Cumhuriyetin “Kurucu Felsefesi”nin siyasal örgütlenmesi Cumhuriyet Halk Partisi, karşı devrim sürecinde bertaraf edilmesi gereken “son kale” olarak hedef tahtasına oturtulmuş durumda. Sıra artık CHP'ye geldi.
İhaleyi üstlenen Nato-Feto ittifakı ‘son kale’yi düşürmenin peşinde. Çünkü Atatürk Cumhuriyetinin en köklü çınarı Cumhuriyet Halk Partisi’dir. CHP yıkılmazsa hedeflere de ulaşılamaz. Mustafa Kemal de zaten bunu işaret etmemiş miydi;
“Benim iki büyük eserim var. Biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri Cumhuriyet Halk Partisidir” Ardında da eklemişti, “… ilelebet payidar kalacaktır.”
CHP’nin Kökü
Sık sık CHP’ye saldırma gereği duyan başbakan Erdoğan, partinin geçmişini gündeme getirerek değişik suçlamalarda bulunmaktadır. Hatta ellerinde dosyaların bulunduğunu iddia etmekte ve konuyu bir çeşit şantaj aracı olarak kullanmaktadır.
Demokratik rejimlerde şeffaflık ana kriterlerden biridir ve işi polemiğe/pazarlığa dökmeden “doğru/gerçek bilgilerin” toplumsal düzeyde paylaşımı istenilen bir durumdur. Özetle, bilgi paylaşıldıkça toplum bilinçlenir, sistem güçlenir. Tarihsel kesitte, o günkü şartlar altında “veri” değerlendirmesi yapıldığında gerçek gün ışığına çıkacaktır. Dolayısıyla korkulacak bir durum yoktur. Devletin namusunu kirletmeden, politik boyutta kim ne biliyorsa açıklamalıdır.
AKP’nin 9 yıllık kısacık geçmişinde, sabıka dosyalarının kabarıklığını örtbas edebilme adına işi neredeyse cumhuriyet tarihini karalamaya götürmesini akıl almaz bir aymazlığın Machiavelli'ci işaretleri olarak algılamak tamamen yanıltıcıdır. Aslında bu salvoların yıkım amaçlı ‘sistematik’ saldırılar olduğunu görmek ve gerekli önlemlere başvurmak artık zaruridir.
Konuya, “CHP’nin neden hedef olduğu” sorusuyla başlanırsa, daha gerçekçi sonuçlara ulaşılabileceği ortadadır. Bu noktada, partinin geçmişine göz atmak ve taşıdığı misyonu iyi analiz etmek gereklidir.
Türk halkının başlatmış olduğu ölüm-kalım mücadelesi Lozan ile taçlanınca, emperyalizm pembe hülyasını bir süreliğine ertelenmek zorunda kalmıştı. Bir millet, tarihte eşi görülmeyen “Ya istiklal, Ya ölüm” kararıyla bir ilki başarmış, sömürgeci zihniyeti kesin yenilgiye uğratarak bağımsızlığını ilan etmişti. Toplumların mücadele arenasında yaşanan bu ilk, mazlum bir milletin zalimlere haddini bildirmesiyle sömürülen tüm milletlere rehber ve örnek olmuştu.
Bu mucizevî başarının kahramanı olan Atatürk, asıl kazanılması gereken en büyük savaşın “cehalete karşı” verileceğini ilan ediyordu. Hedef, akıl ve bilimin ışığında modern bir ülke kurmaktı.
O ülkeyi kuracak politik aklın fabrikası ise CHP olacaktı. Bu fabrika, hem kurucu-devrimci dönüşümün teorik ve pratik uygulamalarına imza atıyor, hem de elde ettiği başarılarla Türk halkının geleceğini güvenceye alıyordu.
Aşağılanan, yok sayılan, hasta ilan edilen bir millet küllerinden yeniden doğarken; başı dik ve onurlu bir ulus olarak kendi kaderini tayine bile yelteniyordu. Kurucu/devrimci CHP’nin lideri Gazi Paşa; anti emperyalist kavgayı “mazlum ülkelerin ortak savaşı” kabul ederken, uygarlaşmayı, emperyalizmin yenilmesi şartına bağlıyordu. İşte bu farklı ve başarılı anti emperyalist fikrin kaynağı ve öncüsü siyasal kadroların bulunduğu amiral gemisi; o zaman ki adıyla önce “Halk Fırkası”, ardından “Cumhuriyet Halk Fırkası” bu günün CHP’sidir. Atatürk’ün kurucusu ve genel başkanı olduğu parti: Cumhuriyetten önce doğan ve rejimin ismini etiketinde taşıyan parti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mimarı olan parti… “Altı ok” olan sembolü, anayasaya yazılı olan parti…
Anadolu halkı yüzyıllardır üzerinde dolaşan karabulutlardan kurtuluşu ve insan olmanın saygınlığına ancak bu altı ok’un temsil ettiği ilkelerle kavuşabilecekti. Bu yeni bir siyasi projeydi. Bu projenin adı ‘Türk Devrimi’ idi ve temel felsefesi; “batının sömürüsüne karşı savaşılarak uygarlaşılabileceği” tezine dayanıyordu.
Ortaçağ karanlığından 20.yy’a sıçramanın sosyolojik ismi olan “devrim”in ortaya koyduğu bu yeni toplumun ilk modeli olan Cumhuriyet Türkiye’si, Atatürk’ün önderliğinde mucizevî dönüşümünü sürdürürken aynı zamanda geri kalmış mazlum milletlere de farklı bir yöntem sunuyordu; “mandasız modernleşme”. Hatta bu devrimci duruş, emperyalizmi ‘tek dişi kalmış canavara’ benzeterek ona meydan okunabileceğini tüm dünyaya ilan ederken, sömürüden-bağımsızlığa yeni bir kapı aralıyordu.
Dünyada bir ilk olan “Mandasız Modernleşme” anlayışı kaynağını Kemalist felsefeden, gücünü de CHP’den alıyordu. Bu yeni anlayışın mücadele azmi ve kararlılığı sömürgeci batı’nın hemen dikkatni çekmişti.
Yoksulluğun, yobazlığın, çaresizliğin, yenilmişliğin, mutsuzluğun, tükenmişliğin panzehiri olan Kemalist Düşünce’nin ‘ölüyü dirilten gücü’, emperyalist çevreleri derinden sarsmış ve korkutmuştu. Doğrusu, böylesi bir başarıyı onlar da beklemiyordu. Çünkü Lozan görüşmelerinde Lord Curzon’un söylediği; “Para için gelip diz çöktüğünüzde şimdi reddettiklerinizi tek tek kabul edeceksiniz” sözü daha unutulmamıştı.
Kurucu, Devrimci ideoloji “para almanın emir almak” olacağını iyi bildiğinden, gelecekte küresel sermayenin önünde diz çöküp yalvarmayacaktı. Dişiyle tırnağıyla kazıyıp, kendi yağı ile kavrulmaya çalışacak, açlık / yoksulluk çekecek fakat asla namerde avuç açmayacaktı.
CHP, AYDINLANMANIN ÖNCÜSÜ
Genç Türkiye’nin uluslar arası arenada sürdürdüğü tam bağımsız ve eşitlikçi ilişkiler, küresel aktörlerin beklemediği bir gelişmeydi ve derhal bertaraf edilmeliydi.
Aklın, bilimin, realitenin ilkeleri doğrultusunda yönetilen Cumhuriyet Türkiyesi'ne daha fazla tahammül edemezlerdi. Bu duruma göz yumarlarsa bir süreliğine askıya aldıkları ‘Serv Projesi’ tehlikeye girecekti. Bütün güçlerini ilk elden devreye soktular. Ülke içindeki işbirlikçileri her zaman olduğu gibi ‘inanç simsarları’ ve ‘köken avcıları’ olmuştu ve itina ile “gericiliği-bölücülüğü” harekete geçirdiler. Şeyh Sait ayaklanması, Menemen olayı, cumhuriyet karşıtı onlarca gerici ayaklanma ve Kürt ayrılıkçılığı bir bir sahneye koyuldu. Türk Devrimine / Aydınlanmasına ve Anadolu’nun bağımsızlığına karşı içten çökertme planı artık devredeydi.
Diyalektik açıdan bakıldığında, “aydınlık-karanlık” çatışması ülkemizde her geçen gün şiddetlenerek devam etti. Ne var ki, 2010’lu yılları yaşadığımız şu günlerde, artık karanlık aydınlığı boğmak üzere. 2. Dünya Savaşı sonrası başlayan “karşı devrim” süreci Cumhuriyetin bütün kurumlarını ele geçirmiş durumda. Devlet yapılanmasındaki TSK’nın ve Yargı’nın da pasifize edilmesiyle Atatürk Cumhuriyeti teslim alınmışa benziyor. Benziyor diyorum, çünkü henüz zaferlerini ilan etmediler, edemediler. Ne var ki, hazmettirmeci anlayış, Türk Aydınlanma sürecini sinsice sobelemek için toplumun derin uykuya transını her gün sabırla pışpışlıyor.
Siyasal islamın genlerinde işbirlikçilik yatmaktadır. Dünyanın neresinde siyasallaşmış bir din anlayışı varsa orada emperyalizmle sarmal olmuş işbirlikçiliğin, toplumun prangasına dönüştüğünü görürsünüz. Çünkü batı kapitalizmi her daim dinleri özelliklede İslamı, sömürgeleştirmenin bir aracı olarak görüp kullanmıştır. Yobazlığın tek kaynağı olan köktendinciliğin (fundamentalizm), emperyalist güç merkezlerince ‘sosyal körleştiriciye’ dönüştürülmesi ile “çağdaş/aydın toplum” projesini hayata geçirmek imkânsızlaşırken, paralel şekilde “toplumsal gericilik” egemen ideoloji konumuna yükselmiştir. Böylece din olgusu, dolaysıyla dinciler emperyalist / kapitalist sistemlerde “stratejik ortak” konumunda kabul görmektedirler.
Gericilik, sadece “din” ile oyalanma olduğundan emperyalist sömürünün sonuçlarını sosyal tabulara dönüştürerek ‘ilerleme’ ve ‘mücadele’ azmini körleştirmek kadar, aynı zamanda ümmetçi / kul argümanıyla millet karşıtı olduklarından “ulusal bağımsızlık” fikrine ve girişimlerine karşı her zaman çatışma-saldırı-savaş konumunda hazır beklemektedir. 19 Mayıs 1919’dan bu yana Kurtuluş Savaşına ve Atatürk ilke ve devrimlerine karşı sürdürülen ‘hasmane tavırları’ bunu kanıtlayan somut delillerdir.
Ülkemizde bu görevi, dolaysıyla günümüzde de siyasal İslamcılar yürütmektedirler.
Demokrasicilik oyunu ve emperyalizmin desteği ile her geçen gün palazlanan siyasal islam, özellikle 1950 sonrası ‘batıcılığın’ işbirlikçi himayesinde toplumsal dokuya yeniden enjekte edilmiştir. 12 Eylülle beraber “Türk-İslam sentezi” modelinde devlet politikasına dönüşen “islamın siyasallaştırılması”, 2010’da AKP aracılığıyla “işbirlikçi islam teokratik rejimine” evrimleşirken, laik siyasal sistemin tasfiyesi tamamlanmak üzeredir.
Bakalım sonunu getirebilecekler mi?
CHP, CUMHURİYETİN ÇINARI
Cumhuriyet döneminin en büyük başarısı -bugünkü durum itibarıyla sonuç arzu edilen gibi olmadıysa da- bilinçli birey yaratmasından kaynaklanmaktadır. 12 Eylül Faşist Darbesinin bütün gücüyle yok etmeye çalışmasına rağmen, ‘duyarlı toplumsal kesimlerin / kurumların’ tehlike karşısında halkı uyaran alarm butonuna basabilme yeteneğini kaybetmemesi “işbirlikçi koalisyonu” korkutan en büyük engel konumundadır.
Özellikle, tüm Türkiye’de örgütlü olan CHP tabanının henüz sindirilememiş olması, pişmiş aşa su katmaktadır. İşbirlikçi-gerici-bölücü koalisyon bunu artık yüksek sesle dile getirmekten çekinmemekte, hatta yol yordam bile göstermekteler. Geçtiğimiz aylarda PKK’nın yayın organına demeç veren Cengiz Çandar’ın açıkça CHP’yi hedef göstermesi bunun en bariz kanıtıdır. “…CHP’nin şamar yemesi ve güç kaybetmesi… Türkiye’nin hayrınadır” diyecek kadar saldırganlaşan Çandar, son hedefin CHP olduğuna işaret etmektedir.
Ulusalcı, tam bağımsızlıkçı, antiemperyalist, demokratik, laik Atatürk Cumhuriyetinin lağvedilebilmesi için tek ve son engel CHP görülmektedir. CHP’ye karşı yerli yabancı ittifakın odak noktası –şimdilik- AKP’dir. Bu ittifakın yerli kökleri Nakşibendîlikten beslenirken, yabancı işbirlikçiliği ise emperyalist paylaşıma dayanmaktadır.
Türk Devriminin dinamiği olan CHP, emperyalizme karşı “ortak cephe” kurabilecek kültüre sahip tek siyasi yapılanmadır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başta Sovyetler Birliği olmak üzere Balkan devletleri ve Ortadoğu ülkeleriyle bu ortaklığı hayata geçirebilen anti emperyalist belleğe sahip geçmişiyle çekinilen bir kurumdur. Bu niteliği ile bölgesine hükmedebilen yeni ve güçlü bir Türkiye yaratması ihtimali, batının tahammül edemeyeceği dönüşümlere yol açacaktır.
Sömürgeci güçlerin Kemalizm’i tasfiye etme uğruna büyük uğraşlarla kurduğu ‘işbirlikçi ve yoz’ kapitalist düzenin hâkimiyetindeki ülkemizde, bu döngüyü kıracak birikim ve gücün sadece CHP’de bulunduğu ve onu harekete geçirebilecek yegâne örgütün CHP olduğu “yıkıcı koalisyon” tarafından çok iyi bilinmektedir.
Emperyalizmin, gericiliğin ve bölücülüğün ortak düşmanı olan CHP’nin, mümkünse yok edilmesi, olmazsa ‘terbiye’ edilmesi Cumhuriyet düşmanlarının ortak amaçları arasında ön plana geçmektedir.
Bu nedenle, elde edilemeyen son kale olan CHP’ye dönük saldırılar bundan sonra giderek artacaktır. Çünkü sıra ona gelmiştir. Bağımsızlık, özgürlük ve demokrasinin tek temsilcisi o kalmıştır. Diğerleri ya teslim alınmış ya da pasifize edilmiştir.
Süreç tıkır tıkır işlerken, sıra tekere çomak sokan Atatürk’ün kurucu, devrimci partisine gelmiştir. Medya aracılığıyla partiye ve genel başkanına karşı sürdürülen saldırılar, Öymen’e linç girişimi, sıklıkla “sol parti eksikliğini” gündeme taşımaları ve bir kaç isme “sol parti” (!) kurdurma girişimleri CHP’ye karşı harekete geçildiğinin göstergeleridir.
Hatta CHP’nin Ergenekon veya benzeri kurgulara dâhil edilmesi ve video-telefon görüşmelerinin “kes-yapıştır” yöntemleriyle (Ahmet Ersin vakası gibi) senaryolaştırılması, tekrar “Menderes Sendromu”nu nüksettirip partinin kapatılması girişimlerine bile sahne olabilir.
Kapitalizmin cenderesinde sıkışmış insanlığın umudunu tetikleyebilecek devrimci, halkçı, anti emperyalist cephe öncüsü, mandasız modernleşmenin temsilcisi CHP taşıdığı misyon ve Kuvayi Milliye ruhuyla sömürgeci kapitalist sistemin korkulu rüyasıdır. Onlarda biliyor ki, CHP var oldukça Atatürk’ün çağdaş ve modern ülkesi asla yıkılamayacaktır.
Kuşatılmış Cumhuriyetin dönüştürülemeyen tek kurumu olan CHP, bakalım bu kasırgaya dayanabilecek mi?
Kubilay Kuday
Filin hortumu 2007 yılından bu yana Utah Eyaletinden ülkemizi karıştırmaya devam ediyor.
Bir hatırlatma: Dereotu bitkisi, hem zayıflatır hem de düşük yaptırır.



