seçilmişlerdi. Cemaatlere ve tarikatlara muhalefet edilemezdi, çünkü Cemaatleri öven ve Fettullah’a bilge diyenler partinin içinde, partinin yönetimindeydiler. Baykal döneminde 1 Mart Tezkeresine karşı çıkarken, Kılıçdaroğlu döneminde Libya Tezkeresine onay verildi… CHP’nin Van’da yapılan toplantısına ADD temsilcisi alınmadı, Atatürkçüler ne oluyoruz demeye başlamıştı. Son olarak Kılıçdaroğlu’nun Sorosçu TESEV’in kurucusu ve üyesi olduğu gerçeği, CHP’yi ve kendini gerçekten solcu görenlerin başına kaynar suların dökülmesine neden oldu…
Baykal dönemiyle hesaplaşma adeta partinin tarihsel kimliğiyle hesaplaşmaya dönüşmüştü…
Tablo çok mu karamsar?
Öte yandan her şeyin çok da kötü olduğunu söyleyemeyiz; bugün partinin temsil düzeyinde çok önemli isimlerin de olduğu unutulmamalıdır. CHP sözcüsü Prof. Birgül Ayman Güler, bugün tam bağımsızlıkçı-antiemperyalist ve toplumcu çizgisiyle Kemalist Devrimciliği tüm Türkiye’de en iyi temsil eden isimlerden biridir. Öte tarafta grup başkanvekilimiz Muharrem İnce’nın yıldızı da geleceği aydınlatırcasına ince ince parlamaktadır.
CHP’nin önüne “yeni” sözcüğünün takılmasının kısa bir özeti bunlar, çok yazıldı, çok tartışıldı. Hüseyin Aygün’ün çıkışı bu işin yalnızca tuzu biberi oldu. Şimdi, şöyle bir polemikle yazımızı bitirelim diyoruz: AKP’nin içinden birinin çıkıp da “Hz. Muhammed putperesttir” demesi mümkün müdür? Elbette ki değil, adamı linç ederler ancak CHP’den bir milletvekili çıkıp “Atatürk, soykırımcıdır” demeye getirebiliyor…
Kemalistpolitika, CHP üzerine bir eleştiri yazısını kaleme alma taraftarı hiç olmamıştır. Zira bu yazı da bir eleştiri yazısı olarak algılanmamalıdır. Partinin Bağımsızlıkçı-Anti-emperyalist, solcu, Kemalist parti olabilmesi, bu düşüncelere sahip çıkanların parti içindeki örgütlü mücadelesine bağlıdır, kimse kimseye bu işi lütfetmeyecektir... Tüm Kemalistlere çağrımız şudur, Atatürk’ün iki eserinden biri olan Cumhuriyete sahip çıkmak kadar CHP’ye de sahip çıkmak boynumuzun borcudur…
Hatay Devrim
Notlar:
1 Hikmet Bila, CHP 1919-2009, s.361
2 Deniz Baykal’ın geri dönüşüyle ilgili bakınız: Oktay Pirim, Deniz Baykal, Doğan Kitap, 1. Baskı, 2007
3 Baykal’ın adının “hizipçiye” çıkması bugünle ilgili bir tanımlama değildir, 1980 öncesinde parti içi ekiplerin oluşmasıyla ilişkilidir. Hizip tartışması en çok SHP’de İnönü-Baykal arasında üst üste geçen üç kurultaydan sonra gündemdekini yerini almıştı. Ayrıntılı bilgi için bakınız: Fatin Dağıstanlı, Sosyal Demokratlar, Bilgi Yayınevi, 1. Baskı, 1998
4 Partinin ikinci kez kuruluşuyla ilgili yapılan çalışmaların ayrıntılı bir açıklaması için bakınız: Rahmi Kumaş, CHP’nin Soyağacı, Çağdaş Yayınları, 1999
5 Partinin gençleşmesiyle ve parti içi demokrasinin işlerliğiyle ilgili tartışmaların bugüne ait olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Özellikle 1950 ile 1960 yılları arasında partinin gençleşmesine ve demokratikleşmesine yönelik yapılan eleştirilerin çok eskiye dayandığı biliniyor. Konuyla ilgili bakınız; Mehmet Kabasakal, Türkiye’de Siyasi Parti Örgütlenmesi (1908-1960); Tekin Yayınevi, 1991
i Özellikle delege üzerindeki etkinliği kırılmak istenenlerin başında Adalet Eski Bakanı Mehmet Moğultay geliyordu.



