Eğitim ve Bilim iş kolunda irili ufaklı birçok sendika faaliyet gösterirken, ayrıca her birinin binlerce üyesi olduğu unutulmamalı. Sendikal örgütlenme oranı henüz istenilen düzeye ulaşmasa da ‘istediklerinde ve kararlı olduklarında’, birçok konuda adeta MEB’e kök söktürüyorlar. Üyeleri var, paraları var, olanakları var ve hepsinden ötesi işi bilen uzman kadroları var.
Fakat… Eğitimin niteliğini konusunda, ‘eleştiriden başka’ tek sözleri yok! Küçük bir araştırmayla, sendikaların bu konudaki çalışmalarının sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini görürüz. Hatta bu konuda yazılan kitap/broşür/sempozyum çalışmasının bütün sendikalar üzerinden toplamı 10 rakamına bile ulaşmıyor. 1990 yılından bu yana aktif sendikacılığın devrede olduğunu dikkate aldığımızda bu sayı komik düzeyde kalıyor.
İktidarından muhalefetine, profesöründen çobanına, işvereninden işçisine her kesimin yıllardır “eğitimin niteliğinden” şikâyetçi olduklarına şahidiz. Eğitim sisteminden en çok rahatsız olanların başında ise öğretim üyeleri, öğretmenler ve onların sendikaları gelmekte. İlginç olanı ise, herkesin şikâyetçi olmasına karşın ‘alternatif’ ortaya koy(a)mamasıdır. Bu durumun birçok kabul edilebilir nedeni elbette vardır ya da değişik gerekçeler üretilebilir de. Ancak özellikle sendikaların bu konudaki mazeretleri kabul edilemez bir vurdumduymazlık örneğidir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine ‘alternatif bütçe’ hazırlayabilecek kadar ileri düzeyde bilgi birikimine sahip olan, üyeleri arasında her konunun her derecede uzmanları bulunan eğitim-bilim sendikalarının, Türk Eğitim Sistemi konusunda ülkemiz gerçeklerine uygun, kendine özgü ve nitelikli ‘alternatif model’ ortaya koyamamaları herhalde en büyük eksikliklerin başında gelir.
Yıllardır, araştırmayan-sorgulamayan-düşünemeyen nesiller yetiştirmeye programlı ‘yarı mandacı’ eğitim sistemimiz, uyurgezer vatandaş üretmeye devam ederken, sadece eleştiriden başka eylemlilik üretemeyen eğitim sendikalarının artık kendilerini sorgulamaları kaçınılmazdır. Bütün enerjisini eğitime ve eğitim çalışanlarına adaması gereken sendikaların, tali konularda ve çoğu kez de kendi aralarında kısırdöngüsel didişmelerle oyalanmaları, asli faaliyet merkezlerinden sapmalarına ve yozlaşmalarına neden olmaktadır.
Ezberci eğitimin en önemli ayağını müfredat programı oluşturmaktadır. Anaokulundan başlayarak yüksek öğretime kadar bu ezberci anlayış hâkimiyetini ilan etmiş durumdadır. Her konuda örnek aldığımız ya da örnek almak zorunda bırakıldığımız batı ülkeleriyle, ‘körümgöz ilişkisi’ne girdiğimiz birkaç konudan bir tanesi de eğitim alanıdır. Her nedense Türkiye’yi çağdaş batı dünyasına kazandırmak için çabalayan AB/ABD’li dostlarımız(!), kıldan-tüyden konuları bile büyütüp deve yaparken, ezberci eğitim sistemimizi hiç sorun saymamaları pek hayra alamet sayılmasa gerek. Balık istifi sınıfları hiç dert etmeyen, eğitimin tek sorununu ‘anadile’ indirgeyen bölücü-emperyal söylemden başka ne beklenebilir ki! Buna karşılık, kendi sorunumuzun çözümünü onlara havale etmek ise en büyük gaflet halidir. Duvarlardaki Atatürk resimlerinden bile rahatsızlık duyanlardan, akılcı-bilimsel-bağımsızlıkçı bir eğitim sistemi için çözüm beklemek zaten en büyük safdillik sayılmalıdır.
Başta sendikalar olmak üzere biz eğitimcilerin samimi ve özgüven ekseninde yapması gereken ilk iş, her ders için nitelikli alternatif müfredatlar yazarak başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, toplumun her kesimiyle paylaşmak olmalıdır.
Bildiğim kadarıyla 2007/08 Eğitim-Öğretim yılı başlangıcında Eğitim-İş Sendikası tüm ilk ve orta öğretim kitaplarını tarayarak bir rapor hazırlamış, kısmen de basında yer almıştı. Bu çalışma örnek alınarak, daha geniş bir araştırma yürütülebilir. Yanlışlar ve eksikler tespit edilerek; güncel, akılcı ve bilimsel, pragmatik, laik ve demokratik, insan hakları, eşitlik ve özgürlükler temelinde her dersin çağdaş alternatif müfredatı‘müfredat yazım komisyonları’ ile oldukça verimli çalışmaların/ürünlerin ortaya konması Türk Eğitim Sistemine yapılacak en büyük katkı olacaktır. Ortaya konacak bu müfredatın, MEB tarafından ders kitabı olarak ilan edilmesi tabii ki beklenemez. Ancak başta Talim Terbiye Kurulu olmak üzere ilgili kesimlerin ve toplumun bakış açılarını değiştirmek, doğruyu göstererek ‘ezberci eğitim sistemini deşifre etmek’ bu yolla mümkün olacaktır. “Aklı süresiz tatile çıkartan” bu mandacı eğitim sisteminin ülkemize fatura ettiği büyük yıkımın pansumanına tez elden başlanmalıdır. oluşturulabilir. Bu çalışmayı kolayca yapabilecek en uygun şartları (bakanlık dışında) ancak ve ancak eğitim-bilim sendikaları sağlayabilir. Kendi üyelerinden oluşturacakları
Köy Enstitülerinin lağvedilmesiyle başlayan emperyalist saldırı, 90’lı yılların başlarında eğitim sistemimizi tamamıyla çökertirken; AB ve ABD eksenli çözüm arayışları peşinde oyalanmak ‘kalıcı felç’ durumunu pekiştirmekten öteye gidememiştir ve gidemeyecektir.
Kaynak yetersizliği bahane gösterilerek ya da emperyalist odaklarca sürekli engellenerek bataklığa sokulan eğitim sistemimiz ‘düşünemeyen-üretemeyen kısır birey yetiştirmeye’ devam ederken, ülkeyi yönetenlerin, sorunun çözümünü ‘gönüllülere’ bırakması tek kelimeyle ‘iflasın işareti’ sayılmalıdır. Okul yapacak, bilgisayar bağışlayacak, fotokopi kâğıdı verecek gönüllüler neredeyse ilan yoluyla, yalvar yakar, mum ışığında aranırken, eğitim sorunu her geçen gün kangrene dönüşmekte.
Palyatif çözüm arayışlarının çare olamayacağı artık bilinmelidir. Geçmişte olduğu gibi ‘geçici moda’ özenmelerle enerji ve zaman kaybetmenin anlamı yoktur. Benzer şekilde, Toplam Kalite Yönetimi (TKY) adı altında dönüştürülmeye çalışılan sistemimiz, sadece yönetimi maksimize ederek sorunu çözebileceğini sanması, yıllarca süren ve Çin işkencesine dönüşen, arkasında hiç okunmaksızın web sitelerine ve kağıtlara kopyalanan misyon-vizyon palavralarıyla yığınla kırtasiyecilik arşivi bıraktıktan sonra yerini daha iddiasız OGYE anlayışına terk etmek durumunda kalmıştır. Milli Eğitim Bakanı tarafından büyük iddiayla sunumu yapılan TKY anlayışı gelinen noktada fiyaskoyla sonuçlanmış, İMF/DB kaynaklı ‘ye kredileriyle’ yeni bir oyalama sürecine girilmiştir.
Saçma ve akıl dışı yaklaşımlara artık dur denmeli, ülke ihtiyaçlarını karşılayacak dört başı mamur yeni bir sisteme (gönüllü değil) zorunlu geçiş sağlanmalıdır.
Bir ülkenin kendi eğitiminden tasarruf yapma lüksü olamaz. Eğitim, çağdaş bir ülke için olmazsa olmaz zorunluluktur. Geleceğe yapılan en büyük, en ucuz ve en verimli yatırımdır. Dolaysıyla eğitim gönüllülerle yürütülecek bir hobi faaliyeti değil, gelecek için yaşamsal bir zorunluluktur. Yaşamsal öneme sahip bir konuda ucuz ve sığ bir bakışın ürünü olan ‘eğitimde tasarruf’ anlayışı kabul edilemez.
En kısa zamanda eğitim sistemimizin her türlü ihtiyacı, doyurucu ve gerçekçi şekilde ele alınarak ivedi çözüm üretilmelidir. Bunun için gerekli olan kaynak, personel ve bilgi derhal temin edilerek devreye sokulmalıdır. Bu amaçla; her kesim üzerine düşeni yapmalı, halkı aydınlatarak siyasi iktidar üzerinde kamuoyu baskısı oluşturmalıdır.
İlk adımı ise ‘yeni müfredat çalışmalarıyla’ sendikalar atmalıdır. Bunca deneyimden sonra çözümü sadece MEB’den beklemenin faydası yoktur. Keza bakanlığın müfredat değiştirme bahanesiyle ‘malum yollara’ başvurduğu, işi eline yüzüne bulaştırdığı ortadayken kıyıda kenarda beklemenin zamanı değildir.
Kubilay Kuday
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız



