Tarihsel
Bizim AKP’ye bakış açımız, karşıtlık ilişkileri üzerinden duruşumuzu hemen tamamıyla belli eden bir bakıştır. Ancak bu karşıtlığımız, şuana ait bir karşıtlık ilişkisi değil, tarihsel bir karşıtlık ilişkisinin uzantısı durumundadır. Hemen tüm dünyada kabaca “iki ana çizgi”de belirginleşen siyasi anlayışlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin ön tarihinden itibaren Anadolu Coğrafyası için de gözlemlenebilir. Bir ülkede siyasal yapıyı anlamanın yollarından birinin, partilerin tarihsel gelişimini incelemek olduğu unutulmamalıdır.
Bir buçuk asrı aşan bir süredir, coğrafyamız, “batılılaşma” olarak tabir edilen bir değişim yaşamaktadır. Tanzimat, kendi kültürünü oluşturmuş ve Osmanlı, Batı karşısındaki gerileyişine, Batı’ya ekonomik bağımlılığını eklemiştir. Ne Tanzimat’tan önce ne de sonra Osmanlı ilerleyebilmiştir; Tanzimat süreci yaraya merhem olamamıştır. Fakat Tanzimat süreci, Osmanlı aydınını ikiye bölmüştür, Batı ile işbirliği yaparak çareler arayanlara, “bağımsızlıkçı ve yurtsever” inançla çareler arayanlar yanıt vermiştir. Oldukça uzun bir süre sonra “işbirlikçiler” Hürriyet ve İtilaf çizgisinde, yurtseverler ise İttihat ve Terakki çizgisinde saf tutmuşlardır. Bu biçimiyle makalemizin ağırlık noktasını kuramsal ve tarihsel çözümlemeler oluşturmaktadır. Siyaset bir kuram sorunsalıdır ve günü anlamak tarihsel bir gözlemi gerekli kılar. AKP’yi tarihe bakmadan kavramaya çalışmak, basit siyasal tercihler içinde salınan bilinçsiz seçmen profiline indirgeyecektir bugün bizi… ancak süreç… ülkesini gerçekten sevenlerin, Yurtseverlerin-Kemalistlerin farkındalığını güçlendirdikleri bir süreç olmak zorundadır. Sabırla okumanız dileğiyle…
İki Çizgi
Daha öncesine gitmeden söylersek, bu iki ana çizgi, özellikle 20. yüzyılın ilk çeyreğinde belirginleşen İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf çizgisidir: Kendi zamanı açısından bakıldığında henüz olgunlaşmamış bir “ulusalcı” ya da daha belirgin bir ifade ile “yurtsever” çizgiyi benimsemiş İttihat ve Terakki ile daha o zamanlardan yapısını çok açık beyan eden “işbirlikçi” zihniyetiyle Hürriyet ve İtilaf…
Batı’da çoğunlukla partilerin kökenleri sınıfsal yapılarına bağlıdır. Bu durum Türkiye’de doktriner/ideolojik bir ayrışmaya dayanak teşkil eden anti-emperyalist yani “dirençli” ya da işbirlikçi yani “edilgen” bir tercihe denk düşer. Türkiye, 1950’den sonra ise sınıfsal temel ve doktriner uçların yumuşak kaynaşmasının ürünü olan bir yapıya bürünür. Ancak şurası bir gerçektir ki, ana siyasal çizgilere bakıldığında belirli dönemlerdeki bu sınıfsal ayrımların da üstünde partisel bölünmelerin, daha çok ideolojik bölünmeler olduğu karşımıza çıkmaktadır.
Endüstrileşme ve Uluslaşmanın Türkiye’deki siyasal karşıtlığın oluşumuna yansıması elbette farklı olacaktır. Endüstrileşerek değil uluslaşarak zincirlerini kıracak olan Anadolu, dolayısıyla karşıtlıklarını ilk olarak sınıfsal değil ideolojik olarak yaşayacaktır. Bir başka deyişle siyasi çatışmanın temelini sınıfsal karakterden ziyade merkez/adem-i merkez taraf ve karşıtlığı belirleyecektir. Nitekim Hürriyet ve İtilaf taraftarları ile İttihat ve Terakki taraftarları arasındaki fark sınıfsal olmaktan çok çözüm önerilerindeki farklılığa bağlı olmuştur. Zaten uluslaşarak merkezileşmenin ya da merkezileşerek uluslaşmanın yarattığı karşıtlık ilişkileri, Avrupa’da, merkezi otorite ile azınlıklar ve özellikle kilise arasında sorunlar yaratmış ve siyasi karşıtlığın bir boyutunu bu durum oluşturmuştur. Buna koşut olarak uluslaşma-merkezileşme sürecindeki Türkiye’de karşıtlık, ister istemez dinden bağımsızlaşmaya yönelik bir tutumla göze çarpar. Burada göze çarpan diğer bir kamplaşma şudur;
“Ulus - Merkezi Devlet – Laiklik” saflaşmasına karşı,
“Ümmet – Adem-i Merkeziyet - Din Devleti” saflaşması oluşmuştur.
Merkezi Devlet anlayışında benimsenen ulus kavramı, bir “çatı” kavramdır ve etnisitenin entegrasyonunu içerir. Ümmet üst kimliği ve din devleti ise entegrasyonu gerek görmez ve Adem-i Merkeziyeti savunur. Bu siyasal tavır, çağın gerisinden gelme değil, ters yöne doğru uzaklaşmadır. Bu durumda şöyle bir tarif yanlış olmayacaktır: Adem-i Merkeziyet gücün yerele dağılımını ifade eder. Yerele dağılan gücün ortaya çıkardığı boşluk, merkezcilere karşı dış güçlerin desteği ile doldurulacaktır. Bunun doğal sonucu olarak Adem-i Merkeziyetçileri, ulusalcılara karşı işbirlikçiliğe itecektir. Öyle ki bu sonuç, Hürriyet ve İtilaf ile somutlaşan liberal-dinci tutumun işbirlikçi karakterini çok rahat açıklar. Merkezi güce karşıt koşulan dış destek arayışı, ulusalcıların gücüne alternatif güç arayışının sonucudur. Bu durumda egemen gücün kaynağı ulus dışı bir unsura gereksinimi doğurur bu de emperyalizme bağdaşık çolak bir yapı çıkarır karşımıza. Öyleyse Hürriyet ve İtilaf, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, DYP ve AKP’nin işbirlikçi tutumu bir tesadüften çok bir gereklilik olarak karşımıza çıkar.
İşbirlikçi çizginin isminin ve örgüt yapısının her dönüşüm dönemlerinde değişikliğe uğraması, Türkiye’de kendisinden önceki çizginin kötü mirasını sahiplenmeme uğraşından kaynaklanır. Daha somut olarak söylersek, Hürriyet ve İtilafın mirasını reddeden DP, DP’yi tam anlamıyla sahiplenmeyen AP, birkaç değişik merkez sağ partiden sonra AKP hep yeni örgüt ve yeni isimlerle seçmenin karşısına çıkmıştır. Bu, kurumsallaşmalarındaki sıkıntı kadar seçmen nezdinde yıpranan itibarlarını başka kimlikle yenileme ihtiyacından da kaynaklanmaktadır. Bu yıpranmada başat rol oynayan iki gösterge vardır: Biri tepeden tırnağa gömüldükleri “yolsuzluk”ları, öteki de dış politikada Batı karşısında aldıkları, boyun eğen, “edilgen” tavır. Oysa ulusalcı çizgi her defasında köklerine sahip çıkmıştır. Bu durum, CHP’nin 92’de yeniden kurulmasıyla birlikte devletçi/seçkinci/aydın ve ulusalcıların bu çatıya hemen sahip çıkmalarına karşın, karşıt çizgide DP ve AP çatısı altında birleşmeyi kovalayan önemli hareketlenmelerin olmadığıyla ispatlanmaktadır.
Bir başka bakış açısıyla denilebilir ki bu bir yenilenme değil, reddi mirastır. Hatta yenilenme olarak baksak dahi, yenilenme ihtiyacının, işlevlerini yerine getiremeyen yıpranmış bir yapıda ortaya çıkacağı açıktır. Buna “çizgi ve kabuk değiştirme” kavramları da eklenebilir. Oysa ulusalcı çizgi buna gerek bile duymamış, kökleriyle ve çizgisiyle gurur duymaya devam edegelmiştir.
Burada üzerinde durulması gereken “ideolojik karşıtlık” ilişkileridir. Bu ideolojik karşıtlık ilişkisi, Osmanlı döneminin sonundan başlayarak günümüze kadar gelen ana siyasi kamplaşmalara ışık tutar. İdeolojik karşıtlıkların temeli ise Osmanlı’da devleti kurtarma yönündeki farklı arayışların karşıtlığıdır. Bizim için dikkat çekici yön de burasıdır; siyasal yaşamın çehresi sınıfsal olmaktan çok düşünsel boyutta bulur kendini. İttihat ve Terakki’yi Müdafa-i Hukuk’un öncülü gibi düşündürten şey ise ikisi arasındaki öncül-ardıl benzerliğinden çok, ikisine de karşıt olan siyasi görüşün –Hürriyet ve İtilaf- tek tip oluşudur. Daha açık ifade edersek Hürriyet ve İtilaf hem İttihat ve Terakki’ye ve hem de Müdafa-i Hukuk’a karşıttır. Siyasal açıdan bakıldığında ise karşıtları aynı olan siyasal hareketin, birbirinin benzeri olduğunun düşünülmesi yanılgı değildir.
Bizleri yanıltacakmış gibi görünen tek şey, amaç aynılığı ama yöntem farklılığıdır. Yani, İttihat ve Terakki hareketinin amacı “devleti kurtarma” olgusuna dayanır. Müdafa-i Hukuk ise amaçtaki bir kopuşu ifade eder. İlke, devleti kurtarmak değil, devleti oluşturan halkı-milleti kurtarmaktır. Amaçta kopma, yöntemsel bir kopuşu da beraberinde getirir: Bu kopuş kendiliğinden başgösterir gibi görünürken, ideolojik güdümleme, örgütün lideri tarafından dantel gibi işlenir. Lider farklılığı faktörü de İttihat ve Terakki ile Müdafa-i Hukuk arasındaki ilişkiyi, benzerlik ilişkisinden sıçrama ilişkisine döndürür. Sorunun kökenine inen anlayış kopuşu ve sıçramayı getiren anlayıştır. Anlayış, halkın nasıl kurtarılacağına yapılan vurgudur; bağımsızlık değil, tam bağımsızlık.
Kısa vadede İttihat ve Terakki’den Müdafa-i Hukuk’a örgüt isminde ve ilkelerindeki farklılık, ikisinin de karşıtı olan Hürriyet ve İtilaf da görülmemiştir. Aksine Hürriyet ve İtilaf bir devamlılık gösterir. Öyle ki İttihat ve Terakki’nin politikalarının yarattığı hüsran Hürriyet ve İtilaf’ı güçlendirmiştir. Bu güçlü olma durumu, Müdafa-i Hukuk’un tutarlı çizgisi karşısında yenilgiye uğratılacaktır. Tarihsel olarak, Hürriyet ve İtilaf çizgisi Demokrat Parti kurulana kadar ciddi bir kesintiye uğrayacaktır. Ancak 1950’de bütün çirkinliğiyle hortlayacaktır. Toprak Reformu tasarısı CHP’nin koynunda uyuyan bu yılanı tüm çirkinliğiyle kış uykusundan uyandıracaktır.
Amerikan Kuklası bir Parti…
Seçim sisteminin sonucu olarak AKP, 3 Kasım 2002 seçimleri sonucunda TBMM’ye üçte iki çoğunluğu sağlayarak girdi. Bundan sonraki tüm siyasal faaliyetini, Milli Egemenliği yalnızca kendisinin temsil ettiği iddiasıyla gerçekleştirdi. Şimdi Milli Egemenliğe, egemen olan AKP iktidarının tarihine ve yaptıklarına bir bakalım.
AKP Yeni Kurulan Bir Parti… Mi?
2002 seçimlerinden kısa bir süre önce kurulan AKP, kendisini, “Muhafazakar Demokrat” olarak niteledi. Ayrıca AKP, kendisine, hem ‘ak’ sıfatını yakıştırdı hem de “şiir okuduğu için” mağdur edilmiş siyasi yasaklı ve milletvekili seçilemeyen bir “genel başkan” buldu.
İktidardaki AKP
İktidara büyük bir çoğunlukla gelen AKP iki yıla yaklaşan iktidarında acaba bir diyetin borcunu mu ödemeye çalıştı: Amerika’nın altmış beş bin askerini Türkiye’nin Güneydoğusuna yerleştirmeyi düşleyen, Cumhuriyeti –kibar deyimiyle- modası geçmiş gören Ömer Dinçer’in tasarladığı yerelleşme projesini mecliste kabul eden, YÖK’ün 28 Şubattan sonra girdiği Atatürkçü yapıyı İmamcı yapıya dönüştürmeye çalışan, öğretmenleri rütbelendiren, ekonomiyi nedense yalnızca makro dengelerle ifade eden, halk için en ufak bir yatırım yapmayan, Kıbrıs’ta uyguladığı politikayla çamura batmaktan şans eseri kurtulan, genel başkanının önderliğinde demagojinin en ince örneklerini Türk siyasal yaşamına armağan eden, dokunulmazlıklara dokunamayan, bütün stratejik kuruluşları o yıllarca eleştirdikleri Yahudilere, Rumlara, Ermenilere satmaktan çekinmeyen, politikaları eleştirilmeye başlanınca türbanı ve zinayı kendisine dert edinen ve Allah inancıyla kitleleri kandırarak iktidar olan karanlıkların partisi AK Parti…
Demagog AKP
AKP yaptıklarını açıklarken bütün çabasını, kendisinin Milli Egemenliği temsil ettiği iddiası üzerinde odakladı ve bunu kendisine muhalefet edenlere bir koz olarak kullandı. Oysaki kimse AKP’nin ve onun demagog genel başkanının iyi bir siyaset bilimi dersine ve bu arada iyi bir egemenlik kavramı açıklamasına ihtiyacı olduğunu söyleyemedi.
Milli Egemenlik, siyasi partilerin egemenliği demek değildir. Bu, çok partili demokratik sistemlerde, partilerin temsili sistemdeki çoğunluğu demek olur. Milli egemenlik ise adından da anlaşılacağı üzere, bir bütünün, milletin tamamının egemenliğidir.
Demokratik sistemlerde iktidarlar, geçici sürelerle millet tarafından tayin edilmiş temsilci ve aracı durumundadırlar. Milletvekilleri adı üzerinde vekildir, vekilin aslı ise millettir. Vekalet ise geçici bir anlam ifade eder. Milli Egemenlik, geçici değil kalıcı olandır: Hiçbir biçimde devredilemez ve kimseyle paylaşılamaz. AKP’nin iktidarı ise Milli Egemenlik değil, sandıktan çıkan tercihlerin çoğunluğunun geçici iktidarıdır. Bu geçici iktidar, 22 Temmuz’da “süresi dolan bir iktidar” olacaktır
“Muhafazakâr Demokrat” AKP
Elbet bir başka demagoji de demokrasi üzerine yapıldı. İş Recep Tayyip Erdoğan’ın şiir okuma özgürlüğü ile halkın içine kin ve nefret tohumları ekmeye gelince, demokrat oluveren ama iş şişe cam işçileri, lastik-iş sendikasının işçileri ve memurlar daha iyi yaşam koşulları için, yasaların kendilerine tanımış olduğu çerçevede eylem yapmaya gelince, “hak ve özgürlükler” yerine kabadayılık yapan bir demokrasi anlayışı ile karşılaştık.
Kim Bu AKP?
Yöneticilerinin hemen hepsi Erbakan’ın kurduğu Milli Gençlik Vakfı’ndan yetişen, 80 darbesinin yarattığı yeşil-kuşak anlayışındaki kamuoyunu arkasına alan, deri değiştirir gibi gömlek değiştiren, 4 Kasım 2002 sabahı yemeyip içmeyip Amerika’ya işbirliği için “ellerini ovuşturan içerikli” bir mektup yazan, halk için hiçbir ekonomi-politik önermesi olmayan, sermayenin hükmünün gönüllü kölesi olan, güneydoğumuzu meclis kararıyla işgâl ettirmeye kalkan AKP’nin gerçek yüzünü görelim...
Tayyip Erdoğan’ın “danışmanları” ise apayrı bir araştırma konusu. Buraya birkaç tanesini alalım: Cüneyt ZAPSU’yu artık herkes biliyor: Tayyip Bey, kendisini “Türkiye’yi pazarlamakla” yükümlü gördüğünü beyan etmişti. Zapsu Bey ise, Tayyip için ABD resmi makamlarına “bu adamı deliğe süpürmeyin, kullanın” dedi.
Mehmet METİNER, bir başka danışman, bu kişi için yalnızca şunu söyleyelim; PKK’nın sivil-yasal uzantısı olan HADEP’te “genel başkan yardımcılığı” yaptı.
Müsteşar Ömer DİNÇER, halka maloldu ve Cumhuriyet için buyurdu ki; “din” temelinde yeniden tarif edilmelidir, çünkü modası geçmiştir…
Halkın savunmasız zafiyetine yön veren, mistik bir karşıdevrimci başkaldırmadır AKP. Gerçek şu ki, kendilerini olağanüstü güçlerle donatarak iktidar yapan seçim sisteminin demokrat olduğu kadar da demokrat anlaşılan… ve her şey, sahip oldukları çizginin, geçmişin işbirlikçi çizgisinin güncellenmiş biçimi olduğunu açık açık gösteriyor bize…
BOP’un Eşbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı
Tayyip Bey, “minareler süngümüzdür” diye şiir okudu… Bugün BOP, Irak’ta minareleri yıkıyor. Tayyip Bey de bu işe başkanlık ediyor…
Her iktidar kendi muhalefetini yaratır. Her siyasal sistem, kendisine yönelik mücadele yöntemlerini de beraberinde getirir. Sistemin sahip olduğu nitelik, kendisini yaşatabilmek için, sistem muhalifleriyle mücadele eder. Millet olma algısına aleyhtarlık anlayışında eşitliğin diğer yanında olan AKP, karşıtlığın diğer ucundaki yurtsever inanç ile yıkılacaktır. 22 Temmuz’da oylarımızı, AKP’nin değil Türkiye’nin tek alternatifi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne vereceğiz.
Kemalist Politika ve Strateji
Bugün Yurtseverlerin-Kemalistlerin önündeki en büyük sorunu, geleceğe yönelik bir stratejisinin bulunmamasıdır. Bugün Kemalist Politika hareketinin asıl amacı ise, uzun dönemli bir planlama ile 20.yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye tarihinin kaderini belirleyen CHP’yi, yine, 21.yüzyılın ilk çeyreğinde de böylesi bir tarihi görevi üstlenecek biçime büründürmek, bunun için gerekli kadroları yetiştirmektir.
Türkiye’nin düzenini değiştirecek bir anlayışı kurumsal bir ideale dönüştürmek en önemli görevlerimizden biri iken, bu eylemi kimin gerçekleştireceği sorusuna vereceğimiz yanıt, siyasi tavrımızın niteliğini belirleyecektir. Ancak sonuç ne olursa olsun, bu mücadelenin süreci etkili veya etkisiz, başarılı veya başarısız, alınterinin yüzyıllardır süregiden mücadelesine bir katkı anlayışında olacaktır.
Türk siyasetinin babası belli çocuğu AKP’nin ve temsil ettiği siyasi çizginin kürtajı, bugün yurtseverlerin temel görevi haline gelmiştir.
Bitirirken
Teorik kavramsallaştırmalardaki temel problemler amaç ile araç arasındaki anlam bulanıklığında karşımıza çıkmaktadır. Genellikle araçlar, amaç olarak nitelenmiş ve tarihsel çözümlemelerdeki anlam kaymaları bütün soyutlamaları özünden yalıtan bir niteliğe bürünmüştür. Amaç-araç ekseninden bakılacak olursa, bu hareketin ideolojik evriminin gerçekleşmesiyle ileride, yarı kapitalist toplumdaki doğu kavramının uyanış bilmecesine çözümler sunabilir.
Tüm dünya insanlığına ait ne varsa, bir avuç zenginin açgözlülüğü uğruna yüz binlerce insanın kanını döken kapitalist ihtiras, gözünü kana bulamış biçimiyle hala aramızda yaşamaktadır. Günümüzde emperyalist sömürünün, işgalin biçimi değişmiş amaçları ve yöntemleri aynı kalmıştır. Gözler yine boyanmaktadır. Satın alınan işbirlikçiler halklarına değil, sermayedar kapitalist efendilerine köle olmaktadır. Emperyalist devletler tarihte yemiş oldukları tokatların acısını unutmamışlardır. Onlar için hala bir “Şark Meselesi” vardır. Bugün bu sorun “Büyük Ortadoğu Projesi” olarak adlandırılmaktadır. Dün olduğu gibi bugün de, emperyalistlerin işbirlikçileri vardır bu topraklarda ancak bilinmelidir ki; dün olduğu gibi bugün de, topraklarının bağımsızlığı için akıtılacak kanı olan evlatlar yaşamaktadır aramızda.
İşbirlikçi medya ve siyaset adamlarının, halkın mağdur edilmiş yüzünü kara çıkartan “gaflet, dalalet ve hıyanet” dolu tutumlarının hesabı, dün olduğu gibi bugün de elbet sorulacaktır.
Bu ülkenin aydınlık-ilerici yurttaşları olarak Yeni Dünya Düzeni/Küreselleşme çağında Dünya’mızda, söylenegeldiği üzere ideolojiler arasındaki makasın daraldığını değil, sonuna kadar açıldığını görmekteyiz. O yüzden gün, her zamankinden daha fazla “yurtsever” olmanın günüdür.
İdare edenleri, yöneticileri özgür olmayan, özgürce karar alamayan halk, özgür sayılamaz. Böyle bir durumda özgürlük için mücadele, tarihiyle yüzleşen Kemalistlerin geçmişinden aldığı tek borç olarak önünde durmaktadır. CHP, Mustafa Kemal’in iki büyük eserinden biri olarak bu borcun ödeneceği asıl kurumdur. Anadolu’nun tüm tarihi boyunca ilerici hareketinin ruhu, bugün 90 yıl önce olduğu gibi hala “Halk Fırkası”nda yaşamaktadır.
Hatay Devrim
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız



