Gerçek şu ki, Batı dünyası, “almadan vermiyor”; ve “aldığı”, “verdiğinden” her zaman daha “büyük” oluyor!
Orhan Pamuk, edebiyat dünyamıza, uzun cümleler kuran biri olarak girdi. Kimisi onu, “dil bigisinin yetersizliği” üzerinden eleştirdi, kimisi Pamuk’un romanlarından hiçbir şey anlamadığı için, okurken kitabın sonunu getiremediklerini belirtti. Ve kimileri de, çağdaş Türk Romanı’nın en büyük temsilcisi olarak gösterdi onu. Çoğuna göre ise Pamuk, bir pazarlama harikası olarak hiç de hak etmediğe bir üne kavuşmuştu. Tüm bu eleştiriler, doğru ya da yanlış, Pamuk’un, edebi kişiliği üzerinde döndü dolaştı. Buraya kadar ki değerlendirmeler aslında daha çok, edebiyatın derin kuyusundan su çekenlerin işi.
Ancak Pamuk bir başka yönüyle de girdi dünyamıza; önce Atatürk ile ilgili hakaret dolu cümleleri ayıklandı yazılarından, sonra bir çok aydın gibi düşünce özgürlüğünün bayrağını eline almış gördük onu… Bir takım aydınların yayınladığı bildirilerde ismi görünmeye başlamıştı. Süreç içinde Doğan Medya Grubunun önde gelen figürlerinden biri oluverdi.
Tüm bunlar rastlanılabilir şeylerdi… Ama ilginç bir şey daha oldu; Pamuk, “bir milyon Ermeni, otuz bin Kürt öldürüldü” dediği sıralarda, “Nobel”e aday gösterildi… Pamuk, bu arada meşhur 301 gereği, “Türklüğe hakaretten” hakkında dava açılan bir şahsiyet oldu… Kendisi, her nasıl olduysa (ve o görevi kim verdiyse bilinmez), “AB’ye Girecek Türkiye’nin Aydın Rolü”nü oynayan Pamuk, hakkında açılan bu dava yüzünden “bu misyonunu” yerine getirmekte zorlanacağını, ülkesini, hakkında açılmış bu dava yüzünden iyi tanıtamayacağını söyleyerek, (CNN’ye verdiği ropörtajdan takip edilebilir) “köşeye sıkıştığını” söyledi… Ve işin en ilginç yanı, “Nobel”e aday gösterilmesiyle ilgili hiç konuşmak istemediğini, bunu hiç önemsemediğini söyledi, konu her açılışında alelacele kapatıverdi.
Tüm dünyada, Ermenileri I. Paylaşım Savaşı sırasında soykırıma uğrattığımıza yönelik tarihi değil ancak “siyasi” bir tartışma olduğu ve bu tartışmayı yapan her ülkenin parlamentosunun böyle bir şeyi kabul ettiği sıralarda, Pamuk, “inanılmaz tarihi bilgisi ve derin nesnel görgüsüyle” tam “bir milyon” Ermeni’yi öldürdüğümüzü söyledi… Ve bu söylem, Nobel adaylarının belirlenmesinden önceki sürece rastladı, ilginç. Ama bu yazının konusu olan tek “rastlantı” bu olmayacak elbette ki… Burada yazının bir başka aşamasına geçmeden hemen belirtelim, Pamuk, “otuz bin Kürt” öldürdüğümüzü de ifade etti. Türkiye çok yakın bir zamanda, PKK ile mücadele ederken verilen şehitlerin kanını temizlemeden, “Kürt”leri de soykırımdan geçirmekle suçlanacaktır. Pamuk bunun ön haberini verdi.
Dönelim konumuza…
Tüm bunlar olurken, Fransa Parlamentosu iç politikadaki oy kaygılarıyla garip bir “ilk”e daha imza atmak için hazırlanmaya başladı. Günler öncesinden, Fransız Parlamentosunun, “Ermeni soykırımının inkar edilmesini cezalandıracağı” bir yasayı oylayacağı konuşulmaya başlandı. Hem diplomatik düzeyde ve hem de sivil insiyatif ile bu konu protesto etmeye başladık…
Yazımıza konu olan ikinci rastlantı bu noktada oldu; Orhan Pamuk, bir başka “Ermeni Soykırımı” gündeminin imlendiği bir anda, Nobel “Edebiyat” Ödülüne layık görüldü. Aynı güne “tesadüf” eden bu olay, birinci çakışma sürecinin adeta bir devamlılığı görünümündeydi. Ama işin çok çok daha ilginç bir yanı vardı, lütfen dikkat edin: “Ermenileri ve Kürtleri öldürdüğümüzü” söylediği sırada, Nobel’e aday gösterilen Pamuk, “bu adaylığı ile ilgili hiç konuşmak istememiş”ti. Şimdi işin ilginç yanı ise, kendisine bu ödülün, “acaba siyasi nedenlerden dolayı verilmiş” olma durumu sorulduğunda da, “bu tartışmalara girmek istemediğini” belirterek konuyu kapatıverdi. Konuları çaprazlar isek; önce Nobel ile ilgili konuşmak istemedi, ödülü aldıktan sonra da Nobel ile ilgili konuşmak istedi. Önce, “Ermeni’leri öldürdük” dediğini savundu, sonra da size bu yüzden mi Nobel verildi diye sorulduğunda “bu tartışmaya girmek istemediği”ni belirtti.
Aday olmasını “önemsemediği” Nobel ödülünü almasına çok “sevinmiş”ti. Diğer tartışmaların önemi yoktu… NTV’ye verdiği demeçte, Fransız Parlamentosu’nun çok yanlış yaptığını söyledi ama bu konuyu Türkiye’nin önemsememesini belirtti ve (AB’ye girme sürecini kastederek) “pire için yorgan yakılmamalı” deyiverdi.
Tarihi komedya, herkesin gözleri önünde oynadığı bu oyuna, şimdilik bu sözlerle ara verdi. Ve işbirlikçi aydın profilinin önemli simalarından olan Livaneli şu yorumu yaptı: “Yıllar sonra kimse bugünkü tartışmaları yapmayacak ama tarihte Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış bir Türk romancı olduğunu herkes görecek”
Evet Orhan Pamuk bir Türk Romancısı; belki kitapları çok iyi belki de eleştirilebilecek çok yanı var… Bu bizim yazımızın konusu-tartışması değil, bu edebiyatçıların işi… Bizim dikkat çekmeye çalıştığımız konunun özü, tarihimizde sıkça rastladığımız, “işbirlikçi aydın profilinin” hortlayarak ve uykularımızı kaçıracak boyutta “tekrar” ve bu sefer devasa boyutlarda karşımıza çıkmasıdır.
Tarih belge işidir ve ciddi bir siyaset bilgisini de gerektirir. Toplumların düşünce biçimine yön verme girişimleri, “belge” üzerinden olmuyorsa, emperyalizm, bunu başka biçimlerde yapmaya çalışabilir. Emperyalizm, verdiğinden büyüğünü mü aldı acaba; bize bir Nobel Edebiyat Ödülü verdi, acaba aldığı neydi?
Bir Türk Romancısı Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Kim aldı ve niye aldı. Bu sürecin, rol alan kişilerin demeçlerini de katarak işin içine, kısa bir tarihçesi ve tahliliydi anlatmaya çalıştığımız.
Hatay DEVRİM
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız



