Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme03:46:10 PM GMT

Emperyalistler bastırıyor AKP diz çöküyor!

E-posta Yazdır PDF
Yüz yıl öncesini yeniden yaşıyor gibiyiz. Elbette bire bir değil ama ana dinamikler bu görüntüyü verecek şekilde seyrediyor. Nitekim yerli ve yabancı öndegelen aktörler ve kısmen resmen, açıkça; kısmen de yarı-resmi fakat bir şekilde devletle ilintili kaynaklar üzerinden veya örtülüce yahut takıyye yaparak sergilenen davranışlar, izlenen siyasetler, seslendirilen, yazıya dökülen düşünce ve hedefler, niyetler hatta yer yer punduna getirildiğinde birilerine dayatılan (dikte ettirilen) birtakım talepler, ister istemez bu algılamayı doğuruyor - hele tarihi biliyorsanız, biraz olsun tarih bilinciniz, bir parça vatanseverliğiniz varsa…

knee_grabDünyada siyasal ve ekonomik güç dengesi hızlı bir değişim ve yenilenme sürecinde. Bu tabloda Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşları sonucunda şekillenmiş ve şimdilerde Geniş Ortadoğu olarak anılan coğrafya parçası yani Kuzey Afrika’dan Afganistan-Pakistan’a dek uzanan yay üzerindeki devletleri kapsayan siyasal harita ABD derin devletince yeniden çizilmek istenmektedir. Bunun uzun vadeli stratejik plan ve hesapları çok önceden yapılmış olup şimdi bu doğrultuda maksatlı olarak seçtirilmiş (gerçekte fiilen ABD derin devleti tarafından atanmış) Barack Obama eliyle ve yeni bir yorumla sahneye konmaya başlamıştır.

Obama’nın haçı çabuk gözüktü

Cumhuriyetçi Parti (baba / oğul Bush’lar) ile Demokrat Parti (Clinton ve Obama) ABD içinde farklı sınıfsal fraksiyonların çıkarlarını temsil ediyor olsalar da bu durum sahnelenen oyunun emperyalist içeriğini değiştirmemektedir. Senaryo özünde hemen hemen aynı kalırken sadece yeni rejiyle yorum tarzı değişmektedir. 20. Yüzyıl ABD tarihine şöyle bir göz atın, belki hayretle göreceksiniz ki genelde Demokrat Parti yönetimleri tüm “sempatik” söylemlerine karşın saldırganlıkta, emperyalist bir çizgi izlemekte aslında hiç de “antipatik” söylemli Cumhuriyetçi Parti’den geride değillerdir!

Obama’nın bunun güncel bir örneği olacağından en küçük bir kuşkum yoktu (ve bu sütunda da dile getirmiştim). Sadece Nisan ayı içinde 20 günde Türkiye’nin ‘başına gelenler’ bunun hem Türkiye, hem de dünya için bir ‘siftah’ı olmuştur!

20 günde Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren ve AKP hükümetine yöneltilen başlıca emperyalist dayatmaları anımsayalım:

NATO Genel Sekreterliği seçiminin olağan tarihinden çok daha önceye rastlatılması ve bu makama başka kimse yokmuş gibi Danimarka’nın İslam ve Türkiye düşmanı eski başbakanı Rasmussen’in seçilmesi.

Bildiğim kadarıyla kimse üstünde durmadı (sadece birkaç yazar bu seçimin erkene alınmasına nedeni hakkında yorum yapmadan değindi) oysa bu olay bile başlı başına bir mesajdı. Şöyle: Bilindiği gibi, 6-7 Nisan’da, İstanbul’da Medeniyetler İttifakı 2. Forumu düzenlendi. Burada kast edilen medeniyetler Hıristiyan ve İslam Medeniyetleri idi. Tüm NATO ülkelerinin de katıldığı zirvede normalde NATO gibi bir savaş örgütünün yeri olmaması gerekirken o da vardı ve Genel Sekreteri ile temsil ediliyordu! İşte bu Genel Sekreter’in tam da hem Roj TV, hem de Hz. Muhammed’i aşağılayan karikatürlere hoşgörüsüyle tepki çeken ve ‘militan’ anti-İslamcı bir tavır sergileyen Rasmussen olması önceden planlanmıştı ve tam da bu planın doğal bir uzantısı olarak bu Zirve sırasında NATO adına boygöstermesi öngörülmüştü. Onun için seçim tarihi bu zirveye yetişecek şekilde öne alınmıştı. Bu başlı başına maksatlı bir mesajdı.

Çünkü yine bu Medeniyetler İttifakı’nın eşbaşkanı İspanya Başbakanı Zapatero’nun deyişiyle “21. Yüzyıla uygun bir NATO” yapılanmasında, stratejisinde “terörist” yaftası yapıştırılan İslam’a, İslam ülkelerine karşı gerektiğinde sıcak savaş yürütmek bu askeri ittifaka verilen yeni roldür. Dünya kamuoyunda İslam’a karşı kışkırtıcı bir psikolojik saldırının tezgahlandığı ve buna o tarihte sözde fikir özgürlüğü adına kol-kanat geren bir devletin eski başbakanı olarak ün yapmış birinin bu göreve seçilmesi çok açıktır ki yeni bir psikolojik ve siyasal savaş hamlesidir. Kesinlikle rasgele bir tasarruf değildir, kesinlikle rastlantı değildir. Hem İslam ülkelerine, hem de Hıristiyan ülkelere verilmiş bir mesajdır bu.

Bu mesajın içeriğini söz açılmışken kısaca belirginleştirelim: Sözde Medeniyetler “ittifakı”nın Hıristiyan üyeleri İslam ülkelerine Zirve’de dostluk adına gül uzatmışlardır ama bu gül, ‘silah namlusuna sarılı’ olarak uzatılmıştır. NATO’nun yeni hasmı İslam ülkeleridir, Rusya değil. Sözde ‘Medeniyetler İttifakı’ zirveleri Müslüman halkların gözünü boyamak, siyasal uyanıklıklarını uyuşturmak işlevi görürken; NATO da ‘Medeniyetler Çatışması’ stratejisinin askeri ayağı olarak işlev görecektir. Bu durumda Batılı ülkelerde militan Hıristiyanlık ve İslam karşıtlığının önümüzdeki dönemde yeni psikolojik savaş yöntemleri ve siyasal savaş hamleleriyle artarak sürdürüleceği bellidir.  

Türkiye’ye çok yönlü kıskaç

Maalesef Türkiye Başbakanı konumundaki Tayip Erdoğan’ın Rasmussen’e karşı sözde direnmesi; başta Fransa ve Almanya olmak üzere diğer NATO üyelerinin oybirliği ve ısrarla Rasmussen’den başkasının adını bile anmamaları; Obama’nın, Berlusconi’nin 4-5 Nisan’da NATO Zirvesi’ne katılan Gül’ü ve telefonla Erdoğan’ı “ikna” için çocuk kandırır gibi güya birtakım ödünler vermesi/vaatlerde bulunması (Rasmussen’in Müslümanlardan özür dilemesi; Roj TV’nin kapatılması; NATO Genel Sekreterliği Yardımcılığı’na bir Türk’ün seçilmesi) ve sonuç iyi bilinmektedir: Türkiye havasını almıştır! Prestiji zedelenmiştir! Sözler yutulmuştur!

NATO’nun tek Müslüman üyesi olarak Türkiye’nin İttifak içindeki konumu son derece nazik bir mecraya girmiştir – bilmem asker / sivil ‘devlet büyüklerimiz’ bunun farkında mı? Şimdiden ABD’de, Almanya’da, Fransa’da çeşitli odaklar medyada Türkiye’nin NATO’dan çıkartılması gerektiğini dillendirmeye başlamışlardır. AB’ye zaten alacakları yoktur, fazladan NATO’dan atılması da ufukta belirmiştir! Bunun ne demek olacağı iyi düşünülmelidir.

Yine bu Zirve sırasında Obama’nın Türkiye’ye gelmesinin ve yaptığı atraksiyonların zehirli meyveleri de bir bir ortaya çıkmaya başladı. Çok önceden başlamış olan 24 Nisan şantajını Obama inandırıcı bir şekilde zirveye çıkardı ve Gül – Babacan üzerinden hem Kürtler, hem Ermeniler lehine ve Erdoğan’a da diz çöktürerek istediklerinin ilk ikisini ayağının tozuyla elde etti! Sırada: Afganistan’a asker gönderilmesi; Irak’tan çekilecek ABD askerlerinin Türkiye’den geçmeleri (geçecekler mi, sonu belirsiz bir ‘geçici’ mola mı verecekleri yoruma açık); Öcalan’ın ‘iç barış ve siyasal çözüm’ adına ilkin sivil cezaevine taşınması, sonra bir kuzey Avrupa ülkesine sürülmesi; KKTC’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir eyaleti statüsüne indirilmesi ve Enosis’in önünün açılması; Heybeliada Ruhban Okulu’nun Fener Rum Patrikhanesi’nin mutlak egemenliğinde eğitime açılması; Fener Patriği’ne resmen ve Lozan Antlaşmasına aykırı biçimde ekümeniklik statüsünün devletçe tanınması ve Patrikhane’nin fiilen bir Ortodoks Vatikan’ı (devlet içinde devlet) statüsüne yükseltilmesi … Daha sayayım mı?

Bu taleplerin tek tek her biri Türkiye açısından sonderece sakıncalıdır. Hatta kimilerinin yerine getirilmesi düpedüz tehlikeli, kiminin de ihanet derecesinde vahim olacaktır. Ne yazık ki Cumhur reisi bu talepleri karşılamaya yatkındır; başbakan da direnme güç ve iradesinden yoksundur. (Her ikisi ile de bu teşhisimizi doğrulayan örnekleri yaşadık - perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.)

“Ermenistan açılımı”

Türkiye’ye bu ay içinde şantaj eşliğinde dayatılan ikinci ağır talep:
Ermenistan sınırının Ekim’e kadar tam açılması ve olağan diplomatik ilişki düzenine geçilmesidir.  

Türkiye’nin kendisine dayatılan bu talebi öngörülen şekilde yerine getirmesi getirisine kıyasla götürüsü çok daha fazla olacak ve uzun vadede Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye sokacak bir geri adım olacaktır. Çünkü sorun Ermenistan Anayasası’nda yer alan ve Doğu Anadolu’yu Ermenistan sınırlarına katma emelini resmen dile getiren maddeler gibi ‘heves’lerden ibaret değildir. (Suriye de haritalarında Hatay’ı kendi sınırları içinde gösteriyordu; buna rağmen diplomatik ilişkimiz de vardı, kapılar da açıktı. Kıymet-i harbiyesi yok!)

Asıl büyük sorun Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasına yeniden set çekilmesidir. (Zaten ABD’nin ve AB’nin esas amacı budur. Ki bu Moskova’nın da işine gelir.) Nitekim Aliyev, soluğu Moskova’da almıştır. Bu koşullarda Kazakistan da aslında pek istemediği halde Rusya ile ilişkisini daha sıkılaştırmak gereğini duymaktadır. Oysa Nazarbayev en azından son iki yıldır yakın bir zamana dek çok dikkat çekici bir siyasal söylem tutturmuştu: Rusya ile dost ama tam bağımsız, egemen bir Kazakistan. SSCB dönemindeki bir Finlandiya veya bir Bulgaristan değil. Azerbaycan’ın ‘düşmesi’ Moskova karşısında Kazakistan’ın da elini zayıflatmaktadır, zincirleme olarak diğer Türk devletlerinin de …

Bunun başlıca vebali bugün Gül – Erdoğan ikilisinin izlediği teslimiyetçi dış politikadadır. Bu ikili, Arap ülkelerini defalarca ziyaret ederken, şeriatçı Somali yönetimiyle sarmaş dolaş koklaşırken, sadece Azerbaycan’ı resmen ve fiilen satmaktan gayrı, KKTC’yi satmaya hazırlanmaktan başka diğer Türk Cumhuriyetleri ile de mesafelidirler. Arap şeyhliklerini defalarca ziyaret eden Gül ve Erdoğan en son ne zaman, hangi Türk Cumhuriyeti’ne gitti, hatırlayanınız var mı? Türk’e ait her şey bunlara uzak ve yabancı! Abdülhamit bile Abdullah Gül’den daha Türkçüydü!

Yunanlıların “Büyük Felaket”i ne olacak?

24 Nisan’da ve Türkiye’nin Azerbaycan’ı ‘harcamak’ pahasına verdiği onca tavize rağmen Obama’nın (bu konuda daha önceki ABD başkanlarından daha ileri giderek) “soykırım” sözcüğünün Latincesini veya İngilizcesini olmasa da Türkçede “Büyük Felaket” demenin Ermenicesini seslendirmesi; 1,5 milyon Ermeni’nin Türkler tarafından kıyıma uğratıldığını ileri sürmesi tamamen Türkiye’yi düşmanca hedef alan bir tavırdır. Bunun ardından Tazminat ve Toprak taleplerinin (en azından bir kısım Ermeninin ‘eski topraklarına dönmesi’ ve sonra onlara da yerel özerklik tanınması – aynen Kürtler için dayatılan şekilde; en sonunda da ne olacağı belli) yine Diaspora, Ermenistan, Batılı devletler ve içimizdeki işbirlikçileri, hainler tarafından seslendirilmesinin geleceğini öngörmek için kahin olmak gerekmiyor.

Bitmedi. İşin bir başka “ilginç” yanı daha var. Yine kimse dillendirmiyor! “Büyük felaket” sözünü bir de Yunanlılar kullanır 1919’da Anadolu’yu işgale yeltenip de denize dökülmelerini ve ardından Anadolu’daki Yunanların da Yunanistan’a tehcir edilmelerini nitelemek üzere…

Ne olacak şimdi? İşgale direndik, ulusal direniş savaşı verdik diye Yunanistan’dan özür mü dilememiz gerekecek? “Haydi canım” demeyin! Yunanistan çoktandır 19 Mayıs’ı “soykırım” anlamında “büyük felaket” olarak anmaya başladı bile. Birçok Yunan Belediye Meclisi bu yönde karar aldı. Dahası Yunan Meclisi bu yönde karar aldı. Pontus’çular, Süryaniler ABD’de sıraya girdi … Gülünç gelebilir ama bunlar çok ciddi ve asla hafife almamak gereken şeylerdir.

Hele başımızda Yeni-Osmanlı diye meydana çıkan yalancı pehlivanlar ola ola Sultan Vahdettin gibi davranırlarken …  Bakalım 19 Mayıs’da önümüze ne konacak? Kardak’a Türk bayrağını diken komandoların başının Ergenekon bahanesiyle tutuklanması yoksa şimdiden bunun özrü müydü Atina’dan? Ya gelecek 24 Nisan’a neyi satacağız?

Nazım Güvenç

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile