Kemalist Politika

Politikanın Merkezi

Son Güncelleme06:41:21 AM GMT

Kemalist düşünce açısından güncel durumun analizi

E-posta Yazdır PDF

irticaTürkçe dilbilgisi kurallarına göre, devam eden bir süreci fiilin sonuna getirilen "-mekte", "-makta" ekleriyle açıklarız. Bu bize, söz konusu eylemin devam ettiğini belirtirken aynı
zamanda bu eylemin bir zaman sonra biteceği beklentisini de çağrıştırır. Buna en bilindik örneklerden biri, Türkiye’nin uluslararası iktisadi sınıflandırmada ‘gelişmekte olan ülke’
olarak anılmasıdır. Gözümüzü açtığımızdan beri Türkiye hep ‘gelişmekte’dir. Ama bunca zamandır hiç ‘nihayet gelişmiş ülke’ olarak sınıflandırılamadık. Göstergelere bakıldığında, şu anda gelişmiş olmadığımız gibi önümüzdeki uzun yıllarda da hala ‘gelişmekte’liğimizindevam edeceğini öngörmek sağlam bir iktisatçı olmayı gerektirmiyor.

Ülkelerin hangi nazariyeden gelişmiş olarak sınıflandırıldıklarını görmek içinse, bazı ölçütlere
bakmak gerekiyor. İktisadın bilimini hiç bilmemiş olanlarımız için, ilk akla gelen ölçüt kişi
başı milli gelirdir. Milli gelir, bir yılda ülkede üretilen malların ve hizmetlerin toplam karşılığı, kişi başı milli gelir ise bu toplamın nüfusa bölünmesiyle ortaya çıkan rakamı ifade eder. Uluslararası karşılaştırma kolaylığı açısından da genellikle dolar ile ifade edilir. Kavramın tanımında yer alan sakatlık hemen fark edilir derecededir. Örneklemek gerekirse, ünlü bilge ekonomist Başbakan tarafından Türkiye için açıklanan kişi başı yıllık 14,000 dolar gelir gerçekte her bir yurttaşın bir yılda kazandığı geliri ifade etmemektedir.

Yani, miting meydanlarında ve her fırsatta kişi başı geliri 14,000 dolara yükselttiğini övünerek anlatan ve aynı zamanda dünyanın en zengin devlet adamlarından biri olan Başbakanın, 2009 yılında çıkan haberlere göre yaklaşık 2 milyar dolar servetinin aylık net 375 dolar karşılığı 544 liradan (2010 yılı ikinci yarıyıl asgari ücret tutarı) yaklaşık 5,5 milyon işçinin aylık maaşının toplamına denk gelen serveti ile örneğin 4C kapsamında modern kölelik düzeninde ve güvencesiz çalışmayı kabul etmediği için aylarca Ankara sokaklarında eylem yapan (ve kimse bilmese de hala İstanbul’da eylemlerine devam eden) TEKEL işçilerinin mecbur edildiği yıllık maaşların toplamı birleştirilir, ortaya çıkan rakam toplam kişi sayısına (yani bu örnekte TEKEL işçileri sayısı + Başbakan) bölünür ve hem Başbakanın hem de işçilerin hanesine yıllık kişi başı aynı gelir yazılır.

Kendi beyanına göre, yırtık ayakkabıyla futbol oynadığı günlerin 1980 darbesine denk geldiği göz önüne alındığında ve 1994 yılında Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu da hesaba katılırsa, Başbakanın 2009 yılına kadar bu serveti biriktirebilmesi için yaklaşık 14 yıllık bir zaman ortaya çıkıyor. Bu da yılda ortalama 143 milyon dolar gelir demektir, yani bugünün rakamlarıyla, Başbakanın oğlunun-kızının-eşinin kazandıklarını hiç hesaba katmadan, tek başına 32,000 işçinin yıllık gelirinin toplamına eşittir. Yine kendi beyanına göre Başbakan ailesini hesabımıza katmadık ama işçiler için aynı şeyi söyleyemiyoruz. Her işçinin, kazandığı gelirle en az 4 kişilik ailesini geçindirdiği düşünülürse, bu devlet büyüğünün tek başına yaklaşık 130,000 kişiye ait olması gereken tutarı tek başına aldığını söylemek matematik açıdan hiç yanlış olmayacaktır.

Durumu başka açıdan yorumlayacak olursak, aslında her fırsatta ifade edildiği gibi gerçekten
müreffeh ve gönençli bir ülkede yaşıyor olsaydık 5,5 milyon işçinin kazanması gereken gelirin tamamı o ülkenin Başbakanında toplanmaz, işçiler kış vakti aylarca sokaklarda kalmaz, polisten de haklarını savundukları için dayak yemezlerdi.

İşte Türkiye’nin en yalın, en görünür ifadesiyle ve yalnızca tek bir cepheden manzara-i iktisadiyatı...

Şimdilik sadece kuşbakışı gördüğümüz bu manzaranın tamamını görmek ve anlamak, dünya egemenlerinin sürdürdüğü topyekün savaşı anlamanın ilk adımı ve en önemli koşuludur.

Manzara-i Hariciye

Türkiye’nin dış politikasında AKP hükümeti ile birlikte önemli bir yön değişikliğine de hep birlikte tanıklık ediyoruz. Özellikle 2007 sonrası ikinci AKP devrinin –iç politikanın her alanında olduğu gibi dış politikada da- agresif, kural tanımaz, kendi bildiğini okuyan, ‘din kardeşliği’ unsurları yoğun ve iç politik kaygılar barındıran, kahramanlık saiki ile hükmetme karakteristiğine geçiş, Türkiye için ‘dönüşüm’ kelimesini yerinde, anlamlı ve gerçekçi kılmaktadır.

Bir futbol maçına giderek Ermeni sorununun, Cumhuriyet tarihinde ABD’ye en çok giden Başbakan olmakla Amerikan Başkanı Obama’nın futbol keyfi yüzünden 45 dakika bekleme sorununun, bir yandan IMF’ye artık ümüğümüzü sıktırmayız derken (ki bu aynı zamanda daha önce sıktırılan ümüklerin itirafıdır) arka taraftan 2001 sonrası kurtarıcı olarak gelen teknokrat Ekonomi Bakanının koyduğu programı 8 yıllık iktidarı boyunca seve seve uygulama sorununun çözülemeyeceğini, Dubai Anlaşmasıi ile ülke menfaatlerini satmaya yeltenmesinin gizli kalmayacağını, iki kelime çarpık İngilizce ile kahraman olunamayacağını bilmesi gereken sorumlu kişiler ehil değillerse, ülke, emniyeti açılmış silahı şakağına çoktan dayamış demektir. Üstelik bu ülkenin halkı seçti gerekçesi de bunu kurtarmaz, çünkü silahı şakağa götüren el, kişinin kendi eli olsa da intihar intihardır.

Bu hariciye manzarasında şimdiye kadar gözün görebildiği alanlar içinde görece en genişi kuşkusuz Avrupa Birliği’dir. 1951 yılında imzalanan Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), 1957 yılındaki Roma Antlaşması ile de Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) adı altında sahneye çıkan Avrupa’nın Birliği için Türkiye, ilk olarak 1958 Temmuz’unda üyelik başvurusu yapmıştır. Yani bundan tam 52 yıl 4 ay önce... Bu geçen zamana, çok da sağlıklı olmayan bir insan ömrü sığar. Zaten incelendiğinde 1951’de doğan Avrupa Birliği’nin de şimdiye kadar çok sağlıklı olduğunu ve mevcut durumda ömrünün uzun olacağını söylemek fazla iyimserlik olur. 1958’de doğan Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin de çok sağlıklı olmadığı göz önüne alınmalıdır.

Süregelen 52 yıllık zaman içerisinde Türkiye’nin Avrupa Birliği ile gerçekleştirdiği temaslar ve dönüm noktaları başka bir yazının konusu olacak genişliktedir. Ancak, Türkiye gerçekten Avrupa Birliği’ne girmeli midir, girecek midir, ne zaman girecektir, Avrupa Birliği’ne üye olmanın Kemalizm’in ana unsurlarından olan tam bağımsızlık ile bir çelişkisi var mıdır, Avrupa Birliği’ne üye olmadan Gümrük Birliği’ne neden girdik, Gümrük Birliği’ne girmemizin müsebbibi gerçekten Tansu Çiller midir, Gümrük Birliği’nin ekonomimize ne gibi etkileri vardır, Gümrük Birliği’nden çıkıp Avrupa Birliği ile köprüleri tamamen atsak ne olur, Avrupa Birliği’ne girmek için Kıbrıs’ı versek olur mu, vb. sorulara verilecek cevaplarımız ve bu cevaplarla zihnimizde oluşacak bir AB nosyonu da hiç kuşkusuz sadece sloganlarda anımsadığımız AB anlayışından daha derinlikli ve ayakları yere basar nitelikte olacaktır.

Manzara-i Dahiliye

Dış politik konularda bir dönüşüme işaret ettiği görülen 2007 noktası, iç meselelerde de yaşanan önemli olaylarla birlikte ikinci dönem AKP karakteristiğini de korumaktadır. ’80 darbesinin sonrasında gelen dönemi düşünürken zihnimizde canlanan resimde ve dilimize ilk düşen cümlelerde nasıl korku, yok edilme, hapis, işkence sözcükleri en baş köşedeyse, ikinci AKP döneminde de bu sözcükler değişmeden kalmış ve hatta üzerine başkaları da eklenmiştir.
30 yıl önce herhangi bir haberin yayılma imkanlarıyla şimdiki imkanları bir karşılaştıralım.
Ortaya çıkan sonuç ve aradaki devasa fark, bugünün siyasetinden bahsederken anmadan geçmeyeceğimiz ‘yandaş’ sözcüğüyle birlikte yürütülen savaşın nasıl ‘topyekün’ hale geldiğini bize gösterecektir.

Şu anda yayın yapan onlarca televizyon kanalında, gazetelerde, dergilerde hep aynı isimler ve ağızlarında hep aynı kelimeler... 3 yıl önce hiç adını duymadığımız, hiçbir yerde tek satır yazısını görmediğimiz kişiler izleyenlere, dinleyenlere, okuyanlara ve hatta neredeyse seçmenlere yön verir duruma geldi. Yaşanan gelişmelerde ilk onların düşünceleri, değerlendirmeleri alınır oldu. Kendi okuyup dinlediklerine göre, tarihi de dikkate alarak değerlendirme yapmanın ne kadar zor olduğunun farkında olanlar da, bu ‘kanaat önderlerinin’ söylediklerini kendi beyinlerine aynen kopyaladı.

Bu kanaat önderlerini en çok kullanan taraf ise, iktidarı elinde bulunduran AKP oldu. Kamuoyu önünde kendi partisine mensup olanların görüşlerini belirtmesini yasaklayarak aynı zamanda hesap vermekten kaçan bu parti, ‘yandaşlar’ ağzıyla kendini savunmaya devam etti. Dezenformasyona ve bilgi kirliliğine dayanan bu psikolojik harekatta belki çok azımızın dikkatinden kaçmayan şey, bir düğmeye basılınca yukardan yağan renkli konfetiler gibi bir anda zihinlerimize düşürülen bazı sözlerdir.

Sıralayalım bunları:

Demokrasi/demokratikleşme, normalleşme, laikçi/laikçilik, Kemalist elit, din özgürlüğü, sivilleşme, özgürleşme, Atatürk diktatörlüğü, Atatürk demokratik değildi, vb...

Yandaşların zihinlerinden bu kelimeleri çıkardığınızda geriye anlamlı cümle kuracak pek bir şey kalmayacaktır. Yüzüne bakıldığında okur-yazar olduğuna bile inanmakta zorlandığımız bu yandaşların bu kelimeleri nasıl ortaya çıkarabildiği, daha ilginci 2007 sonrasında bir anda bir koro gibi hepsinin aynı anda nasıl bu sözleri kullandığını en az benim kadar merak edenler vardır. Veya son üç yıldır yaşananların aslında hükümetin işi değil de CIA işi bir kurgu olduğunu düşünüp ama bunun için kanıt bulamayanlarınız...

Merak içinde olanları son 3 yılın kodlarını çözmeye yönlendirecek öncelikli iki kaynağım var. Birincisi, 2007 yılında ABD’de ve 2008 yılı başında Türkiye’de yayımlanan bir kitap: ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’. Kitabın yazarı CIA Türkiye masası eski şefi Graham E. Fuller. Türkiye’de dönüşümün henüz başlamadığı 2007 yılında yazılan bu kitabın kapağını çevirip içine bakınca daha önsözde kodları çözmeye başlayacak ve şaşıracaksınız. Yukarıda sıraladığım tüm kelimeleri henüz önsözünde barındırdığını göreceksiniz. Örneğin, yandaşların ağızlarından hiç düşürmediği bir ‘laikçi’ sözcüğü vardır. Gerçekte siyasetin biliminde ve pratiğinde böyle bir kelime yoktur.

Bizim ‘laiklik’ olarak bildiğimiz kelime İngilizce’de ‘laicism’ ve ‘laik’ olarak bildiğimiz kelime ‘laicist’dir. Üstün zekalı yandaşlar da önlerine konan belgeleri doğru düzgün çevirme zahmetine bile girmeden sonunda ‘-ist’ gördükleri bu kelimenin sonuna Türkçe’sinde ‘-çi’ ekleyip çevirmek suretiyle Türk siyasi literatürüne ‘laikçi’ sözcüğünü kazandırmışlardır. Kitabın arka kapağında başka yabancı yazarlar tarafından yazılan değerlendirme yazılarını okuduğunuzda, bu yazılardan aklınızda kalan tek şey olacak; kitabın zamanlamasının müthiş olduğu...

İkinci kaynağım, ABD savunmasına raporlar yazmasıyla bilinen RAND Corporation isimli düşünce kuruluşu tarafından yine 2007 yılı sonunda hazırlanan ‘Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi’ isimli araştırma raporu. Bu raporda da ilginç bilgiler okuyacaksınız. Raporun aslı İngilizce ve çevirisi henüz yapılmamış. Kemalist Politika olarak ilerleyen zamanlarda bu ve benzeri raporların çevirilerini okuyucularımızla paylaşacağız.

Son söz...

Kemalist Politika ile yola çıkarken önümüzde duran manzarada en öne çıkanları göstermek benim ve her Kemalist’in göreviydi, görevimi yerine getirmeye çalıştım. Kısaca bahsettiğim her bir konu ayrı ayrı sayfalarca yazılacak kadar geniş, detaylı ve önemli... Diğer cephelerden görünen manzaraları da daha detaylı olarak ilerleyen yazılarda hep birlikte seyredeceğiz.

Selda Doğan
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile