Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme03:46:10 PM GMT

İlker Başbuğ’u anlamak

E-posta Yazdır PDF

ilker-basbugTürk Silahlı Kuvvetleri, bilindiği gibi, en az iki yıldır yoğunluğu, cüreti ve saldırganlığı tırmanan bir tempoda seyreden bir psikolojik savaşın hedefi durumundadır. Bir kısım basın-yayın organları üzerinden ve bir kısım yargı erki mensuplarının bu organlarla da gayrı-resmî fakat etkin işbirliği ile yürütülmekte olan bu savaşta, her zemin ve düzeyde cemaat yandaşlarının katkısı ile başta CIA ve NSA olmak üzere çeşitli dış istihbarat örgütlerinin yönlendiricilikten öte, teknik, operasyonel ve her tür lojistik desteği olduğu da somut bir biçimde algılanmaktadır.

Birçok saldırı operasyonunun “cephanesi” yurt dışında üslü internet adresleri üzerinden gönderilmekte, içeride bunun eylemde kullanılması “köstebekler” aracılığıyla; propagandası da yandaş / yalaka / ak medya denen gazete ve televizyonlar tarafından yürütülmektedir. Bir bakıma, değişik bir tür “silahlı propaganda” operasyonlarıyla karşı karşıyayız.

Psikolojik Savaş’ı ve basın tarihini konu alacak birçok araştırma için rolü, işlevi tipik “örnek vaka” [“case study”] durumundaki 5. Kol Taraf gazetesinin, yöneticisi ve Türk Ordusuna karşı yazılarının içeriği kadar üslubunun saldırganlığı ile de dikkati çeken kalemşörü Yasemin Çongar’ın Amerikalı eşinin CIA’nin tam da “kamu diplomasisi” alanında etkin bir ajanı olduğu iddiasına dayanaklık eden Amerikan belgelerinin yurtsever haber kaynakları ve yazarlarca sergilenmiş olduğunu da bu resme ekleyelim.

Bu psikolojik savaşta, Türkiye örneğinde çok dikkati çekici bir hususun daha altını çizmemiz gerekmektedir:

Bu “savaş”: ateşli silah kullanmayan (üniformasız, sivil ama paralı ve gönüllü işbirlikçi) “askerler” aracılığıyla  - üniformalı / üniformasız resmî köstebeklerin de desteğiyle-  yürütülmekle birlikte, “kanlı” bir savaştır. Ölümlere, intiharlara yol açmaktadır. Bu kapsamda “Ergenekon” sanıkları arasında meydana gelen “hastalıktan ölüm” vakaları da; haysiyet cellatlarının iftiralarına bireysel tepkisini “intihar ederek” göstermeyi seçen subaylarımızın ölümleri de aslında fiilen birer cinayettir ve onların dökülen kanlarının “psikolojik faili” yukarıda çizdiğimiz resimde rol alan “psikolojik savaş askerleri”dir.

Bu bir savaştır ve her savaşta olduğu gibi ölüm ve yaralılar “bireyleri” bulsa da hedef elbette ki “kurumsal”dır, Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Türk Ordusunu başta Afganistan olmak üzere Lübnan’da, Bosna’da, Somali’de yâni vatandan uzakta hemen her yerde dört bir yana “salmak” ve mümkünse paralı asker gibi kullanmak hevesindeki Washington, iş Türkiye’nin sınırdaşı bir terör inine karşı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin öz-savunma müdahalesi söz konusu olduğunda “dur” diyebilmektedir. Doğaldır. AB, “Kıbrıs’tan çekilin” diye dayatmaktadır. Doğaldır. Ve şimdilerde, Türk askerini binlerce yıllık görevinden almak yani vatanın sınırlarına bekçilik etmekten çekmek peşindedirler. Sınırları asker değil polis korusun, özel birlikler korusun diyesidirler! Sanki Türkiye’nin sınırları ile 65 yıldır kendi aralarında savaşmamış Avrupa ülkelerinin sınırları aynı durumda imiş gibi.

Bu resmin çok önemli bir diğer parçası da Türk Silahlı Kuvvetleri’nde özellikle hedef alınan bazı güçlerin ordunun kurumsal yapısı içinde üstlendikleri özel görevlerin tam da devletin / vatanın kendini savunmasında en duyarlı ve kritik rolleri yerine getirmek olan birimler olması ve son birkaç aydır bunlara yönelik hücum operasyonlarının hem de halen aktif görevde olan generalleri de, ordu komutanlarını da kapsayacak şekilde tırmanmasıdır.

Bir seferberlik ânında, bir işgal durumunda vatanın topyekün savunmasını planlamak ve örgütlemekle yükümlü birimlerin, özel vurucu kuvvetlerin, dış istihbarat ve dış istihbarata karşı koymakla özel görevlendirilmiş olan Denizciler’in, güneydoğu savunmasının belkemiği 3. Ordu’nun ve Jandarma’nın üzerinde özellikle yoğunlaşan tertip ve baskıların “rastlantı” olduğuna yahut 2002, 2003 yıllarında güya yapılmak istenen “mutasavver” darbenin “izini sürmek” için rutin soruşturma olduğuna inanmak anca bu işle bilfiil görevli ve “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” mantığıyla hareket eden “devlet memurları” olmakla mümkündür.

Vatanını seven ve devletler arası siyasal mücadelenin nasıl yürütüldüğünü az çok bilenler, emperyalizm ve yerli işbirlikçilerinin geçmişte ve günümüzde Türkiye’de ve başka yerlerde nasıl hareket ettiğini bilenler Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik operasyonların “iç darbeye karşı önlem alıyoruz / hesap soruyoruz” söyleminin, gerçekte, açıkça “Türk Ordusu’nun altını oyuyoruz, savunma / savaşma gücünü tahrip ediyoruz, en önemli cephanesi moralini bozuyoruz” diyememenin sonucudur. Takıyyedir, örtüdür, yalanla milleti aldatmaktır.

Resmin bir diğer parçası: kamuoyu yoklamalarına göre, Türk ulusunun en çok güvendiği kurum T.S.K.’ne olan bu güvenin zayıflamakta oluşudur. Zaten yürütülen psikolojik savaşın bir önemli hedefi de budur. Ve dahası, bizzat Genelkurmay Başkanı’nın ifadesiyle, Türk Ordusu’nda moral bozukluğu ciddi biçimde kendini göstermektedir. Özellikle bu psikolojik savaşta en çok operasyon yiyen ve “en çok şehit veren” Deniz Kuvvetleri’nde bu durum kendini belirgin biçimde hissettirmektedir.

Ve resmin son önemli parçası: Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bu savaş sırasında sergilediği komutanlık. Şimdi artık bunun üzerinde durmak zamanı gelmiştir, eğer geçmediyse.

Yukarıda çizdiğimiz resmin kuşkusuz önemli ayrıntılarda eksiği vardır (yazıyı uzatmak istemedik) ama fazlası kesinlikle yoktur. Gerçeğin bire bir olmasa da çok yakın bir çizimidir. Şimdi bu resmi tamamlamak ve resmin bütününden birtakım sonuçlar çıkartmak, bir değerlendirme yapmak gerekecektir. Ve bu, hepimizin, askeriyle / siviliyle hangi siyasal partiden, hangi dinden, mezhepten, hangi meslekten olursa olsun, nereli olursa olsun, hangi takımı tutuyorsa tutsun, kadın / erkek, genç / yaşlı hepimizin yâni Türkiye’yi seven, vatanın bütünlüğü, milletin birliği, devletin tekliği için gönül vermiş tüm bireylerimizin yurttaşlık borcudur, yükümlülüğüdür, görevidir. Herkese gücü, yeteneği oranında farklı ama özünde eşdeğer bir iş, bir görev düşmektedir. Çünkü bugünler ve önümüzdeki birkaç yıl tam da tarihin yazıldığı olağanüstü günler dir ve öyle olacaktır.

En başta, ordu, böyle günler içindir. Türkiye klasik bir dış düşman saldırısına uğrasaydı bir bakıma durum daha “kolay” olurdu T.S.K. için. Oysa günümüzde, PKK terör eylemleri de dahil maruz kaldığı “savaş” hem bir düzenli ordu savaşı değildir, hem de klasik (orduların çarpıştığı) bir savaş değildir. Bir “psikolojik savaş”tır – mühimmatı esas olarak yalan, iftira, tertip ve bol propaganda olan. Üstelik hukukun da ayaklar altına alınmak pahasına alet edildiği; demokrasi, özgürlük, milli irade gibi değerlerin içi boşaltılmak pahasına sancak gibi dalgalandırıldığı.

T.S.K.’nin en üst komutanı (ve tüm ordu / muvazzaf subaylar adına ve yerine konuşmaya o’nun özel talimatıyla tek yetkili kişi) Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, işte böyle ve bir bakıma o’nun için de pek alışılmadık, yeni sayılır, askerlik yaşamları boyunca aldıkları eğitim ve yetişme tarzlarına pek uymayan bir savaş karşısında ordularına komuta etmek durumundadır. Görevi, klasik [konvansiyonel] bir savaşta vatanı korumak iken bugün görevi T.S.K.’ni korumaktır. (Elbette vatanı korumak için savaş verirken de ordu kendi kendisini de korumaya dikkat edecektir. Keza bugün T.S.K.’ni korumak da elbette son tahlilde vatanı korumanın ayrılmaz bir parçasıdır; lakin bugün öncelikler klasik bir savaşa kıyasla yer değiştirmiştir. Ama klasik bir savaşta olduğu gibi hedef en başta yine T.S.K.’dir; sadece yöntemler değişiktir. Psikolojik Savaş söz konusudur.)

“Mutasavver darbe”nin söz konusu edildiği dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e, yaygın değerlendirmelerin tersine, bizce haksızlık edilmektedir. Özkök de vatanına bağlı bir komutan olmakta diğerlerinden farklı değildir; haksız suçlamalarla fiilen saflarına itildiği AKP’ye yakın biri de değildir. Görev yaptığı dönemin koşullarında, orduyu (ve ülkeyi) bir 12 Mart darbesi’nden ve bir 9 Mart bölünmesinden / tasfiyesi’nden korumak basiretini ve becerisini göstermiştir. (Ergenekon tutuklamaları o’na oynatılamayan rolün siviller üzerinden sahnelenmesidir.) “Mutasavver darbe” de, T.S.K.’nin bölünmesi de 1971’dekinden çok daha ağır sonuçlar doğururdu. (Bunu bir başka zaman ayrıca işleriz.)

Özkök’ten sonra aynı görevi üstlenen Yaşar Büyükanıt’ın dönemi T.S.K.’ne karşı psikolojik savaş’ta, bugünden bakınca, tam bir “geçiş dönemi” gibi gözükmektedir. Komplolar başlamış ama hem son iki yıldaki yoğunluğunda olmamıştır, hem de hedefleri görece sınırlı ve düşük (daha ziyade emekli generaller ve siviller) olarak kalmıştır. Hilmi Özkök, T.S.K.’ni, içinden kaynaklanan sıkıntılara karşı, tam da kan tükürüp kızılcık şerbeti içtim diyenlerin tavır ve davranışıyla korumak durumunda iken; Yaşar Büyükanıt, 1980’ler sonrasında ilk kez, dıştan ve hayli organize saldırılara karşı koymak göreviyle yüz yüze olmuştur. Hakkındaki nihaî yargıyı uzaktan bakmanın ve bugün için sır durumundaki bazı bilgi ve bulgulara erişmenin  avantajıyla tarafsız tarihçiler ileride çok daha doğru vereceklerdir. Bugün için biz şu kadarını söyleyebiliriz ki Büyükanıt, “olağan” bir Genelkurmay Başkanı olarak “durumu idare” etmiştir.

Makamı o’ndan devralan ve gerek Hilmi Özkök, gerekse Yaşar Büyükanıt dönemlerinde bulunduğu konumlar itibariyle T.S.K. içinde olup bitenleri çok yakından bilen ve psikolojik savaş zemininde dış saldırıların ilk hücumlarına tanık olan İlker Başbuğ ise, bu yıl Ağustos’ta sona erecek iki yıllık kendi görev süresinde her iki öncelinden de çok daha çetin bir ortamda komutanlık etmek durumundadır. Bu durumun resmini ana hatlarıyla yukarıda çizdik.

Bu resme bakınca, Başbuğ, öncelikle dışarıdan (sadece ülke dışından değil; ülke içindeki hainlerin, işbirlikçilerin eşgüdümlü saldırıları anlamında da dışarıdan, T.S.K'nin dışından) daha önceleri benzeri görülmemiş derecelerde ağır saldırı, tertip ve hücumlara karşı T.S.K.’ni savunmak, korumak görevini sırtlamıştır. Kendi inisiyatifiyle bunun yetki ve sorumluluğunu da (silah arkadaşları ile danışma içinde olsa da) tek başına üstlenmiştir. T.S.K.’ne karşı “organize bir psikolojik savaş” açılmış olduğunu, yürütülmekte olduğunu kamuoyu ile en gür sesle paylaşan ilk Genelkurmay Başkanı’dır.

Bugüne kadar kendisini hep T.S.K.’ni savunan konumda gördük. “Mutasavver” veya değil her türlü darbe girişiminin içtenlikle ve fiilen karşısında olması (T.S.K. düşmanları da bunu bilmektedir) demokrasiden ve hukuk devletinden yana sözlerine kamuoyunda inandırıcılık da katmıştır. Ne var ki, Başbuğ’un Trabzon’da savaş üniformaları kuşanmış olarak ve savaş gemisinden yaptığı konuşma da dahil (ki bizzat kendisi bu dekora dikkati çekmiştir) yeterli olmamıştır, caydırıcı olmamıştır. Tersine, ertesi gün T.S.K.’ne karşı yeni tezgâhlar açılmış, yeni tertipler sahnelenmiş ve bu durum, bugüne dek ardında intihar görünümlü namus cinayetleri dahil kanlı bir iz bırakarak, bütün alçaklığıyla sürmüştür ve elan sürmektedir.

“Emaysa Protokolü”nün kaldırılması vatanın savunmasına karşı tek başına çok ciddi bir darbe olmayabilir. Hatta vatandaşla askeri karşı karşıya getirme riskini de ortadan kaldırmak anlamında hayırlı bile olmuştur. Lakin, Yeni Şafak’ta yazan ve günümüz Ali Kemal’lerinin en önde gidenlerinden birisi olmakta fazlasıyla hevesli biri olarak göze batan Ali Bayramoğlu’nun 10 Şubat 2010 tarihli yazısı bir ibret belgesidir. Emaysa Protokolü’nün kaldırılmış olmasını yeterli bulmayan bu zat, Ali Kemal’i bile aşan bir üslupla sanki 1920’de İstanbul’u işgal etmiş bir İngiliz generalinin ağzıyla T.S.K.’nin “iç güvenlik” konulu - ki bu “iç güvenlik” (“dış düşman” saldırısını da, PKK’nın içeride kır ve kent terör eylemlerini de kapsamaktadır) tüm örgütlenmesiyle ilgili plan ve direktiflerin, yasa ve yönetmeliklerin ordu ordu, komutanlık komutanlık tek tek dökümünü yapmakta ve bu yapılanmanın kaldırılmasını talep etmektedir. Sanki İşgal Kuvvetleri Komutanı’dır ve o üslupla yazısının sonunda kaygılı bir dille astlarına talimat vermektedir: “Mevcut yapılanma devam edebilir mi? (..) Denetlemek gerek… Takip gerek.”

Daha böyle başka örnekler de var ama bir tek bu bile yeterince somut bir kanıttır ki Başbuğ’un bugüne değin kükremeleri de, Siyasal Erk ile ikili temasları (“paslaşma” diye nitelendi muhatapları tarafından) T.S.K.’ni korumaya yetmemiştir.

Bir tek şeye yetmiştir: “Kürt açılımı”nın ne anlama geldiğini fark eden Türk Ulusu (AKP’nin vatansever tabanı, bazı örgüt yöneticileri ve bazı milletvekilleri dahil) direnmiş, tepki koymaya başlayınca, “açılım saçılım” ortamında zafer sarhoşluğuna kapılıp daha fazlası için baskı yapan ve “işi bozan” (“hazmettirmeyi güçleştiren”) PKK’yı “asker darbe yapar” diye korkutup ses ve eylemlerini kesmeye, ortamı yatıştırmaya yaramıştır! (“Kendi kalenize gol” desek mi?)

Yeter yahu!” diye haykırmak aslında ve fiilen “aman dilemek”ten farksızdır. T.S.K.’nin bir Genelkurmay Başkanı elbette bire kadar kırılmadıkça “düşman”dan aman dilenmeyeceğini ve bugünkü koşullarda aman dilemenin düşmanın taleplerini büsbütün arttırmasından başka bir sonuç vermeyeceğini iyi bilir. Başbuğ’un da bildiğini varsaymak durumundayız.

Yukarıya çok kısaca aktardığımız yazı, T.S.K.’nin bugün ne anlamda ve nasıl bir saldırı karşısında olduğuna çok tipik bir örnektir. Bugün “psikolojik savaş”ın kurallarına göre savaşmak gerekmektedir. Şu noktayı herkes / hepimiz iyi kavramalıyız: halen (henüz) kitleselleşmemiş bir savaş söz konusudur ve bu savaşta siviller kadar askerlerin de yeri ve rolü belirleyicidir.

İlker Başbuğ, sabırlı davranmaktadır; kurumuna güven içinde gönül rahatlığıyla suçlamaların Hukuk zemininde açıklığa kavuşacağına ve adaletin yerini bulacağına güvenmektedir. “Savaş”ta bu fazla iyimser bir tavırdır. “Düşman”, hukuku kendine alet ediyor ve o arada her türlü hukuksuzluğu da işlemekten zerrece çekinmiyor! Son Deniz Albayımızın intihar görünümlü şehadetinin ardında yatan alçakça tertip bunun en çarpıcı örneğidir.

Bugün “Genelkurmay Başkanı” olmak yeterli değildir. Bugün orduya komuta eden kişi “lider” olmak durumundadır. Daha teğmenlikten, hattâ askerî öğrencilikten başlayarak subaylarımıza verilen eğitimin en önemli bir dersi de “liderlik eğitimi” değil midir? Küçük büyük tüm komutanlardan beklenen / istenen bu değil midir?

“Komutan” barış günlerinde birliğini idare eder. “Savaş” günlerinde (madem bir psikolojik savaş söz konusudur o halde bugün) Genelkurmay Başkanı olmak yetmez; bugün, onun yanında “lider” niteliği de zorunlu şarttır.

Ve lider “Yeter yahu!” demez. Sadece savunmada kalarak neyi, ne kadar savunabilirsiniz? Hele karşı tarafın bir alay açığı varken…

“Darbe yapmak” hiç gerekli değil. Psikolojik Savaş’la da darbe indirebilirsiniz. “Akıl vermek” değil ama hepimizin bugün her zamankinden daha çok “ortak akla” gereksinimi var ve o çerçevede Bizim Anadolu gazetesinde yazmak olanağına sahip bir Türk vatandaşı olarak bir önerimi okurlarımızın önünde sizinle doğrudan paylaşmaktan kendimi alamıyorum:

Sayın Başbuğ,

Artık şikayet etmekten, T.S.K.’nin alçakça tertiplerin hedefi olduğunu tekrar etmekten vaz geçin. Bununla yetindiğiniz sürece en başta silah arkadaşlarınızın morali bozuluyor, mücadele iradesi zayıflıyor ve kamuoyu yanlış kanaatlere varıyor. Kimi, iftiralara inanacak gibi oluyor; kimi de, sizin o sert çıkışlarınızla, özünde, saflarınızın “gazını aldığınız” izlenimini ediniyor.

“Vur, kır, parçala” diyecek değilim. Lakin henüz sizin dilinizi bağlamaya güçleri yetmez. Henüz birtakım yayın organları aracılığıyla Ulus’a seslenmek olanağına sahipsiniz.

Şikayet etmek veya “yeter vurmayın” diye aman diler gibi elbette ki maksadınızı aşan ama hem karşı tarafta, hem de vatansever asker ve sivil saflarda yanlış yorumlanmaya elverişli bir ifade yerine, çıkın, doğrudan ulusa seslenin. T.S.K.’ne karşı yürütülen bu psikolojik savaşın iç yüzünü, gerçekleri açıkça açıklayın. İlle de yabancı devlet veya siyasî yönetici adını vermek zorunda değilsiniz. Ne de olsa psikolojik savaşın bir adı da “kamu diplomasisi”! Diplomatça da davranabilirsiniz biraz. Nasıl olsa bizim ulusumuz âriftir, (bakmayın geçmişte hangi partiye oy verdiklerine); siz, vatanın nasıl bir tehlike karşısında olduğunu kısmen örtülü ve ölçülü bir dille de olsa yeterince açık bir şekilde anlatırsanız, vatansever vatandaşlarımız gerekeni anlar.

Bugün Genelkurmay Başkanı olmanın çok zor ve bir o kadar da tarihsel bir görev olduğunu ve sizin şahsınız için de aynı zamanda tarih önünde bir şans veyahut bir risk içerdiğini bildiğinizden kuşkum yok. Sonuçta bireysel yeteneğiniz ölçüsünde tarihe ya sıradan bir “genelkurmay başkanı” olarak geçeceksiniz ve ama sizin için “idare etti” de diyemeyecekler çünkü dönem Büyükanıt’ın dönemi değil; ya da taşıdığınız soyadını hak edeceksiniz.

Seçim sizin.

 

NAZIM GÜVENÇ

 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile