Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme03:46:10 PM GMT

Türkiye Araplaşıyor mu?

E-posta Yazdır PDF

Öncelikle Sosyolojik bir tespitle başlayalım: Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerin halkları ‘İsrail düşmanlığı’ konusunda hemfikirdirler. Daha doğrusu, Arap-Müslüman kamuoyunun bütün dikkati İsrail karşıtlığı üzerinde kasıtlı şekilde yoğunlaştırılmıştır. Zaten bu ülke yöneticileri, kendi halklarının başka sorunlar üzerinde düşünmelerini pek istemezler. Varsa-yoksa İsrail konuşulur, bütün paradigmalar İsrail üzerine kurulur. Çünkü iktidarlarının sigortası, İsrail devleti ve onun uyguladığı saldırgan siyasettir. Dolaysıyla bu olguya dayalı olarak, Ortadoğu halkları “İsrail ile yatar, İsrail’le kalkar”.

12 Eylül sonrası “yeşil kuşak” kapsamında Türkiye’ye dayatılan Türk-İslam ideolojisinin, sürecin ‘inancın kökene üstünlük sağlaması’ sonucunu doğurduğu su götürmez bir gerçektir. Milli Nizam Partisi ile tohumları atılan siyasal islamın, Özal’la çıkış yakalayıp AKP ile iktidara gelmesi bu durumun somut kanıtıdır.

Gelinen noktada Çağdaş Türkiye’nin dönüştüğü ve artık “sosyal İslamik” bir yapı arz ettiği söylenebilir. Giyim tarzından başlayıp, çocuklara takılan isimlere kadar trendleşen Araplaşma süreci, artık insanlar arası ilişkide/iletişimde bile belirleyici kriter düzeyine yükselebilmiştir. Örneğin, devlet dairesine girerken ‘selamünaleyküm’, çıkarken ‘hayırlı işler’ temenni etmekle; ‘günaydın-iyi günler’ demek arasında bile politik bir hesaplaşma yaşanabilir. Sonuçta kazanan ve egemenliğini giderek perçinleyen taraf “dini argüman” kullananlar olmaktadır. Çağdaş/modern ilişkilerin yerini giderek artan şekilde İslamik unsurlar devralmakta, toplumsal geriye gidiş hızlanmaktadır.

Özetlemek gerekirse, daha önce Kuzey Afrika ülkelerinin yaşadığı Araplaşma sürecinin bir benzerini şimdi biz yaşamaktayız. Hatta açıkça Arap kültürlemesine maruz bırakıldığımızı ve giderek Türk halkının Araplaşmaya başladığını söyleyebiliriz.

Öte yandan Araplaşmanın getirdiği kültürel anlayış değişikliği de yavaş yavaş belirginleşmeye ve kendini hissettirmeye başladı bile… Artık Türkler de Arap halkları gibi toplumsal gerçeklerden uzaklaşıp “tek dert İsrail” algısına büründü.

ERDOĞAN-İSRAİL DALAŞININ İÇYÜZÜ…

Türkiye’nin problemleri kördüğüme dönüşürken, iktidar yetersizliğini örtbas edebilmek için “Erdoğan’ın öfke nöbetlerine dönüşen İsrail karşıtlığı” ile yelkenlerini şişirmeye devam ediyor. Bu gerçeği bizden daha iyi gören İsrailli yetkililer; “Tayip Erdoğan’ın halkını memnun etmek için yaygara yapması gerektiğini anlamalıyız. …bu oyunu oynamasına izin vermeliyiz”(Nachman Shai-Jerusalem Post) diyerek, meydanlarda söylenen kuru-sıkı lafları ciddiye almadıklarını itiraf edebiliyorlar. Kısacası, Erdoğan’ın ateşli-tehditkâr söylemi halkı aldatan “yaygara”dan başka işe yaramıyor.

Oysaki “Erdoğan-İsrail dalaşı”nda açıklanması gereken birçok somut durum ve sorular kamuoyunun dikkatinden kaçırılmaktadır. Özetlemek gerekirse;

  1. Davos’ta yaşanan “van münit” krizinden sonra, Suriye sınırındaki mayınlı arazi kime ve neden verilmek istendi?

  2. Kuşadası Limanı ve Galataport ihaleleri neden İsrailli firmalara verildi?

  3. Tüpraş’ın hisseleri Ofer Grubuna niye gizlice satıldı?

  4. Telekom üç yıllık karı karşılığında hangi sermaye grubuna satıldı?

  5. Yahudi Cesaret Madalyası Erdoğan’a niçin verildi?

  6. Casus uçak Heron ve askeri araçların modernizasyonu ihalesi ve ortak askeri tatbikat kararlarının altına kimler imza attı?

  7. İsrail, Gazze’ye fosfor bombalarıyla ölüm yağdırırken TBMM’nin almak istediği kınama kararını hangi parti neden engelledi?

  8. Hangi ülkenin işadamları GAP bölgesinden toprak satın aldı?

Bu soruların yanıtları dikkatlice analiz edildiğinde, AKP-İsrail geriliminden çok, bir tür gölge boksu oynandığı ve halkın perde önünde Hacivat-Karagöz atışmasına kendini kaptırdığı söylenebilir.

LİDERLİK HALİSÜNASYONU…

Diğer taraftan Müslüman Arap ülkelerle-Türkiye arasındaki ilişkileri masaya yatırdığımızda; birkaç gösteride Türk bayrağı ve Erdoğan posteri açılmasından yola çıkarak “Müslümanların yeni lideri Türkiye” savının dillendirilmesi, sanal bir argümandan öteye geçmemektedir. Dahası, en büyük yanılgı bu önermenin tutarsızlığındadır. İran, Endonezya, Malezya, Pakistan gibi ülkelerin de içinde olduğu Müslüman bloğa liderlik etmek bir yana, aralarında asgari müşterekte bile birliktelik sağlayamayız. Her birinin farklı eksenlerde hareket ettiği, ayrı hesaplarının olduğu ortadadır. Türkiye olsa olsa Arap Birliğinin liderliğine soyunabilir, o da mümkün değildir. Çünkü tarihsel açıdan bakıldığında, Türklerden bağımsızlıklarını zorla kazanmış olan Arapların, tekrar Türklerin önderliğini talep etmeleri eşyanın tabiatına aykırıdır.

Öte yandan Başbakan Erdoğan; ABD tarafından Irak’ta öldürülen bir buçuk milyon masum Müslüman söz konusu olduğunda süt dökmüş kediye dönmesi ve İsrail’e karşı gösterdiği öfkeyi ABD’ye gösterememesi liderlik raconuna ters düşmektedir.

BELAYI ARAMAK…

Bunun yanında Arap-İsrail ilişkilerinde göz ardı edilmemesi gereken şeylerden biri de ‘bölgeye has’ bazı gerçeklerin olduğudur. Örneğin, bağımsız Filistin devleti fikrine Arapların pek sıcak bakmaması, Ürdün, Mısır gibi Arap devletlerin İsrail ile sağlıklı ilişkiler yürütmek istemesi, bölge ülkeleri arasında sürekli çıkar çatışmaları vb faktörlerin barışı ve istikrarı alt ederken, gerginliğe/savaşa dayalı politikaların Ortadoğu’daki devletlerin varlık-yokluk sorunsalına dönüşmesidir. Bulanık suda yaşama tutunmak, çoğu kez kardeş cesedi üzerinden mümkün olduğundan, bölge ülkeleri arasında güven bunalımları giderek derinleşmekte, ABD’nin keyfiyet ve egemenliğindeki ‘krize dayalı diplomasi’ toplumların alın yazgısına dönüşebilmektedir. Dolaysıyla bu coğrafyaya bulaşmak “belayı aramakla” eşdeğerdir.

Oysaki başbakan Erdoğan’ın “Kudüs ile İstanbul’un kaderini aynı” tutarak, batı ile köprüleri atıp, ülkenin yönünü Ortadoğu bataklığına çevirmesi ‘bile bile lades’ anlamına gelmektedir. Modern dünyadan kopartılan Cumhuriyet Türkiyesi’nin bu bataklıkta daha hızlı geriye dönüşeceği ve siyasal islamın ilelebet payidar olacağı bilinci, bu tercihin çelik çekirdeğini oluşturmaktadır.

Sallantıya giren iktidar koltuğunu kurtarmak ve mutlak hâkimiyetini pekiştirmek için Erdoğan’ın kasıtlı şekilde “inanca dayalı gerginliği” tırmandırması sırf bu nedenledir. Artık batının desteğini yitirmekte olan AKP’nin giderek tutunacak tek dalı, halkın İslami duygularını sömürmekte yatmaktadır.

İNSANİ Mİ, İSLAMİ Mİ?

Her ne kadar girişimlerinin “İslami değil, insani olduğunda” direnerek kamuoyunu yanıltmaya çalışsa da AKP’nin söylemleri inandırıcı değildir. Çünkü Uluslar arası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından, “insanlığa karşı suç ve soykırım” yapmakla suçlanan ve aranan Sudan Devlet Başkanı Ömer El-Beşir’i resmi törenle karşılamaya ve Çankaya Köşkünde ağırlamaya kalkışmış AKP’nin, insani olmaktan öte İslami duyarlılığının daha belirleyici olduğu tüm dünyaca görülmüştür. Bu ikiyüzlülük uluslar arası diplomasi tarafından not edildiğinden, Tayip Erdoğan’ın ‘insani hassasiyeti’ pek inandırıcı bulunmamakta ve ciddiye alınmamaktadır.

Ayrıca şu detaylarda göz ardı edilmemeli;

  • Tayyip Erdoğan eğer samimi ise, Gazze’ye abluka uygulayan Müslüman Mısır’ın ambargosunu neden gündeme getirmiyor? Yoksa müslümanın müslümana yaptığı zulmü onaylıyor mu? Onaylamıyorsa sorarlar adama ‘Silivri’de yatanlar müslüman değil mi’ diye.

  • Neden bir İslam ülkesi KKTC’nin bağımsızlığını tanımıyor? Yoksa KKTC’nin İslami derecesi bağımsızlık için yetersiz midir?

  • Kendi ülkesindeki PKK terörünü bitirememiş AKP’nin, İsrail’in devlet terörüne karşı mücadele etmesi ne derecede inandırıcı?

  • Sözde Ermeni Soykırımın tanıyan Müslüman-Arap (Lübnan) ülkesi hakkında Tayyip’in düşüncesi nedir?

  • Karabağ’ın işgaline karşı çıkan ve tavır alan kaç Müslüman ülke var?

  • El Fetih’e karşı Filistin Hareketini bölen Hamas kayıtsız şartsız desteklenirken, FKÖ neden muhatap alınmıyor? Yoksa tek sorun FKÖ’nün sol çizgide, Hamas’ın şeriat devleti peşinde koşmasından kaynaklanan yol arkadaşlığı mıdır?

Evet, İsrail bölgedeki eli kanlı devlettir.

Dahası, İsrail devleti asla barışçıl değildir ve emperyalizmin bölgedeki sopasıdır.

Bilinmelidir ki, Ortadoğu’da emperyalist güçlerin vazgeçilmez çıkarları söz konusudur.

Ve bütün bunlara rağmen en büyük bedeli her zaman mazlum Filistin halkı ödemektedir.

Bu saldırganlığa ve vahşete karşı bütün insanlığın vicdanı kanamakta ve insanlık onuru ayaklar altında çiğnenmektedir. Sorumlu olan bütün insanlıktır. Bu gerçeği bu pencereden dillendirmeli ve dünya kamuoyunu vicdanları karşısında çaresizliğe itecek girişimlerde bulunulmalıdır. Barış hemen-şimdi sağlanmalıdır. Bu amaçla izlenecek yöntem yumuşak, inandırıcı ve ikna edici olmalı, uzlaşı ve güven ortamıyla desteklemelidir.

Ne var ki, Erdoğan Türkiyesi’nin izlediği restleşme ve riyakârlık politikası üzerinden Ortadoğu ve Filistin sorununun çözülmesi mümkün değildir. Son gelişen olaylara bağlı olarak uluslar arası arenada Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ortamı giderek geren ve çatıştıran ülke olarak algılanmaktadır. Ayrıca uluslar arası kredibilitemiz giderek zayıflarken, İran’ın nükleer faaliyetlerini destekler konuma sürüklenmemiz de işin cabasıdır.

 

AKP idaresinde; demokrasi kültürümüz her geçen gün erirken, tüm muhalifler Silivri kampına kapatılırken, yargı bağımsızlığı yok edilmek istenirken, aklın ve bilimin yuvası üniversiteler tarikatlarca teslim alınırken, laik eğitim rafa kaldırılırken, özgür medya sessizliğe bürünürken, aydınlar baskı altında ve işbirlikçiler satıştayken, ulusal çıkarlar sumen altı edilirken, açılımlar fiyaskoyla kapanırken… Ülkemiz için tartışmasız tek somut sonuç; Cumhuriyet’in içinin boşaltılması, Atatürkçü düşüncenin tasfiye edilmesi ve işsizlik, açlık, yoksulluk kol gezerken, eş-dost-yandaş-hısım-akrabanın Karun olmasıdır.

Ve ahali bütün bunları görmesin, ilgilenmesin, sorgulamasın diye Arap ülkelerinde olduğu gibi tek derdimiz, gündemimiz Davos’tan beri İsrail oldu. İki yıldır İsrail’le yatıp, İsrail’le kalkıyoruz. Bütün sorunların kaynağı “kahrolası İsrail” oldu. Takkeli, cübbeli, şalvarlı, eli yeşil bayraklı gösteri grupları, tekbir sesleri ve intikam çağrılarıyla meydanlarda her gün kitleselleşirken…

Ve son olarak; Mısır, Suriye, Ürdün, Irak, Libya gibi Arap devletlerinin sürekli burnunu sürten İsrail’in, aynı tarifeyi artık Türkiye’ye karşı hiç çekinmeden uyguladığına göre… Acaba ‘Türkiye Araplaşıyor mu’ sorusu zihinlerimizi kemirmeye başladı bile.


Kubilay Kuday

 

 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile