Türkiye’de gündemin yoğunluğundan gözlerden kaçan veya yeterince dikkat edilmeyen, önem verilmeyen oysa dünyanın siyasal ve ekonomik geleceğinde kendini gösterecek büyük değişimlerin ön habercisi niteliğinde bir dizi gelişme oldu ay başından beri. Hem de Türkiye’yi yakından ilgilendirecek içerikte gelişme …
Kısaca toparlayalım: Yaşanan ve giderek daha derinleşmekte olan küresel ekonomik kriz sadece haneleri, şirketleri, ülke ekonomilerini sarsmıyor; bunların ötesinde Avrupa Birliği adını taşıyan 27 üyeli sözde devletler arası birliği de çatırdatıyor. Daha doğrusu bu birlik aslında zaten 2000’lere girdiğimizden buyana orasından burasından çatlamaya başlamıştı, ve şimdilerde bu ağır kriz sürecinde çatlaklar büyürken yeni ve derin kırılmalar baş gösteriyor. O derecede ki Avrupa Birliği’nin bu yapısının dayanıp dayanamayacağı daha sık tartışılır olmakta.
1 Martta Brüksel’de bir Avrupa Birliği zirvesi yapıldı. Gerçi şeklen gayrı-resmi idi ama fiilen ciddi bir gündem üzerinde görüşmelerde bulunmak üzere biraraya gelen AB liderleri ‘kriz ve dayanışma imkanı’nı konuştular. Çıkan sonuç: Kriz her ülkede vardır, dayanışma yoktur, çünkü kimsenin yek diğerine yardım edecek takati kalmamıştır. Herkes başının çaresine baksın!… Kısacası bir ‘birliğin’ tam karşıtı bir yaklaşım.
Uzun uzun saymaya girişmeyeceğiz, yerimiz yetmez. Şu kadarını söylemesi benden, gerisini düşünmesi sizden…
AB’nin üç gülü
Avrupa Birliği bugün itibariyle 27 üyelidir (bu sayıya minik Lüksemburg ve yapay Kıbrıs Rum devleti de dahildir) lakin çekirdeğinde Almanya, Fransa ve bir ayağı, bir gözü, beyninin en az yarısı hep dışarıda (ABD ve Commonwealt’te) İngiltere vardır. Bunların durumlarına bir göz atalım:
İngiltere 10 trilyon dolar borçla fiilen ekonomik iflas halindedir ve bunun resmen ilanına az kalmıştır. İstese de başkasına yardım edecek hali yoktur. (Tek şansı: krizde, Başbakan Gordon Brown’ın kimsenin ummadığı derecede bilinçli ve ustaca bir liderlik göstermesidir. Nisan ayında G-20 zirvesinin Londra’da yapılacak olması rastlantı değildir.)
Fransa: başında hiper-aktif bir Başkan, Nicolas Sarkozy var. Özelliği ‘‘Fransız milliyetçisi’’ olması. Sadece siyasette değil, aynı zamanda ekonomide de. Son haftalardaki söylemi Fransa’nın tarımını, sanayiini, bankalarını korumak, kollamak ekseninde. Hiç saklamadan ‘korumacılık’ yapıyor. Türkçesi: olabildiğince az ithalat; olabildiğince çok ihracat yapmak. Fransız sermayesinin dışarıya (diğer AB ülkelerine) yatırıma bile gitmesine karşı.
Oysa Avrupa Birliği’nde resmen ‘tek pazar’ uygulaması var, yâni üye ülkeler arasında ithalat – ihracat (malların dolaşımı) serbest. Keza sermayenin ve işgücünün dolaşımı da serbest. Ama fiilen bu serbestlik her geçen gün daralıyor. Fransa bunun önde gidenlerinden biri…
Almanya: bir başka deyişle, Avrupa Birliği’nin bir nolu motoru. Oysa mali açıdan sonderece zor bir durumda. Başbakan Angela Merkel tipik Alman katılığında ve bencilliğinde. Hiç saklamıyor. Zirvede gayet net bildirdi: ‘‘Ortak kurtarma planına karşıyız!’’ dedi. Alman vergi yükümlüsünün parasını Almanya’da kullanacak. Nitekim zirve karar alınmadan dağıldı.
Yeni jeopolitik ayrışma:
Bir de çok dikkate değer bir jeopolitik gelişmeyi not edelim:
AB’nin özünde Fransa – Almanya birlikteliği yatıyor. Bu iki devlet birkaç yıl öncesine dek bir ara kendilerini ‘FransAlmanya’ diye anacak derecede birleşme hevesindeydiler. Bu çoktan rafa kaldırıldığı gibi artık ayrı fakat aynı yönde bile gitmeyeceklerinin işaretlerini verdiler. Berlin, Rusya ile yakınlaşmakta yeni adımlar atarken Fransa’dan uzaklaşıyor. Aynı anda Paris, NATO’nun askeri kanadına geri dönüş iradesini açıklarken Almanya’dan uzaklaşıyor. Henüz farklı yönlere hareketin çok başında olunduğu için ayrılık çok dar açılı. Zaman içinde daha belirginleşecek.
Bu arada acilen 300 milyar dolar yardım alamazlarsa resmen ve fiilen iflas edecek olan Doğu Avrupa ülkelerinin AB’den ilk kopanlar olması ve Avrupa’nın doğu / batı olarak arasına yeniden demir perde girmesi olasılığından söz ediliyor. Böyle bir kopuşta Almanya ve Rusya yakınlaşması bu ülkeler üzerinde bir tür kondominyum (ikili egemenlik) oluşması demek olur. Ama Almanya’nın koptuğu bir AB, ortasından ikiye bölünmekle kalmaz, Batı yarısı da parçalanır ve AB bölünmenin ötesinde resmen dağılır.
Bu yönde ilk gelişmelere de zaten Euro bölgesi içinde başta İtalya olmak üzere birkaç ülkenin önümüzdeki aylarda tek para’dan çıkmasıyla tanık olacağız.
Anımsanacağı üzere, Brüksel çevreleri, Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin üyeliğinin 2013’ten sonra olacağını söyleyip duruyorlardı. Lakin ‘üyelik’ havucunu da (2005’te resmen adaylığa dek ‘havucun gölgesini’) Ankara’nın önünde sallayarak başta Kıbrıs olmak üzere bir alay ödün (düpedüz haraç) talep ediyorlardı. 2002 Nisanında yayımlanan ‘Yine, Yeni, Yeniden CHP’ başlıklı kitabımda ‘‘AB’nin 2014 yılında varolacağı bile hayli şüphelidir’’ uyarısında bulunmuştum (s. 286). 2008 Martında yayımlanan ‘Türkiye’nin Geleceği ve CHP’ kitabımda ise AB’yi 15 üyeden 27 üyeye çıkartan genişlemenin organik bir büyüme olmaktan ziyade jeopolitik bir büyüme olduğuna işaret etmiş, AB’nin Birlik olmaktan uzaklaşıp dengesiz üyelerden oluşan bir Kulüp haline dönüşmeye başladığını ileri sürmüştüm. Birleşme dinamiklerinin değil, ayrışma dinamiklerinin güçlendiğini vurgulayarak ‘‘2014 yılında AB’nin bugünkü haliyle kalmayacağına ve dağılacağına ilişkin daha 2002 Nisanında dile getirdiğimiz teşhisi bugün çok daha güçle teyit etmek söz konusudur’’ diye yazmıştım (s. 297).
Şimdiki manzarada, Avrupa Birliği’nin 2014’e değin bile bugünkü yapısıyla gidemeyeceğini daha da büyük bir güçle söylemek ‘kehanet’ olmaz. Euro’nun ise çok daha önceden çökmesi beklenmelidir.
Nazım Güvenç
Not:
Bu öngörüm afaki olmayıp yıllardır inceden inceye izlediğim gelişmeler ışığında sürekli tazelediğim ayrıntılı bir analitik çalışmanın ürünüdür. Umarım AB dağılmadan önce kitap halinde okurlara sunmak fırsatını bulurum.



