Siyasal bilimde acaba ‘Demokrasi’ kadar tılsımlı yani en despotiklerin bile sözde sahip çıktıkları lakin uygulamada şöyle hakikisine çok ender ve çok kısa rastlandığı bir başka kavram var mıdır?
Düşünün günümüzün en totaliter rejimlerinden birine sahip, bütün ülkenin adeta kocaman bir kışla disiplini ve düzeniyle yönetildiği; devlet başkanlığının fiilen babadan oğla geçtiği bir ülkenin resmî adı ciddî ciddî ‘Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’dir! Hatırlarsınız, Federal Almanya ile birleşmeden önce Doğu Almanya’nın adı da ‘Almanya Demokratik Cumhuriyeti’ idi! Ve yine biliyoruz ki ABD, Irak’ı oraya sevabına ‘demokrasi’ götürmek için işgal etti! Bize gelecek olursak, ‘ezber bozan’ bir Atilla Yayla’ya göre 1923’ten önce Osmanlı’nın en son döneminde ‘demokratik bir rejim’ vardı, azınlıklar özgürdü, çok partili bir düzenden tek partiye geçtiğimiz için aslında Cumhuriyet’i kurmakla, Atatürk devrimleriyle ileri gitmedik, geri gittik!! Ve Türkiye devletinin birlik ve bütünlüğünü sağlayan birtakım vidalar, somunlar, sigortalar … hep ‘demokrasi’ olsun diye gevşetilmek istenir!
Bu örnekleri daha çeşitlendirmek yerine konuyu esasından ve yeri geldikçe güncel gelişmeler ile de bağ kurarak, olabildiğince özlü bir biçimde, irdelememizde, Demokrasi üzerinde birlikte düşünmemizde yarar olduğu kanısındayım.
Demokrasi değişkendir
Sanırım çoğu zaman nedense gözden kaçan bir hususun altını çizerek konuya girmek doğru olacak: Cumhuriyet’in tersine Demokrasi, deyim yerindeyse ‘plastik’ ve dinamik bir kavramdır / bir gerçekliktir. Şöyle ki bir devlet biçimi olarak Cumhuriyet -tıpkı karşıtı Krallık / Padişahlık gibi- basittir, düzdür, uzamaz, kısalmaz, esnemez. Devletin başında cumhur’un doğrudan veya temsilcileri aracılığıyla dolaylı olarak seçtiği bir kimse bulunur. İki bin yıl önce de bu böyleydi, şimdi de böyle. Antik Roma’da da böyleydi, İslam’ın dört halife devrinde de böyle.. Cromwell İngiltere’sinde böyle, Humeyni İran’ında da…Uzatmayalım.
Demokrasi ise, elbette onu niteleyen bazı ayırt edici özelliklere kuramsal olarak sahiptir ‘kavram’ düzeyinde lakin bu kavramın içeriği de, uygulamada kapsamı / sınırları da coğrafyadan coğrafyaya, devirden devire çok değişkendir. Daralır, genişler, değişim geçirir vs.
Neden? Çünkü statik bir şey olan devlet biçimine değil, dinamik bir şey olan devlet düzenine / siyasal rejime ilişkindir. Bu da ‘siyasal güç dengeleri’ ile ilişkilidir. Bir başka deyişle, siyasette egemen konumda olan güçler ve onların dayandığı toplumsal tabanların demokrasiyi ne ölçüde istediklerine bağlıdır. Şimdi birçok başka şeyi ister istemez atlayarak devam edeceğim.
İşin kötüsü: Demokrasi ‘yangında ilk feda edilecek şey’ gözüyle görülür! Çünkü demokrasinin varlığı ülkenin Cumhuriyet veya Krallık olmasına değil, bir yandan, iç ve dış sınıflar mücadelesinde siyasal güç dengesine, diğer yandan toplumsal talebe ve sosyo-kültürel birikime bağlıdır. Yani tek başına demokrasi iradesi olması yetmez; aynı zamanda bu iradeye maddî destek verecek, dayanaklık yapacak sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bir elverişli ortam da olması gerekir.
SSCB yıkıldıktan sonra bugün Rusya’da demokrasinin varlığından ne ölçüde söz edilebilir? Veya Afganistan’da bir mucize olsa, iktidara tepeden ülkeyi gerçekten ideal bir demokratik düzene kavuşturmak isteyen bir yönetim geçse ülkenin ve halkın bugünkü ekonomik ve kültürel düzeyiyle bunun gerçek olması hemen mümkün olabilir mi? Cumhuriyet, 21 pare top atışıyla ilan edilebilir ve bir ülke bugünden yarına yönetim biçimini değiştirebilir. Lakin demokrasi kuşaklar boyu süren bir siyasal mücadele sonucudur ve içeriği, kapsamı bu mücadeledeki güçler dengesine göre daralır veya genişler.
Demokrasinin ön-koşulları
Yalnız demokrasinin gerçek olabilmesi için bazı olmazsa olmaz önkoşullar vardır. Bağımsızlık / ulusal egemenlik bunların başında gelir. Türkiye’de 1946’dan beri bir türlü gerçek anlamda bir demokrasinin olamayışının birincil nedeni ülkenin bağımsızlığının o tarihten beri adım adım emperyalizmin denetimi altına düşmesidir. Sadece ekonomi değil, daha önemlisi iç siyaset de (ve onunla birlikte dış siyaset de) dışa bağımlı hale gelmiştir. Bırakın diğer dönemleri, 1980’lerde ANAP’ın, hele 2000’lerde AKP’nin tek başına Meclis çoğunluğuna sahip olarak kafalarına göre şekillendirmeye çalıştıkları sözde demokrasi aslında Washington ve Brüksel’in dayattıkları ama asla hem kendi ülkelerindeki demokrasiye benzemeyen, hem de Türkiye’yi zayıf düşürmeye, bölmeye, parçalamaya yönelik bir yıkıcı düzenlemeler demetidir.
AKP bunun taşeronluğunu yapmak üzere kurdurulmuştur ve bunun için desteklenmektedir. Aslında AKP, dayandığı toplumsal taban (tarikatlar, cemaatler) itibariyle en baştan beri 1923 Cumhuriyeti’nde iktidar olmuş güçlerin dışında, onlara aykırı bir partidir. Bu toplumsal taban ilk kez 2003’te 1923 Cumhuriyeti’ne sadık siyasal ve toplumsal güçlerin tümünün siyaseten iflas etmiş oldukları bir ortamda tek başına ve doğrudan hükümet olmayı başarmıştır. Şimdi devleti tamamen ele geçirip tam anlamıyla muktedir bir iktidar olmak peşindedir. Ergenekon davası bunun için buldozer işlevi görmektedir. Aynen PKK terörünün Kürtçülüğün önünü açmakta, ‘siyasal çözüm’ dedikleri ama gerçekte Türkiye’de ilk aşamada ‘iki eşit milliyet’ olduğu tezini; Güney doğuda ilk aşamada fiilen özerk bir federe devlet oluşumu dayatmanın yolunu döşemekte buldozer işlevi görmesi gibi.
Bunun içindir ki ‘sivil ve demokratik anayasa’ yapmak adına Türkiye Cumhuriyeti devletinin altını oymayı yasallaştıracak değişiklikleri yapmak, hem de bunu devletin resmi dilinden başkentine, merkezî cumhuriyet yapısından tek uluslu kimliğine varıncaya dek taşıyıcı kolonlarını kesmek (değiştirmek, ‘demokratikleştirmek’ ! diyorlar buna) istemektedirler.
Demokrasi yalanı
Her dünya paylaşım savaşının ardından galipler ‘yeni bir dünya düzeni’ kurma mücadelesi verirler. 1919 – 1939 arası bu mücadelenin girdiği çıkmazı anca savaş yoluyla açmak mümkün oldu ama bu iki savaş arası dönem demokrasinin bir yana itildiği dönemdi. İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından yeni dünya düzenini kurma çekişmesinde paylaşım aşamasında yine dünya ikiye bölündü ve bir Soğuk Savaş yaşandı (1992’ye dek). Türkiye o devirde dünyanın Demokrasi kampında konumlandı lakin ulusal bağımsızlığını çok büyük ölçüde yitirmiş olduğu için sözde demokrasisi gerçekte Batı’nın o dönemde eriştiği ve ilk kez ‘ideal demokrasi’ tablosuna özellikle İskandinav ülkelerinde tanık olunduğu üzere hayli yaklaşılan şeklinden bir hayli uzak ve benzemez kaldı.
Önce 12 Mart’a, daha sonra 12 Eylül’e giden süreçlerde Türkiye’nin görece en demokratik devri olan 1961 - 1971 döneminin nasıl CIA komploları ile torpillendiği bilinen bir gerçektir. Bugün 1983 – 2003 arası dönemde de ipler hiç olmadığı derecede ABD’nin (ve AB’nin) eline geçmişti. Varılan nokta AKP’nin TBMM’nde tek başına çoğunluğu elde etmesidir.
Eski ile kayda değer fark şuradadır: 1992’de Soğuk Savaş bitti. Hemen ardından başlayan yeni dünya düzenini kurma sürecinde ABD tek süper güç olarak kaldı. Bu süreçte ABD, Rusya’yı çevreleyen tüm coğrafya ile Afrika’dan Çin sınırına dek uzanan geniş güney yarı küreyi (‘Geniş Orta Doğu’, şimdilerde ‘Geniş Avrasya’ diye adlandırdığı coğrafya parçasını) kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirme, devletlerin haritasını yeniden çizme yani bazı devletleri bölüp parçalarken, bazı yeni kukla devletler yaratma peşindedir ve bu yolda sıcak savaşın, psikolojik savaşın bildik ve yeni yöntemleriyle var gücüyle çaba göstermektedir. Türkiye bu planda ‘kilit hedef’ konumundadır.
Ne ABD’nin ne de AB’nin hedefi söz konusu coğrafyada hakiki anlamda demokratik bir düzenin kurulması değildir. Kaldı ki hem ABD’de, hem de kuzeyden güneye tüm batı Avrupa’da bile Demokrasi 1970’lerdeki ya da ‘11 Eylül’ komplosu öncesindeki yıllardaki genişlik ve içeriğine sahip değildir. PKK terörü ile mücadelede Türkiye’nin elini kolunu bağlama çabası içindeki Batı, bizzat kendisinin yetiştirdiği ‘İslamcı terör’ tehlikesine karşı her gün daha da ağırlaştırdığı önlemler alırken, kendi toplumu içinde de İslam ve yabancı düşmanlığını çeşitli tertiplerle kışkırtmaktadır. Faşist ve dinci akımlar yükselmektedir.
Kısacası: Bir kere başta ABD olmak üzere Batı’nın kendisi, kendi içinde bile demokrasiden hızla uzaklaşırken (ki bu küresel kriz ortamında bu uzaklaşmanın ivme kazanacağını söylemek kehanet sayılmaz) Türkiye gibi ülkelerde hakiki anlamda demokrasi istemesi, desteklemesi kesinlikle söz konusu değildir. Tamamen Amerikan yapımı olan ve ABD’nin sözde Ilımlı İslam projesine modellik etmesi amacıyla kurdurulmuş, desteklenmiş olan AKP döneminde bir yandan Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik tuzaklara (Irak’ta kukla devletin tanınması; içerde Kürtçülüğe yeni mevziler kazandırılması, KKTC’nin tasfiyesi, Patrikhane, vs. vs.) hız verilirken, diğer yandan da bu sürece direnme çabasındaki ulusal / ulusalcı tüm güçler ‘aydın, bürokrat elit’ diyerek horlanmakta; ‘darbeci’, ‘diktacı’, ‘ultra-nasyonalist’ vs. diye karalanmakta; Kemalizm ‘militarizm’ olarak nitelenmekte … bu arada Atatürk’ün ulusalcılar tarafından tanrılaştırıldığı, laikliğin bir karşı-din haline getirildiği vs telkinleri yapılmaktadır.
Hem ulusallık, hem demokrasi
Vatanını seven herkesin şu temel olguyu iyi kavraması gerekmektedir:
İç siyasette siyasal aktörler bağımsız değillerse, keza ulusal egemenlik fiilen yitip gitmişse (ki bugün o durumdayız ve yandaş medyanın yazarları son Ergenekon dalgasının ‘dış kaynaklı’ / ‘dış destekli’ olduğunu özellikle vurgulamaktan utanmamaktadırlar; hatta muhtemelen bunun böyle olduğunun özellikle belirtilmesi talimatını almış olmalılar) ülkede hakiki anlamda demokrasi kurulması imkansızdır. O nedenle son günlerde tanık olduğumuz olayların ‘demokrasi mücadelesi’ olduğunu söylemek bu yüzden komik olur.
Ulusal bağımsızlığa sahip çıkmadan, ulusalcılığa, Atatürk’e savaş açarak ‘demokrat’ olunmaz, anca ‘emperyalist işbirlikçisi’ olunur. Evet, sözde ‘ulusalcı’, hatta bu yolda son sıralarda pıtrak gibi açan görünüşte keskin devrimci, şucu, bucu, ‘ultra-milliyetçi’ birtakım çevreler yanlışlıkla yahut maksatlı olarak anti-demokrat yaklaşımlar sergiliyor olabilirler. Ama bu, güya demokrasi adına ulusallığa sırt çevirmenin de bahanesi olamaz.
Şunu bilelim: Türkiye yeniden Ulusal Demokratik Devrim yapmak tarihsel göreviyle yüz yüzedir. Ne demokrasiden ne de ulusallıktan vaz geçemeyiz. Hele devrimsiz, öyle gözüküyor ki, onca pislik arınmaz! Bunca yılın pisliğini anca Devrim paklar…
Nazım Güvenç



