Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Cumartesi, 04 Eylül 2010

Son Güncelleme02:38:58 PM GMT

CHP de laikliği savunmazsa daha mı özgür ve demokrat oluruz?

E-posta Yazdır PDF

Sadece kavramları değil o arada elmalarla armutları karıştırmakta da üstümüze yok! CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın yakın bir zaman önceki bir latifesi (takılması / şakası) haksız yere kıyamet kopartılmasına yol açmıştı.

Ne Sayın Sav’ın tanrıtanımazlığı kalmıştı, ne de CHP’nin din düşmanlığı! Şimdi de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın (kendi ifadesiyle ‘plansız / programsız’ bir şekilde, yani demek ki önceden tasarlamaksızın, doğaçlama) bir jesti, partiye katılan kara çarşaflı bir hanıma parti rozeti takması benzeri sertlik ve yoğunlukta tepkilerle karşılandı.

Sav’a o tarihte yüklenenler ile Baykal’a bu tarihte alkış tutanlar çoğunlukla aynı. Numaracı cumhuriyetçiler ile AKP cenahı siyasal İslamcılar. Başbakan Erdoğan’dan Altan kardeşlere, Hasan Cemal’den Fehmi Koru’ya ne kadar CHP ve 1923 Cumhuriyeti muhalifi varsa, laikliği savunmayı ‘laikçilik’ diye etiketleyip sözde demokrasi ve özgürlük adına ‘yeniden tanımlamak’ adı altında sulandırma yanlısı zevat varsa tümü de pek bir hoşnutlar. Dahası Erdoğan, ‘dik dur, pes etme sakın’ diye Baykal’a gaz verirken, ‘eski solcu yeni liberaller’ keyifle ‘devam et, daha da açıl, sivil anayasayı da destekle, AB’ci de kesil, ABD’ci de’ yollu tezahürat yapıyorlar!

Eleştiri başka, özeleştiri başka

baykalİşin ilginci, Genel Başkan son zamanlarda Erdoğan ile araları fena halde açılmış olan o neo-liberallerin alkışını toplamaktan anlaşılan büyük bir haz duyup önce ‘canım planlı değildi’ diye (galiba kalabalıkta Gürsel Tekin arkasından itivermiş!) kazayla girdiği mıcırlı yolda birden vites büyülttü. Lakin o yol mıcırlı olduğu için hızını alamayıp yoldan çıktı, kendi partisinin geçmişine de çarptı (çattı)!

Meğer ‘laikçilik’ Atatürk döneminden kalma ve anti-demokratik, seçkinci bir yaklaşımmış. Hatta Aşık Veysel’e şey edilmiş, falan filan…

CHP’nin tek parti döneminin hataları hiç yok mu? 1930’larda yani Atatürk sağ iken her şey güllük gülistanlık mıydı?

Hayır, ben de dahil bunu söyleyen yok. Atatürk boşuna mı İsmet Paşa ile görüş ayrılığına düşmüştü; boşuna mı ‘bürokrat zümrenin ceberrutluğu’nu dengeleyecek bir alternatif parti (Serbest Cumhuriyet Fırkası) kurulmasına ön ayak olmuştu?

Lakin 1923 Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerini savunmaktan vazgeçmeden ‘özeleştiri’ yapmak bir şey; ikinci cumhuriyetçilerin ağzıyla o döneme ‘eleştiri’ yöneltmek (onlar, Yayla’lar, Altan’lar filan düpedüz ‘saldırıyor’) başka şey.

Bülent Ecevit de bu anlamda çarpıcı bir örnektir. Hem henüz Ortanın Solu yenilenmesinin başlarında (Turan Güneş’lerin de desteğiyle) özeleştiri yaparken de; DSP’nin başında iken de halkın dini değerlerine saygılıydı ama Meclis’e o sıkma başlı Amerikanofil’in girmesine de en önde direnmiş ve başarmıştı. Herhalde Sayın Ecevit de ‘laikçi’ değildi ama bugün Sayın Baykal’ı alkışlayan numaracı cumhuriyetçiler o gün Ecevit’e dil uzatmışlardı. Boşuna mı?

Giysi devrimi yanlış mı oldu?

Konu bir köşe yazısının sınırlarına sığmayacak denli geniş ve çok yanlı. Onun için ister istemez en sivri noktalara değinmekle yetineceğiz ve gerisini okuyucunun ferasetine bırakacağız.

Bugünün Türkiye’sinde laiklik tehdit ve tehlike altındadır. Daha doğrusu 1923 Cumhuriyeti her şeyiyle tehdit ve tehlike altındadır lakin kurucu değerleri açısından laiklik rejimin ‘kilit taşı’ özelliğindedir. O yerinden oynatılırsa, ‘Cumhuriyet’ çöker. Belki yine bir cumhuriyet kurulur ama o, belki ‘İkinci Cumhuriyetçilerin cumhuriyeti’ olur, belki ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’.

Aynen başka bir boyutta ‘üniter devlet’ (tek ulus, tek devlet, tek siyasi kimlik) nasıl ‘kilit taşı’ ise ve onu çekip çıkartmanın kubbeyi çökerteceği gibi. O da yerinden oynatılırsa ‘ulus-devlet’ çöker. Belki yine bir devlet kurulur ama o belki geçenlerde Korkut Özal’ın ağbisine gönderme yaparak telkin ettiği gibi ‘Anadolu Federasyonu’ olur.

Bunlar hep birbiri ile etkileşimli konu ve sorunlardır. Birinde gevşemek, birinde ilkelerden (kazayla veya planlı) ödün vermek hem arkasının çorap söküğü gibi gelmesine neden olur, hem de diğerini de tehlikeye atar.

Bunu yapan, isteyen, bunun için mücadele veren ve biri tek başına hükümette olmak üzere bir alay parti var. (Laikliği sulandırmakta MHP ve BBP de dahil). Bir tek CHP geçen haftaya dek cumhuriyetin, laikliğin kurucusu; ve fesi her alanda; çarşafı, sıkmabaşı kamusal alanda yasaklayan giysi devriminin yapıcısı parti kimliğine sadık olarak bu konularda dimdik ve kararlılıkla, tutarlılıkla direniyordu. Eğer CHP de -seçim kazanamayışının nedenini haksız yere laiklik savunusuna bağlayıp- seçmenlerin daha fazla oyunu çekmek için sıkı duruşunu gevşetirse hem kendi kimliğine düpedüz ihanet eder, hem elindeki oydan da olur, hem de en kötüsü özünde diğer partilerden farksız (Baykal’ın geçmişteki bir deyişiyle ‘piyasa partisi’) olur. En önemlisi 1923 Cumhuriyeti’ni daha büyük bir tehlikeye atar.

Şundan emin olunuz: yüzde 20’lik oyuyla bile 2003’ten daha geçen haftaya kadarki siyasal çizgisiyle CHP hem Anayasa Mahkemesi’nin, hem de hatta TSK’nın rejimi savunmakta güç bulduğu siyasal odak olmuştur. CHP, diğer partilere benzeyerek değil o partilerin ‘gerçek’ bir alternatifi olarak hem oyunu arttırabilir, hem de Türkiye’yi, 1923 Cumhuriyetini savunabilir. Yıkılmaktan kurtarabilir.

Atatürk’ten Özal’a halkçılık ve devrimcilik

Daha düne kadar, örnek olsun CHP Şişli ilçesinde başını sıkma baş tarzı bağlamış ve yılların CHP’lisi üyelerimiz vardı. Yani kimse onlara ‘gelme’ dememişti, ‘git’ dememişti. Eminim başka ilçe ve il örgütlerimizde de böyledir, hatta çarşaflı, kara çarşaflı olanlara bile eğer gelselerdi ‘yasak gelemezsin’ denmezdi.

Lakin bireysel zeminde buna göz yummak başka şeydir, bu hüsnü kabulü parti çatısı altında, hem de Genel Başkan’ın adeta ödüllendirmesiyle tantanayla siyasi planda meşrulaştırmak başka şeydir. Kendini inkar demektir. O güne kadarki çizgimizi ta 1926’dan başlayarak inkar ve karalama demektir. Nitekim Sayın Baykal’ın bir anda 1930’lara dil uzatması bu kaygan zeminin doğal bir sonucudur.

Kimsenin kimseden redingot giymesini istediği yok. Ama kara çarşafı zemini şaşırarak (CHE’de yani bir toplumsal örgüt çatısı altında çok doğal olarak anlayışla karşılanan bir şeyi) CHP’de yani siyasal ve dolayısıyla toplumsal olmanın yanı sıra kamusal alanı da kapsayan bir zeminde aykırı, yıkıcı bir ‘siyasal simge’ işlevi de gören bir giysiyi meşrulaştırmaya onay vermek anlamına gelen (ve nitekim hemen dinci ve ikinci cumhuriyetçi çevreler, medya bunu sahiplendi) bir tavır sergilemek ‘halkçılık’ olmuyor.

Buna ‘kitlenin kuyruğuna takılmak’ denir. CHP’nin 6 okundan biri de ‘devrimcilik’tir. Başka partiler ne olurlarsa olsunlar CHP, elbette halktan kopuk bir parti olmamalıdır, lakin halkın kuyruğunda değil halkın bir adım (sadece bir adım) önünde olmalıdır. Bırakın devrimciliği, ilericilik bile budur. Aksi takdirde ilerleme olmaz.

Aksi takdirde o kafayla Atatürk olmazdı. Türkiye, Karabekir’lerin, Rauf Orbay’ların sözde halkçı çizgisiyle ne olurdu bir düşünün … Yakın tarihten buna örnek Turgut Özal’dır. Bu hesapça Özal, daha halkçı. Hatta Çandar’lar filan o’nu ‘devrimci’ / ‘çağ atlatan’ falan filan ilan ettiler!

Mustafa Kemal’i ‘diktatör’ ama Turgut Özal’ı ‘devrimci’, daha bir ay öncesine dek Erdoğan’ı ‘yenilenmeci, demokrat reformist’ ilan edenler aynı sahtekarlıkla sözde demokrasi ve özgürlük adına, halkçılık adına kara çarşafı, kadınların zorla veya şartlandırmayla, veya mahalle baskısıyla tepeden tırnağa bohçalanmasını ‘giyinme özgürlüğü’ ile / diye yutturmaya çalışıyorlar!!! O zaman yarın fese de karşı çıkmayın. Kim tutar sizi?

CHP elbette ‘kurban’ konumunda olan o kadınlara sahip çıkacaktır. Ama bunu onların prangalarını meşrulaştırır gibi bir tavır içine girmeden yapacaktır. Anca o zaman kendi kimliğine sadık kalır. Yoksa çok kısa zamanda ANAP, DYP gibi bir parti olur çıkar ve onların sonunu paylaşır.

Bir de madem CHP bir hafta öncesine dek ‘laikçi’ tavrında hatalıydı 1930 dönemini, o devrim yıllarını, diyelim 1936’daki bir uygulamayı eleştirinceye dek son bir iki yılın özeleştirisini yapmak, günah çıkartmak daha doğru olmaz mıydı? ‘Demokratlık’ bu özeleştirinin ve bu ‘açılım’ın ilkin partide görüşülüp tartışılmasını gerektirmez miydi?

 

NAZIM GÜVENÇ
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız