İletişim aracı olarak dil: özünde, insanların birbirini anlamaları, anlaşabilmeleri içindir. Lakin bilgi düzeyi düşük toplumlarda ‘yanlış anlama’ya da elverişlidir. Çünkü sırasında en temel sözcüklerin anlamında bile akıllara seza bir uyumsuzluk olduğu için en temel konular üzerinde bile yersiz tartışmalar çıkabilmektedir. Buna bir de ‘balık hafıza’lı olduğumuz eklenince, dil, anlaşmanın değil anlaşamamanın aracı haline kolayca geliveriyor! Hele kasıtlı olarak anlam saptırmaları da devreye girdiğinde bu hepten böyle oluyor.
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un 14 Nisan 2009 günü Harp Akademileri’nde yaptığı konuşması medyada genelde ‘açılım’ diye yorumlandı. Kimi bunu ‘yenilik’ diye nitelerken, kimi de 72 saat sonra Genelkurmay’dan bir ‘açıklama’ yapılmasını gerektirecek derecede bilerek / bilmeyerek abartılı yorumladı! İzninizle i’lerin noktalarını koymayı deneyelim…
Bellek tazeleyelim
Genelkurmay Başkanının Atatürk’ün ‘Türk milleti’ tanımını anımsatması ne kendi adına, ne de kurumu adına ‘yeni’ değil. Ama bir tek Akşam gazetesinin savunma muhabiri Barkın Şık, Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök’ün 13 Nisan 2004’te düzenlediği basın toplantısında; keza halefi Yaşar Büyükanıt’ın 30 Ağustos 2007’deki Zafer Bayramı mesajında aynı örneği verdiğini anımsattı. Barkın Şık’ın dışında, birkaç yazar daha bizzat Başbuğ’un bu örneği henüz Kara Kuvvetleri Komutanı iken de vermiş olduğunu anımsayabildi.
Demek ki bunun ‘yeni’ olduğunu söylemek mümkün değil. Peki acaba Başbuğ’un ‘eski sözü’, anlamını / algılanmasını değiştirecek ‘yeni bir yorum’a tâbi tuttuğunu, bir ‘açılım’ yaptığını söylemek mümkün mü?
Doğrudur, kimi o’nun metinde olmayan ve konuşması sırasında irticalen söylediği bir cümleden hareketle; kimi son günlerde emekli orgeneral Aytaç Yalman’ın eski ve yeni bazı sözleri ile de birleştirerek Başbuğ’un sözlerini bir ‘değişim’, bir ‘esneme’ gibi yorumladı. Kimi bu yorumu kasıtlı olarak maksadını aşan bir tarzda, Başbakan Erdoğan’ın 2006 yılında ünlü Diyarbakır konuşmasında yaptığı ‘açılım’a benzetmeye dek vardırdı.
Hiç ilgisi yok! Bunun kanıtı olarak Genelkurmay’ın bu tür yorumlar üzerine yaptığı açıklamaya sığınacak değiliz. Çok daha ikna edici bir kanıtımız var; yine Barkın Şık’ın da yazısında (Akşam, 16.04.2009) aktardığı üzere, Atatürk’ten o alıntı, “Kırmızı Kitap” diye de anılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde de (24 Ekim 2005’te MGK’da benimsendi ve hükümete önerildi) yer almaktadır. Aynen şöyle:
“Türkiye Cumhuriyeti etnik temele dayalı olarak kurulmamıştır. Kuruluş esası, tek devlet, tek ulus, tek bayrak, tek dildir. Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ sözü temel bir ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı bulunan herkes ülkenin esas unsurudur.”
Genelkurmay Başkanı’nın konuşması tamamen bu çerçevede kalmanın ötesinde, bu bakışın bir kez daha ve batılı düşünürlerden alıntılarla da desteklenerek vurgulanması olmuştur.
‘İnsancıl boyut’ 28 Şubat sürecinden beri
Dahası yine kimilerine ‘yeni’ gibi gelen bazı ‘insancıl’ ifadeler, aslında, T.S.K.’nin Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu zamanından beri ve giderek artan bir dikkat ve özenle uyguladığı bir ‘yeni yaklaşım’ı yansıtmaktadır. Şöyle ki teröriste yönelik askerî şiddetin uygulanmasında eskisi (özellikle de 12 Eylül dönemindeki gibi) ‘körcesine’, ‘toptancı’ bir tavır takınılmamaktadır. Bunun teröristi yok etmekten ziyade yenilerini kışkırttığı anlaşılmıştır. Aynen Veli Küçük’ün, İbrahim Şahin’in, Susurluk sanıklarının sorgulanmasına kimsenin itiraz etmeyip de Türkan Saylan’ın, Tijen Mergen’in, ÇYDD’den burslu öğrencilerin Ergenekon bahanesiyle oysa düpedüz anti-Fethullah, laik bir eğitim yapılanmasının sindirilmesi, yok edilmesi amacıyla göz altına alınmalarına isyan edilmesi; bir anda ÇYDD’ye, ‘Baba Bizi Okula Gönder’ kampanyasına bağış yağması gibi…
Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da görev yapan T.S.K. mensupları bölge insanına on yıldır ilgi ve şefkatle yaklaşmaktadır. Sağlık konusunda, eğitim konusunda ordunun desteği, keza bölgenin gençlerine yurdun diğer yerlerini de gezip görmeleri, kaynaşmaları için sağlanan olanaklar zaman zaman basın yayın organlarında da konu olmuştur. Başbuğ’un ‘teröristler de insandır’ yaklaşımı, aslında, tam da 28 Şubat sürecinde ‘Kayıp anneleri’ne yönelik olarak hayata geçirilmiş bir insancıl tavrın uzantısıdır.
O tarihe dek kayıp çocuklarını arayan annelere güçlük çıkartılır, kötü davranılırdı. (Oysa o kayıpların önemli bir bölümü PKK tarafından kandırılarak veya kaçırılarak dağa götürülen çocuklardı.) Bu uygulamaya son verilmesi ve kayıp çocukların resimlerinin özel otobüslere konarak aramanın kolaylaştırılması, annelerinin acılarının paylaşılması on yılı aşkın bir süredir olagelen bir uygulamadır ve olumlu sonuçlar vermiştir.
PKK’nın ve Batı’nın daha sonra buna yanıtı: ‘dağa giden’ çocukların ailelerini ‘maaşa bağlamak’ oldu! Çocuk başına o yoksul, üç kuruşa muhtaç insancıklara ‘sus payı’ olarak her ay el altından çeşitli şekillerde para verildi. DTP’li belediyeler bunu daha da kurumsallaştırdı. Dikkat ederseniz, son yıllarda ‘kayıp çocuğunu arayan anne’ haberleri olmuyor. Çünkü anneler çocuklarının nerede olduğunu biliyor! (Elbette buna direnen anneler, babalar da var ama onları da PKK’lı / DTP’li hainler ‘devletle işbirliği yapıyor’ diye yaftalıyor ve terör estiriyor! ‘Liberal demokratlar’dan daha buna itiraz edeni görmedim!)
Kavramların anlamı
Konuşmanın içeriğinin ‘yeni’ gibi gelmesi biraz bellek zayıflığından, biraz da özellikle Obama’nın TBMM’ndeki konuşmasından sonra ona uygun bir açılım beklentisinin yarattığı ‘algılama’ bozukluğundan ileri gelmektedir. Boşuna denmiyor ‘sen ne söylersen söyle; söylediğin anca karşındakinin algılama kapasitesine göredir’ diye! Ne yazık ki bazı şeyleri yeniden yeniden söyleyip de yeni gibi algılanmak yeni bir sosyo-entelektüel kusurumuz oldu.
Sadece ‘millet’ kavramı değil ‘vatandaşlık’ kavramı da bilerek / bilmeyerek yanlış ve çoğu zaman Türkiye, daha doğrusu ‘Türk’ olan herkes ve her şey için olumsuz, kötü, zararlı sonuçlar doğuracak şekilde maksatlı yorumlanıyor. Bu da ‘demokratlık’ adına yapılıyor! Çifte standart uygulamanın en göz çıkartıcı örneklerine yer veriliyor!
Gelecek yazıda ayrıntılı bir analizle bu kavram kargaşasına bir açıklık getirmeyi deneyeceğiz. Bu yazıda, ilkin, gerekli bulduğumuz bir ‘mıntıka temizliği’ yapmayı tercih ettik. Tartışmanın siyasal bağlamını gerçek perspektifi içine yerleştirdik. Kavramların analizi perşembeye kaldı.
Nazım Güvenç



