Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme03:46:10 PM GMT

Atatürkçülük ve Demokrasinin Çağdaş Normları

E-posta Yazdır PDF

İkinci Cumhuriyetçilerin bir sürü iddiası vardır da bunların topunu, özü itibariyle, tek bir iddiaya, koca bir yalan olan tek bir iddiaya indirgemek mümkündür: güya atatürkçülük [veya kemalizm] silahlı bürokrasinin, ordunun ideolojisidir; militarist bir ideolojidir, tek parti ideolojisidir. Demokrasiler kışlanın değil, halkın üstünlüğünü kabul eder, kemalizm ise tam tersini, kışlanın üstünlüğünü kabul eder, demokrasi ile ilgisi yoktur. İ


Atatürkçülüğün ne olduğu konusu açıktır ki birçok kez ve özellikle de
Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’nde, başta Ertuğrul Zekâi Ökte olmak üzere birçok yazar tarafından yetkinlikle elealınmıştır. Dolayısıyla biz, bu yazıda, zaten hayli geniş kapsamlı bir konu olan Atatürkçülüğü, sadece bir tek yanıyla, demokrasi ile ilişkisi yanıyla ve batılı ülkelerdeki demokrasi normları bağlamı içinde görece pek işlenmemiş bir yanıyla elealacağız.

Hemen belirtmemiz gerekir ki İkinci Cumhuriyetçi zevatın atatürkçülük ile militarizmi, sözde “kışla üstünlüğü”nü
özdeş gösterip ikisine birden tu kaka çekmesi asla demokratlıklarından veya liberalliklerinden değil, kozmopolitlik-lerinden ötürüdür, Batı’ya yaranmak çabasından ötürüdür, “Ali Kemal tarzı vatansever” oluşlarından ötürüdür. Bu uğurda karanlıkta vuruşanlar atatürkçü aydınları bir bir vururken, aydınlıkta kalem oynatanlar da her türlü yalanı, iftirayı kullanmakta ve insanların aklını yanlış yönlere çekmek için güya demokrasi adına, çağdaşlık adına büyük bir çaba sarf etmektedirler. İnanılmaz bir arsızlıkla en temel olguları bile ters yüz etmekten, atatürkçüleri sindirmek için en insanî değerleri bile çiğnemekten çekinmemektedirler. Daha en baştan altını çizelim ki bu kozmopolit, “alikemalvatanseveri” zevat Batı’nın telkin ve talimatlarıyla Türkiye’yi tıpkı 1920’ lerde dedelerinin denedikleri gibi bir “manda rejimi” altına sokabilmek için önlerinde iki büyük engel görmektedir: Atatürk ve Türk ordusu. Onun için ikisine birden vurmakta, ikisini birden en olumsuz sıfatlarla yaftalamakta ve karalamakta, daha olmazsa birinin “çağının geçtiğini”, öbürünün “AB normlarına ters düştüğünü” iddia etmektedir. Bütün bunlar da demokrasinin çağdaş normları adına yapılmaktadır!

Maskelerini düşürmek, gerçek yüzlerini, emellerini göz önüne sermek üzere adım adım ilerleyeceğiz. İlkin
demokrasi nedir onu açacağız, sonra Atatürk döneminde devrim ve demokrasi ilişkisi üzerinde duracağız, son olarak demokrasinin çağdaş normları ile atatürkçülük ilişkisini her iki yönden değerlendi-receğiz – ve bütün bunları, soyut olarak, akademik bir arayış üslûbunda değil, herzaman yaptığımız gibi, somut koşullar ve olaylar bazında işleyeceğiz. Çünkü bu konu, hele 11 Eylül’den sonra, her bakımdan yaşamsal bir önem kazanmıştır ve atatürkçülerin mutlaka bu konuya her yönüyle hakim olmaları zorunludur. Bu yazıda bunun unsurlarını sağlamaya çalışacağız.

Demokrasi

Antik Grekçede
halk egemenliği demek olan demokrasi sözcüğü bu yalın anlamına rağmen 2500 yıldır her yana çekilen ve maymuncuk gibi her kapıyı açabilirmiş izlenimi yaratılan, fazla genelgeçer bir kavram olarak kullanılmaktadır. Ünlü bir deyişle, varolan tüm siyasal rejimler arasında en az kötüsü diye bilindiği ve bu yüzden genel bir kabul gördüğü için olsa gerek, bu sözcük, bu sanki tılsımlı kavram, gerçekte dünyanın belki de en sahtekâr sözcüğüdür. Daha doğrusu öyle kullanılmaktadır. Kimler demokrat değil ki? Kuzey Kore’deki rejimin bile, Doğu Almanya’nın bile kendilerini resmen demokrat olarak adlandırdıkları anımsatalım. (“Almanya Demokratik Cumhuriyeti” ve “Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti”). Yargıtay Cumhuriyet eski Başsavcısı, değerli hukuk adamı Vural Savaş’ın belirttiği gibi, “eskiden komünistler kendilerini ‘demokrat’ olarak nitelendirirlerdi. Şimdi cephe genişledi. Akın Birdal da demokrat, Abdullah Öcalan da demokrat, Şevki Yılmaz da demokrat, ikinci cumhuriyetçiler de demokrat, yabancı devletlerin içimiz-deki tüm işbirlikçileri de demokrat ve müthiş bir dayanışma içindeler. O güzelim ‘demokrat’ sözcüğü, Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığının kamuflajı haline getirildi.”ii
Gerçekten de durum budur. En başta ve öncelikle bu hususu iyi kavramak zorundayız. Bugünkü düzenin demokrasi standartları açısından büyük eksikleri olduğu kesin bir gerçektir ama bunu düzeltelim derken “demokrasi sahtekâr-ları”nın, güya demokrasi adına Türkiye’nin bağımsızlığını, birlik ve bütünlüğünü kundaklamak isteyenlerin oyununa gelmemeliyiz.


Demokrasi”, kestirme bir bakışla, diktanın karşıtı gibi algılanmaktadır – ki bir bakıma elbette öyledir. Ancak görünüşlerin ötesine geçip şu gerçeği fark etmek gerekir: demokrasi, gücünü özünden alan, örnek olsun iktidar gibi kendi başına bir olgu olmayıp bir türevdir, iktidar için mücadele eden tarafların güç dengesinin bir türevidir ve, burası özellikle önemli, her şeyden önce yönetilenlere ait bir şeydir. Biraz daha açarsak, özü gereği, devletin olduğu yerde ister istemez dikta vardır yani devlette iktidara kim sahipse özünde onun diktası hüküm sürer, bu bir sultan veya kral olabilir, halife yahut papa olabilir, burjuvazi veya oligarşi olabilir, her ne ise ama asıl olan yöneten buyuran odur ve devlete biçimini veren de odur: din devleti (teokrasi yani halifelik veya papalık): bey devleti (monarşi yani tiranlık, hakanlık, sultanlık, krallık, imparatorluk, çarlık vb.); halk devleti (demokrasi / cumhuriyet). Hukuk, devlette iktidarın özündeki diktayı ortadan kaldırmaz, sadece iktidarı şu ya da bu ölçüde paylaşan güçlerin dengesinin bir sonucu olarak ve o dengenin belirlediği içerik, biçim ve oranda onu az çok sınırlar, keyfîliği azaltır, yasal bir çerçeve sağlar. Kimse yanılmasın, son tahlilde, demokrasi de (devletle bağlantısından ötürü) diktaya dahildir. Ama elbette rejimin demokratik yapısı ne kadar geniş çaplı ve güçlü ise diktanın uygulandığı alan o kadar daralır.

Bu noktada neyin gerçekte ne olduğunu doğru bilip kavramak bakımından çok önemli bazı noktaları açıklığa kavuşturmak gerekir: Arapça cumhuriyet aslında Grekçe demokrasi sözcüğünün bire bir karşılığıdır. Çünkü cumhur ve demos anlamdaştır ve Türkçe halk demektir, keza iyet ve krasi ekleri de egemenlik anlamındadır. Ama siyasal uygulamada Latince res-publica (res: şey; publica: kamu) hem Batı’da tarihsel akış içinde aristokrasiye karşı burjuvazinin egemenlik mücadelesinde demokrasinin önüne geçmiştir, hem de o yüzden ayrıca bir demokrasi mücadelesi vermek gerekmiştir. (Türkçeye ise herhalde yine bu tarihsel akış sırasından ötürü, çok ilginçtir cumhuriyet sözcüğü demokrasi sözcüğünün değil, ama lafzına uymasa da ruhuna tam uyan bir şekilde respublica sözcüğünün karşılığı olarak girmiştir. – Bu noktaya birazdan daha genişçe değineceğiz.) Dolayısıyla respublica [cumhuriyet] özünde bir devlet biçimidir tıpkı monarşi gibi. Devletle yani iktidar ile ilgili olduğu için de ister istemez diktaya aittir. Nitekim monarşinin devrimle yıkılıp cumhuriyetin kurulduğu tüm ülkelerde (bir süre İngiltere’de, Fransa’da, Rusya’da, Çin’de, Türkiye’de, vb.) yeni düzen az veya çok kanlı bir şekilde, şiddetle yerleşmiştir – başka türlü de olamazdı zaten. Bu yüzden cumhuriyetin kurulması iktidarın monarkın (kralın, padişahın, çarın) elinden alınıp ulusun, halkın eline geçmesi demektir.1 Ne var ki bu, her seferinde, kısaca belirttiğimiz gibi, çok geçmeden daha ziyade soyut veya çok genel bir anlama bürünür, yahut devrimi yapan sınıfsal güçlerin egemenliği haline gelir.

İşte demokrasi o süreçte yeni bir mücadeleyi gerektirir ve mücadelenin alanı devletin biçiminden ziyade siyasal düzen, siyasal rejim üzerinde odaklanır. O süreçte her ülkenin kendi siyasal-tarihsel koşullarının ve güç dengesinin bir ürünü olarak devletin biçiminin de etkilendiği olur. Sözgelimi İngiltere’de cumhuriyetten dönülmüş lakin aristokrasinin egemenliği iyice sınırlanarak kraliyet bir meşrutî monarşi biçimini almıştır yani bir anlamda demokrasi ile monarşi çiftleştirilmiştir – devlet biçiminde: yumuşak bir kraliyet; rejim biçiminde: demokrasi. Kuzey Avrupa ülkeleri de böyledir. Birçok başka ülkede ise cumhuriyete, siyasal düzen boyutunda ya hep ya da zaman zaman totaliter veya otoriter denen yönetimler eşlik etmiştir. Sözgelimi İtalya veya Almanya, iktidarda faşist partiler varken de, (hıristiyan veya sosyal) demokrat partiler varken de devletin cumhuriyet biçimi hiç değişmemiştir. Keza tersten bir örnek, İspanya devlet biçimi itibariyle monarşi olarak kalmış, ama rejimi Franco’nun faşist diktasından demokrasiye dönüşmüştür. Kısacası çok açık bir şekilde görüldüğü üzere, devlet biçimi ile rejimi bir kere iyi ayırt etmek ve asıl tabanda ve adeta gündelik mücadelenin verildiği rejim üzerinde odaklaşmak gerekir – demokrasi işte bu düzlemde geçen bir olaydır.

O halde, buraya değin altını çizdiğimiz hususlardan çıkan ve demokrasinin özünü kavramak bakımından sonderece belirleyici olan bir sonuç vardır, o da: demokrasinin diktaya karşıt olmakla birlikte, ister istemez, onun adeta bağrında, onun bağlamında varolduğu, varolma mücadelesi verdiği ve demokrasinin sınırlarının bu mücadelenin sonucuyla doğru orantılı olarak daralıp genişlediğidir.

Buradan yine sonderece önemli ve üstelik marksist solcularca bile çoğu kez unutulan, göz ardı edilen bir gerçeğe geliyoruz: burjuva demokrasisi denen şey başlangıçta gerçekten de burjuvazinin ancak bir bölümü (ve erkekleri) için söz konusuydu. Toplumun diğer kesimleri (işçiler, köylüler, vs.) sözgelimi oy kullanamazlardı, siyasal ve meslekî örgüt kuramazlardı. Bütün bu haklar çok uzun yıllar süren ve büyük cefalar çekilerek, ağır bedeller ödenerek elde edildi. (Zaman zaman yitirilip sonra yeniden kazanıldığı da oldu...) Kısacası dikta herzaman burjuvazide kaldı ama o taban üzerinde demokrasi, yani gerçek anlamda toplumun her kesimi için geçerli olan demokrasi hiç de Batı’da ve başka yerlerde vülger komünistlerin küçümseyerek “burjuva demokrasisi” dedikleri gibi bir burjuva demokrasisi olmadı, burjuvazi denen toplum kesimleri tarafından halka bah-şedilmedi. Söke söke alındı. Dolayısıyla aslında bu anlamda bir “halk demokrasisi”, daha doğrusu ona yakın bir şey oldu. iii

Görünüşlerin arkasına, gerçeğe yolculuğumuzda şimdi bir adım daha atalım:

Demokrasinin2 geçmişi, dünyada en demokratik ülkede bile, İkinci Cumhuriyetçilerin, liberallerin palavralarının tersine hayli yenidir. İngiltere’de 1215 yılına dek geriye gittiği iddiası ve buna kanıt olarak gösterilen ünlü Magna Carta bildirisi hiç de demokrasi ile ilgisi olan bir şey değildir şu kadar ki o uzun metinde demos’tan [halktan] doğru dürüst söz edilmez bile: “[Magna Carta’nın] Latince olarak kaleme alınmış altmış üç maddesinde halk o kadar az umur-sanmıştır ki İngilizceye çevrilmesi üç yüz yıl gecikmeyle olmuştur. Buna karşılık soyluların ayrıcalıklarını, ticaret özgürlüğünü, vergilerin kaldırılmasını ve serbest insanların yani aslında aristokratların yasadışı olarak tutuklanmalarına son verilmesini [kralın nezdinde] güvenceye bağlar. Taht, Parlamento diye anılan ama gerçekte öyle bir niteliği olmayan Westminster Kraliyet Konseyi’nin denetimi altına yerleştirilir.”iv Kısaca şöyle de diyebiliriz: aslında söz konusu olan, mutlakıyetçi Kral ile iktidardan pay isteyen diğer soylular arasında bir mücadeleydi. “Fransa’da kral, feodalleri dize getirirken, İngiltere’de feodaller kralı dize getirmişlerdi.[..] Parlamento, çok uzun süre sadece aristokratların ve burjuvaların çıkarlarını temsil etmiştir. Genel oy sadece 1884’ten beri, hatta bazı istisnalar hesaba katılırsa aslında 1918’den beri vardır.”v Bu kadar yenidir. Ama Magna Carta, diktanın rejim düzeyinde sınırlanması anlamında kuşkusuz ileri doğru atılmış bir adımdır.

Bu noktada, sözü İsveçli siyasal bilimci Göran Therborn’a bırakmak istiyoruz:

Tartışmayı derinleştirmeden önce ‘demokrasi’den ne anladığımızı açık seçik ortaya koymamız gerek. Burada kullandığımız anlamda demokrasi aşağıda sıralanan niteliklerin hepsine birden sahip olan bir devlet biçimini anlatmaktadır. Bu devletin: 1 – seçimle işbaşına gelen temsilî bir hükümeti bulunacak; 2 – bu hükümet yetişkinlerin hepsini kapsayan bir seçmen tabanı tarafından seçilecek; 3 – seçmenlerin her birinin oyu eşit ağırlıkta olacak ve 4 – seçmenlerin, devlet aygıtının herhangi bir baskısına uğramaksızın, benimsedikleri görüşten yana oylarını kullanmalarına izin verilecektir.”vi

Gerçi demokrasi elbette sadece siyasal iktidarla ilgili bu ölçütlere indirgenemez ama ekseni budur. Bu dört temel ölçüt açısından bakınca bunların birarada ancak çok yakın sayılır tarihlerden buyana yürürlükte olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. 19. yüzyılda oy hakkı ilkin sadece mülk sahibi insanlara tanınıyordu, daha sonra bir kentte en az beş yıldır oturuyor olmak gibi birtakım kayıtlara bağlandı, vs. Gerçekten de bırakın gelişmekte olan veya sömürgelikten yeni kurtulmuş ülkeleri, sanayileşmiş, gelişmiş ve güya “demokratik hukuk devletleri” olarak bilinen ülkelerde bile okuryazarlıktan cinsiyete, etnik farklılığa varıncaya dek çeşitli nedenlerle yurttaşlar arasında ayrımcılık 20. yüzyılda bile hayli uzun zaman sürüp gitmiştir. Avustralya’da adanın ilk sakinleri olan yerlilere oy hakkı tanınması 1962’dedir. Belçika’da 1948 yılına dek sadece erkekler oy kullanabiliyordu ve orta yaşlı, mülk sahibi, aile reisi olanlarının “üç oy birden atma” hakları vardı. Kadınlara seçme-seçilme hakkı İngiltere’de 1928’de, Fransa ve İtalya’da 1946 yılında İsviçre’de ise 1971’de (yazıyla: yetmiş birde!) tanındı. Irk ayrımcılığı açısından bakınca ABD’nin durumu özelikle güney eyaletlerinde 1970’lere dek içler acısıydı: “Kuzey eyaletlerinde beyaz ve siyah kadınlar oy hakkını aynı zamanda ve Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra elde ettiler. Fakat On beşinci Anayasa Değişikliği’nin federal hükümet tarafından yürürlüğe konulması ancak, 1960’ların sonlarında ve güneyde zaman zaman şiddetle karşı konulan sivil haklar mücadeleleri ile kuzeyde gettolarda patlak veren ayaklanmaların hükümeti buna zorlamasından sonra olmuştur. On beşinci Anayasa Değişikliği, cumhuriyetin yüzüncü yılını tamamlamasına az bir zaman kala kabul edilmişti; ABD’nin gerçek anlamda bir burjuva demokrasisi niteliğini kazanabilmesi ise, cumhuriyetin iki yüzüncü yıl [1976] kutlama törenlerine ramak kala mümkün oldu.vii

İsveçli siyasal bilimci Göran Therborn’a göre, Birinci Dünya Savaşından önce “öndegelen kapitalist devletler olmasa da üç kapitalist demokratik rejim vardı.” (Danimarka, Norveç, Yeni Zelanda.) “Birinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasilerin sayısı üçten ona (Finlandiya ve Kanada’nın durumunda bazı koşullara bağlı olarak...), erkekler demokrasilerininki ise beşten on dörde yükseldi. Ancak 1939’da bu sayılar yeniden, sırasıyla sekiz ve on bire düştü. Demokrasinin asıl büyük patlaması, İsviçre’deki cinsiyet ayrımıyla, ABD’de ırkçılığın 1970’lere kadar devam etmesi bir yana bırakılacak olursa, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra oldu.”viii

Demek ki liberallerin başlıca iddiaları yani liberal ekonomik anlayışın adeta otomatik olarak ve doğallıkla, hele anglo-sakson ülkelerinde adeta barışçı bir şekilde (jakobenlikten farklı olarak) demokratik düzene yolaçtığı iddiası kocaman bir palavradır. Demokrasi sözcüğünün lafzına da, ruhuna da uygun olarak halk egemenliği anlamına yine tam olmasa da yakın sayılır bir siyasal rejim ancak çeşitli halk kesimlerinin yoğun mücadeleleri veya savaş koşullarının halkı kazanmak gereği ya da savaş ertesinde Japonya’ya, Batı Almanya’ya dayatıldığı gibi doğrudan dış müdahalenin sonucu olarak gerçekleşmiştir. Therborn’un saptamasıyla: “Dışa karşı bir savaş ya da ulusal bağımsızlık için girişilen bir sefer-berlik hali, askerî yenilginin yanı sıra, burjuva demokrasisinin gelişmesi üzerinde etkili olan en önemli nedenlerden biridir.”ix

Bunların iyice kavranması niçin önemli ve gereklidir?

 

Birincisi, liberallerin aslı esası olmayan o masallarına karşı, genelde Atatürkçülerin ideolojik olarak sağlam durması bakımından; ikincisi, Türkiye’de Batı hayranı, kozmopolit İkinci Cumhuriyetçi zevatın palavralarına direne- bilmek, özellikle de Atatürk dönemine ilişkin karaçalmalarına, atatürkçülüğe ilişkin temelsiz suçlamalarına somut yanıtlar verebilmek için; üçüncüsü, özellikle de Avrupa Birliği çevreleri ve onların içerdeki “yansıtıcıları” tarafından yapılan iki yüzlü telkinlere, siz de demokrat olun yani fiilen bütün vidalarınızı gevşetin, sigortalarınızı kaldırın, emniyet kemeri kullanmayın anlamına gelen ama kendilerinin asla uymadığı bir sürü sözde önlemi yok Paris Charte’ı, yok Kopenhag Kriterleri gözbağıyla kakalama çabalarına daha iyi göğüs gerebilmek için...

DEMOKRASİNİN KURULUŞ YILI
3

_____Ülke           Demokrasinin        Daha önceki      Dem. geriye dönüş   Bugünkü demokrasinin
_______________ilk kuruluş yılı   “erkek demokrasisi” (Yabancı işgali hariç)      başlangıç tarihi

 

 

Not: Parantezler, tarihlerin bazı koşullar altında geçerli olduğunu belirtmekte, köşeli parantezler ise erkekler demokrasisinde meydana gelen bir geriye gidiş ve demokrasinin yeniden kuruluşunu yansıtmaktadır.

Bu tablo ve dökümün hazırlanmasında İsveç üniversite kitaplıklarında bulunan anayasa belgelerinden el kitaplarına ve siyasî biyografilere kadar uzanan çok sayıda kaynaktan yararlanılmıştır.” (G. Therborn).

Atatürk Dönemi ve Demokrasi

Türkiye’ye batılı anlamda demokrasi 4 akımının girişi, çok ilginçtir, düşünsel kaynaklar itibariyle esas olarak Fransa’dan esinlenildiği halde, cumhuriyet fikrinden önce olmuştur. Bunda duraklama dönemine girmiş olan devleti yenileme gereğinin en önce iktidarın tepesinde duyulması ve Sultan Genç Osman’la bu yönde ilk adımların atılmış olması da herhalde belirleyici bir rol oynamıştır. Bir başka deyişle, yenilenme, hatta yeniden yapılanma: devletin sultanlık biçimi değişmez veri kabul edilerek, sadece siyasal rejim düzeyinde yapılacak, geçecek bir gelişme gibi görülmüştür. O kadar ki zamanla yenilenme yandaşları ile Saray’ın arası açıldığında, yolları ayrıldığında ve aydınlar bir muhalefet hareketi yarattıklarında bile bu ancak rejime muhalefetin çerçevesinde olmuş, asla padişahlık sistemine, devlet biçimine karşı bir hal almamıştır. “Üç tarz-ı siyaset”inx öngördüğü üç siyasette de (yani pan-osmanlıcılık; pan-islamcılık; pan-türkçülük) devleti kurtarmak rejim ve ulusal kimlik bağlamında tasarlanıyor, lakin cumhuriyet asla akla getirilmiyordu. Diyebiliriz ki Mustafa Kemal, cumhuriyeti siyasal bir hedef olarak tasarlayan ilk Türk siyasal önderi olmuştur ve o bile, düşünün ki, bu hedefi 29 Ekim 1923’ten bir gün öncesine dek çok çok yakınları dışında, kendi deyişiyle, “vicdanında bir millî sır gibi” saklamak gereğini duymuştur!

Cumhuriyet” [respublica] düşüncesi bir hedef olarak Türk aydınlarının beyninde yer tutmazken, demokrasi düşüncesi hürriyet ve meşrutiyet kavramları bazında adeta tılsımlı bir çekicilik taşımıştır. İşin tuhafı “respublica” lafzen “kamuya ait şey” anlamına geldiği halde Osmanlıcaya çevrilirken “cumhur-iyet” sözcüğü türetilmiştir veya kullanılmıştır. Oysa daha yukarıda belirttiğimiz gibi, “cumhuriyet” lafzen “halk egemenliği” demektir ve tam da “demokrasi” sözcüğünün karşılığıdır! Düşünün “respublica” [cumhuriyet] o devrin Osmanlı (Türk) aydınlarının düşünsel ufkunda, algılamasında o kadar yoktur ki, ve “demokrasi” [halk egemenliği] o kadar vardır ki cumhuriyet [halk egemenliği] sözcüğü respublica’nın da yerini tutmakta, onu işgal etmekte amma ve lakin devlet biçimi olarak “respublica” hedefi sadece siyasal gündemin değil, siyasal veya düşünsel ufkun bile dışında kalmaktadır. Varsa yoksa hürriyet, meşrutiyet, kanun-u esasî [anayasa]! O kadar ki meşhur tanzimat [yeni düzen getirme] bu sihirli gibi sanılan sacayağı üzerinde yükselecektir...

Peki ne olmuştur da bunca yoğun demokrasi aşkı, daha doğrusu o devirde aynı anlama gelmek üzere hürriyet aşkı her bakımdan bir hayal kırıklığı, hüsran olmuştu? Ne geçmiştir de bu güzel ve tılsımlı sözler, Osmanlı devletini modernleştirmek, medenî alemle bütünleştirmek hedefine götürecek yerde çöküşü büsbütün hızlandıracak şekilde kuyusunu kazmanın aleti olmuşlardı?

Burada bunun genel çizgileriyle bile öyküsünü elealmayacağız; sadece yukarki soruları yanıtlamak üzere iki hususu vurgulamakla yetineceğiz, zira çok önemlidir ve bugüne de ışık tutucu niteliktedir: biri, muhalefet siyasal rejim düzlemindedir; diğeri, çoktan içten gelen, bağımsız bir hareket olmaktan çıkıp, Batı’nın güdümü altına girmiştir. Gelişmelere özellikle İngiltere ve Fransa olmak üzere Almanya ve Rusya’nın da dahil olduğu birkaç “büyük devlet” belirleyici derecede müdahildirler ve “Tanzimat aydınları”, padişaha karşı direnişlerinde çoğunlukla yabancı başkentlerin her türden desteğiyle hareket etmişlerdir. O süreçte yabancı güçlerin müdahalelerinin başlıca gerekçesi: Hıristiyan azınlıklara hak ve özgürlüklerini vermek idi. Ama kuramsal ve fiilî olarak tarihen sabittir ki bu, devletin bütünlüğünü çözmenin bir manivelası işlevini görmüş, zaten gerçekte de o amaca hizmet edecek içerikte dayatılmıştır. Bu süreçte yabancıların içerdeki en büyük kaldıraçları: a) Hıristiyan azınlıklar; b) misyonerlik etkinlikleri ve o meyanda misyoner okulları; c) Osmanlı – Türk “Tanzimat aydınları”5 olmuştur. Ulusçuluk ve her etnik topluluğun bağımsızlığını elde edip kendi ulus devletini kurma yönündeki egemen akımlar da özellikle Batı’nın hedef tahtasındaki çok uluslu devletlere karşı kullanılmış, ama aynı dönemde aynı Batı: Asya’da, Afrika’da halkların bağımsızlığına son verip oraları kendisinin sömürgeleri yapma girişimlerini büsbütün hızlandırmış ve çapını genişletmiştir. Hiç unutmayalım: Osmanlı’ya güya “demokrasi” ve halklara özgürlük dayatan medenî Batı ile Orta ve Uzak Doğu’yu, Afrika’yı sömürgeleştiren, mandalaştıran emperyalist Batı bir ve aynı idi.

O süreçte sadece Hürriyet ve İtilaf çizgisindeki liberal “Tanzimat aydınları” değil, İttihat ve Terakki çizgisindeki millî iktisat yanlısı aydınlar da çoğunlukla gelişmelere sağlıklı, doğru teşhisler koyabilmekten ve çözüm yolları belirleyebilmekten uzaktılar. İtilafçılar (ve onların yanısıra Kürt Teali Cemiyeti ile Şeriatçılar) esas olarak İngilizlerin aletiydiler; İttihatçılar ise Almanların. İmparatorluğu ayakta tutmak amacıyla bir yandan türlü diplomatik manevralara başvuran, öbür yandan ciddi reform hareketleri yürüten ve “kötü adam rolündeki”, o günün deyişiyle “Kızıl Sultan” Abdülhamit de istibdat yönetimiyle her iki tarafın da ateş hattındaydı. Öykünün sonu biliniyor... Bir tek Mustafa Kemal gelişmelere herkesten farklı bakışı ve davranışıyla dikkati çekiyor:

a) Zamanla iyice belirginleşip kesinleşeceği ve koşullar elverdikçe dışa vuracağı üzere çözümü İmparatorluk bazında değil, Osmanlı Türkleri (sonradan Misak-ı millî denen çerçeve) bazında arıyor, egemen üç tarz-ı siyasetin üçünü de reddediyor; b) kesinlikle bağımsızlıkçı, Ordu’da çoğunluk eğiliminin tersine Almanların adamı değil ve öylelerine tepkisini açıkça göstermekten çekinmiyor; c) İstibdata karşı ve bunu daha Harp Okulu sıralarından başlayarak fiilen gösteriyor, bu meyanda İttihat ve Terakki içinde yeralıyor, Hareket Ordusu’nun bir komutanı olarak Abdülhamit’in indirilişinde etkin rol oynuyor; d) buna rağmen Ordu’nun günlük siyasete girmesine daha o günlerden net bir şekilde karşıçıkıyor; dikkafalı diye nitelenmekten, oyun-bozucu gibi görülüp dışlanmaktan yılmıyor; e) her bakımdan modernist yani Batı aleminin ilerleme, gelişme, akıl ve bilim bağlamında öncülük ettiği şeylerden yana ama asla bunların adına yine aynı Batı’nın içten pazarlıklı olarak ortaya attığı, telkin ettiği o birtakım tılsımlı sözcüklerin aldatıcı büyüsüne kendini kaptırmayacak kadar da özgür ve sağlıklı düşünebilen biri. Aynı anlama gelmek üzere şöyle de diyebiliriz: gelişmiş bir Batılı gibi düşünüp davranıyor, ama bir Tanzimat aydını, bir sömürge aydını gibi Batıcı düşünüp davranmıyor – Fark burada.

Mustafa Kemal’in kendisini “Atatürk” olmaya götüren yolda, tarihten ve Samsun’a çıkıncaya değin bizzat tanık olduğu olaylardan aldığı ve vatanı kurtarma stratejisini çizerken kendisine ışık tutan çok önemli birkaç ders var. Bunlardan özellikle önemli birine, galiba ilk kez değerli sosyolog Cahit Tanyolxi işaret etti: 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başında demokrasi mücadelesinin en önemli hedeflerinden biri sayılan çağdaş, medenî bir rejim meydana getirmek adına hazırlanan “kanun-u esasî” [anayasa] anlayışı ile Mustafa Kemal’in bu kavramı bilinçli olarak reddedip yeni Türkiye devletinin temellerini atmak üzere hazırlattığı “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” zihniyet olarak birbirinden bambaşka iradeleri yansıtmaktaydı. Birincisi, Batılıların telkinleri doğrultusunda biçimlenmiş bir zihniyetle tam da devletin birlik ve bütünlüğünü bozan, çözen bir siyasal rejim öngörmekteydi. Mustafa kemal o yıkıcı süreçte ortalığı saran her türlü yasal ve yasa dışı siyasal partilerin ve o devrin “sivil toplum örgütleri”nin birbiriyle yıkıcı, bıktırıcı bir rekabet ve mücadeleye tutuşmalarının neye mal olduğuna tanık olmuştu. İki, “kanun-u esasî”nin meşrutiyet düzeninde bile her an padişah tarafından rafa kaldırılabildiğini, daha sonra koşullar zorladığında raftan indirildiğini hiç unutmamıştı. (Yani devletin başında padişahın iradesi güya ayakta tutuluyor, ama asıl rejim düzeyinde devletin yapısının altı “anayasal bir şekilde” oyuluyordu.)xii Atatürk, Batı’nın ve batıcıların, sözde demokratların o güne değin bırakın gündeme getirmemeyi, akıllarından bile geçirmedikleri cumhuriyet yönetimini kurarak bu maskaralığa son vermişti – “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.”

Gerçek anlamda demokrasinin temelinde, ruhunda en başta bu yatar. Atatürk, demokrasinin bundan ibaret olmadığını bilecek kadar bilinçli; iktidarın yanında yasal bir muhalefetin bulunması, parlamentonun farklı fikirlerin özgürce dilegetirildiği bir mekân olması gerektiğini kabul edecek kadar tutarlı bir demokrattı. Aynı zamanda, atılan her siyasal adımın koşullarını her türlü öznel veya ideolojik saplantıdan arınmış olarak sonderece gerçekçi bir biçimde ölçüp biçer ve ona göre hareket ederdi. Dolayısıyla 1920’lerde yeni Türkiye devletini kurarken yukarda özetlediğimiz o güne değinki süreçten dersini çıkartmış olarak: a) devletin biçimini cumhuriyet olarak belirledi; b) rejimini ise otoriter tek parti yönetimi olarak düzenledi. Çünkü bir Devrim başlattığının bilincindeydi ve onu zayıflatacak bir düzenlemeye hiçbir gerekçeyle, haklı olarak, izin veremezdi. Ama devlet ve devrimin temellerini sarsmamak yani cumhuriyete ve laikliğe karşı çıkmamak kaydıyla (sadece ve sadece bu iki kayıtla) çok partili rejime geçmek için iki kez zemin yokladığı ve ortamın, karşı-devrimci kalkışma girişimleri, hatta düpedüz isyan hareketlerinden anlaşıldığı üzere, uygun olmadığını saptayınca bu amacını ertelediği bilinmektedir.

Mehmet Altan ve o çevreden başkalarının 1920’lerde, 30’larda TBMM içinde de yeralmış falan yahut filan kişinin pek demokratça gibi gözüken bazı çıkışlarına gönderme yaparak o dönemde bir tarafta (muhalefette) liberal demokratlar, öbür tarafta (iktidarda) diktacı kemalistler olduğu şeklindeki iddiası olayı fazla basite indirgemekten ve gerçekleri çarpıtmaktan öte bir şey değildir. O dönemde liberaller arasında mağdur edilmiş bir demokrasi kahramanı yoktur; olan hep aynı hikâyedir: liberalliği ancak ve ancak batılı sermayenin yurt içindeki acentalığı çerçevesinde tasavvur edebilen ve / veya ülkenin somut koşullarını göz önünde tutmadan körü körüne bir bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler düzeni isteyen, az sayıda kozmopolit aydının fiilen devlete ve devrime karşı tehlikeli sonuçlar doğuracak bazı görüş ve eylemleri olmuştur ve devrim elbette kendisini korumuştur. Bu açıdan Türk Devrimi, tarihteki başka devrimlerle kıyaslandığında ve hele kapsamının genişliği de göz önünde tutulursa, gerçekleştirmek, yerleştirmek, korumak için görece en az kan dökülen ve şiddet kullanılan devrim olmuştur.

Son olarak bir noktayı daha anımsatalım: ulusal direniş savaşı ordu eliyle değil, Meclis eliyle yürütülmüştür. Silahlı direnişin öncüleri çoğunlukla ordu mensubu oldukları halde, onlar bu direnişi asla bir ordu örgütlenmesi çerçevesinde veya hiç değilse siyasal önderliği altında yürütmeyi düşünmemişlerdir. İlk yaptıkları şey sivil kongreler düzenlemek ve bir Meclis kurmaktır: 1920’lerin dünyasında bu kesin olağanüstü demokratik bir tavırdır. O kadar ki Meclis, tek sesli bir meclis olmamış ve milletvekillerinin seçilmesi İkinci Dünya Savaşı ertesinin demokrasi normları açısından eksikli olsa bile 1920’lerde bir iki demokrasi örneği kıytırık istisna dışında Avrupa’nın her yerindeki eksikli demokrasi normlarına benzer bir biçimde yürütülmüş ve liberali de, şeriatçısı da içinde yeralabilmiştir. Rus bolşevik Partisi, Alman nazi Partisi ve İtalyan faşist partisi iktidara geldiklerinde ilk yaptıkları işlerden biri parlamentoyu ortadan kaldırmak olduğu halde, kemalist hareketin ilk işi bir parlamento kurmak olmuştur. Ulusal direnişin siyasal olarak yönetilişi ve Mustafa Kemal’e sadece üç ay için olağanüstü başkomutanlık yetkileri verilmesi de, cumhuriyetin ilanı da, her biri devrim niteliğindeki dönüşümlerin yapılması da keza Meclis’in (sırasında çetin tartışmaların sonucunda) kararıyla, onayıyladır. Ulusal iradeye bu denli saygılı ve 19. yüzyılın ikinci yarısında batısıyla, doğusuyla bütün Avrupa’da ihtilalci örgütlerin geleneksel modelinden yani Batı Avrupa’da blankist; Balkanlar’da komitacı; Rusya’da terörist diye anılan örgütlerden ve 20. yüzyılın başında merkeziyetçi yapıları, askerî disiplinleriyle onlardan bir hayli esinlenen bolşevik ve faşist partilerden çok uzak “Müdafaa-i Hukuk” örgütlenmesiyle adeta benzersiz bir demokrat devrimci örgüt önderliğinde yürütülmüş ikinci bir Devrim yoktur. Türk Devrimi, sadece siyasal içeriği itibariyle ulusal-demokrat değil, aynı zamanda, siyasal önderliğinin belirttiğimiz ve hele zamanı için olağanüstü olan yanıyla da demokratik olmuştur. 2000 yılının demokrasi normlarıyla değil, 1920’li yılların devrim ve devrimci örgütlenmede egemen normlarıyla kıyaslandığında, Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesi komitacı türde (anti-demokratik, terörist) bir örgüt olan İttihat ve Terakki’nin tam tersi ve karşıtı yapılanmasıyla, o gelenek ile bir kopma oluşturan ve farklı bir çığır açan özelliğiyle elbette demokrat sıfatını hak eder.xiii Cumhuriyetin ilanından sonra da ulusal direniş savaşının asker önderlerini siyaset ile askerlik arasında kesin seçim yapmak durumunda bırakan ve bu yaklaşımıyla 1910’larda Enver’in ordusunda sade bir subay iken bile takındığı tavra sadık ve tutarlı kalan Mustafa Kemal’i militarist bir önder, kemalizmi silahlı bürokrasinin ideolojisi olarak nitelemek ancak sefil bir safsata olabilir.

Elbette kurulan rejim otoriter bir özellik taşımıştır, ama totaliter olmamıştır. Otoriter olmasının nedenlerine yukarıda kısaca değinmiştik; totaliter olmayışının nedenleri ise anlatageldiğimiz özgün örgütlenme ve önderlik tarzının olabildiğince demokrat özellikler içermesinde bulunabilir. Bununla birlikte iki savaş arası dönemin özellikle Avrupa’da egemen siyasal havası, İtalya, Almanya ve Rusya’nın tek parti yönetimlerinin ters yönlerden de olsa olumsuz etkileri, Müdafaa-i Hukuk’un yerini alan Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminde de kendisini göstermiştir. Yine de Kadro tipi örgütlenmenin olsun, Recep Peker’in faşizan örgütlenme tasarısının olsun özellikle Atatürk’ün uyanıklığıyla geri çevrilmesi o “tek parti rejimi”nin totaliter [topyekün dikta] özelliği almasını önlemiştir.xiv

İsmet İnönü, 10 Kasım 1962’de radyodan yayımlanan bir konuşmasında buraya değin sergilediğimiz sürecin dikkate değer bir toparlamasını yapmaktadır:

Atatürk, devlet idaresinde istiklalci, cumhuriyetçi ve demokratik rejimci olarak tarif edilmek lazımdır. Atatürk idaresi rejim bakımından şu devrelere ayrılır: 1919-1920’ye kadar millet bünyesi içinde Heyet-i Temsiliye şeklinde demokratik idare; 1920-1926’ya kadar tam manasıyla partiler murakabesi altında idare; 1926-1930’a kadar suikastları, isyanları bastır-ma devri; 1930’da durum elverir elvermez muhalefet partisinin bizzat Atatürk tarafından istenmesi; 1930’dan sonra tekrar muhalefetsiz rejim zarureti. Eğer sağlığı müsaade etseydi, belki de İkinci Cihan Harbi’nden önce bile, gene bizzat Atatürk eserini tamamlayacaktı. Çünkü Atatürk, temel kanaatta Cumhuriyetin ve millî hakimiyetin, iktidar ve muhalefet partileri rejiminde olacağına yürekten inanmaktaydı. Demokratik rejim, Atatürk idaresinin amacı olmuştur. Atatürk idaresi, demokratik rejimi hazırlatma devridir. Atatürk ömrünün sonuna kadar, demokratik rejimi kurmak için uğraşmış, güçlükleri yenmiş, tamamlanmasını da, milletin diğer bazı ihtiyaçları gibi, yeni nesillere bırakmıştır.”xv

Nazım Güvenç

1 23 Nisan 1920’den beri TBMM’nde yazılı olan egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözü bu anlamdadır. Milletin temsilcisi olan Meclis üzerinde padişahın (kimsenin) artık herhangi bir kayıt koyma, talimat verme, açma, kapama gibi bir yetkisi yoktur. O kadar ki Milletve-killeri her yıl önceden kararlaştırılmış bir tarihte (1 Ekimde) kimseden davet almadan, milletten almış oldukları vekâlet uyarınca Meclis’e giderler ve toplanırlar.

2 Burada kastettiğimiz elbette “burjuva demokrasisi” denen ve Batı’da ortaya çıkan siyasal rejimdir. İlk Çağ’daki “Atina demokrasisi” veya bazı feodal devletlerde görülen (Engels’in “feodal askerî demokrasi” dediği türden) gelgeç yönetim düzenlerini hiç hesaba katmıyoruz.

3 Kaynak: G. THERBORN, Sermaye Egemenliği ve Demokrasinin Doğuşu, s. 21’deki 2 nolu tablo.

4 “Demokrasi” deyince bunun içine elbette kamusal düzeyde hoşgörü de girmektedir. O açıdan bakınca Osmanlı Devleti doğuşundan batışına dek Müslümanlıktan başka dinden olanlara hoşgörüsüyle batılı ve Hıristiyan devletlere açık ara fark atar. Ama demokrasi elbette salt buna indirgenemez. Öte yandan, modern çağda siyasal bilim kitaplarını Batılılar yazdığı için Doğu’nun devletlerini kısaca “despot” diye nitelemek gelenek olmuştur. Oysa bu terim bilimsel bir kavram olmaktan ziyade ideolojik bir sözcük işlevi görmektedir – ayrı konu...

5 Günümüzün “İkinci Cumhuriyetçileri”.

iN O T L A R

1 Bu iddiayı en açık seçik ifadelerle dilegetiren Mehmet Altan’dır. Ancak Nazlı Ilıcak’tan Taha Akyol’a, Murat Belge’den Etyen Mahçupyan’a, Can Ataklı’dan Besim Tibuk’a, TÜSİAD patronlarının çoğuna ... cümle ikinci cumhuriyetçi zevat (genellikle 10 Kasım, 29 Ekim gibi protokoler takıldıkları günler dışında) hep bu ana fikri çeşitli şekillerde savunagelmektedirler. Mehmet Altan’dan alıntı için bkz. “Burjuvazi, Sol ve Kemalizm” başlıklı yazısı, Sabah, 23.1.1997. Elbette tek söyledikleri bu değildir. Kimi, bayağı kınayıcı bir anlamda Atatürk’ün jakoben [Fransız Devrimi’nin diktacıları] olduğunu söyler; kimi, yalın bir şekilde diktatör demekle yetinir... Bu konuda en zengin repertuara sahip köşeyazarlarından biri olarak sivrilen Taha Akyol’a da başvurulabilir.

ii2 Vural Savaş, İrtica ve Bölücülüğe Karşı Militan Demokrasi, s. 127, Bilgi Yayınevi, 2000, Ankara.

iii3 Bu arada, dil açısından “halk demokrasisi” sözünün bir totoloji olduğunu, demokrasinin zaten halkın egemenliği anlamına geldiğini anımsatalım; ne ki gerçek yaşamın bazı pratik gerekleri kendi özel dilini, jargonunu yaratıyor ve bu dil kimi zaman dilbilgisi ya da dilin kâğıt üzerindeki kalıplarıyla ters düşebiliyor... Aynı durum “halk cumhuriyeti” derken de elbette söz konusudur!

iv4 René Dabernat, Messieurs les Anglais, s. 200, 201 Ed. Robert Laffont, 1976, Paris.

v5 René Dabernat, a.g.e., s. 202. [Sanırız şu saptamada bulunmak yanlış olmaz: İngiltere’de soylular, krala üstün geldikleri için bir bütün olarak aristokrasinin gücü sürebildi ve bir ara krallığın yeniden mutlak bir otoriteye sahip olmasının ardından, 1645’te, devrim olmasına ve kral 1. Charles’ın kafasının kesilmesine ve cumhuriyete benzer bir rejimin (“commonwealth”) kurulmasına rağmen, bu, uzun ömürlü olamadı. Stuart’lar hanedanı yeniden yönetimi aldı. Sonraları burjuvazi yükselip güçlenince kraliyet, diğer soylular ve burjuvazi arasında uzlaşma sağlandı ve devletin biçimi o nedenle meşrutî krallık olageldi. Fransa’da gelişmeler başka bir çizgi izledi: orada kral, diğer soylulara iradesini kabul ettirebildi ve mutlakiyet yönetimi kuruldu; ama bu aynı zamanda bir bütün olarak aristokrasiyi ve ruhban sınıfı zayıf düşürdü. Zamanla burjuvazi, diğer halk kesimlerini de yanına alarak krallığı devirdi ve devletin biçimi cumhuriyet oldu. Kralın, bir bütün olarak soylular (aristokrasi) arasında genellikle eşitler arasında birinci olduğu kuzey Avrupa ülkelerinde devletin biçimi aristokrasi ile halk arasında siyasal uzlaşma sonucu parlömanter monarşi de denen meşrutî krallık olarak tecelli etti. Aristokrasinin iç kavgalar yüzünden fazla bölünüp zayıf düştüğü Fransa’da, İtalya ve Almanya’da, diğer orta ve doğu Avrupa ülkelerinde, devletin biçimi, kanlı çatışmaların sonucunda ve burjuvazinin zoruyla cumhuriyet olarak gerçekleşti.]

vi6 G. Therborn, Sermaye Egemenliği ve Demokrasinin Doğuşu, (Türkçesi: Şirin Tekeli) s. 3, V Yayınları, 1989, Ankara. İsveçli yazarın bu kitabı demokrasi konusunu en iyi şekilde anlatan ve ilgilenenlerin mutlaka okumalarında yarar olan bir eserdir.

vii7 G. Therborn, a.g.e., s. 28. Diğer devletlerle ilgili verilen bilgiler de yine bu kitaptan alınmıştır.

viii8 G. Therborn, a.g.e., s. 33. Vurgular bizim.

ix9 G. Therborn, a.g.e., s. 38.

x10 Osmanlı son döneminin ünlü Türkçülerinden Yusuf Akçura’nın (1876-1935) 1904 yılında Kahire’de yayımladığı Üç Tarz-ı Siyaset makalesi o devirde büyük yankı yapmıştı.

xi11 Bkz. Cahit Tanyol, Atatürk ve Halkçılık, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1981, Ankara.

xii12 Recep Peker,

xiii13 Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesi, Topal Osman vakası vb. bir iki olay, kuşkusuz, bu iddiamıza ters örnekler olarak karşımıza dikilebilir. Ama bizce sağlıklı ve doğru bir yargıya tablonun bütününü hesaba katmakla varılabilir. Bütünde ise savaş ve devrim koşulları, İttihatçı gelenek (özellikle de Enver Paşa yanlılarının, İttihatçıların, Karakol Cemiyeti üyelerinin siyasal rekabeti ve bu uğurda bildik komitacı yöntemlere -gizli faaliyet, siyasal suikastlar vs.- başvur-maktan çekinmemeleri), Çeteci Ethem’in oyunları ve gerici isyanlar vs. söz konusudur. Böyle bir ortamda Türk Devrimi’nin önderleri gerektiğinde oyunu kurallarına göre oynamak ustalığını göstermesini bilmişlerdir. “Demokrat” olmak asla bir yanağına vurana, öbür yanağını uzatmak değildir. “Demokrasi” devrim düşmanlarına değil, halka yönelik bir oluşumdur. Öbürüne “demokrat” demezler, “niyazi” derler.

xiv14 Bu konuda Hasan Rıza Soyak, anılarında geniş bilgi veriyor.

xv15 Bkz. Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, Remzi Kitapevi.

 

 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile