Başlığa bakıp Mümtaz Soysal’ın aynı adı taşıyan o muhteşem kitabından söz edeceğim sanılmasın. Aslında günümüz Türkiye’sinde anayasanın anlamı da kalmadı. Konumuz 1982 anayasası değil, ya da olmamalıydı. Ancak öyle bir taslakla karşı karşıyayız ki, eski anayasayı bir süre daha gündemden çıkarmak ne yazık ki mümkün görünmüyor.
1982 anayasası yüz kızartıcı bir hukuki metin olarak 25 yılda bir çok düzeltmeye tâbi tutulmasına ve pek çok defosundan arındırılmasına rağmen neden dikiş tutmamaktadır? Tutmamaktadır çünkü kasaba kurnazı politikacılar, orasını burasını o kadar kurcalamalarına rağmen bu yasayı iki temel kusurundan arındırmaya bir türlü yanaşmamışlardır. Bu aynı zamanda bazı açıkgözlerin “Eğer ordu biraz sabırlı olup 1961 de yönetime ve anayasa yapımına müdahale etmeseydi, dönemin parlamentoları nasılsa aynı düzeyde bir anayasayı yapacaktı” fetvasının nasıl büyük bir yutturmaca olduğunun da kanıtını teşkil ediyor.
Önce temel kusurlar, sonra yutturmaca..
Herkes biliyor ki; ister başkanlık yada yada yarı başkanlık, ister parlamenter sistem olsun, bu sistemlerin sağlıklı işlemesi, ancak kuvettler ayrılığı ilkesi ve yargı bağımsızlığının birlikte ve olabilecek en ileri düzeyde hayata geçmesine bağlıdır. Bizde ülke yönetmek üzere iktidara gelmek, hükmetmek ve saltanat sürmekle eş anlamlı olarak algılanmaktadır. Bu o kadar içimize işlemiştir ki, sıradan bir dernek, bir spor kulübü, bir esnaf birliği yönetimi hatta apartman yöneticiliğine bile aynı gözle bakılmaktadır. Bu nedenledir ki, anayasaya hükümler konsa da yasama –yürütme ayrılığı gerçekleşememektedir. Kendileri gibi olmaya özendiğimiz batı sistemlerinde kayıtsız şartsız yürütme emrindeki bir yasamadan ve yürütme tarafından denetlenen bir yargıdan söz edilemez. Bütün zamanlarda Türk siyasetinde kuvvetler ayrılığının egemen olduğu her hangi bir döneme rastlanmamıştır. Bir yüz akı hukuk belgesi olan 1961 anayasasının bu yapıyı kurmak için yaptığı düzenlemelere rağmen, yasama-yürütme ayrılığı esası gene de kâğıt üzerinde kalmıştır. Bu hal doğal olarak anayasalara da yansımış, 1961 de lafta kalsa da anayasa giren ve bizler için “gayri tabii” bulunan yasama-yürütme ayrılığı ilkesi 1971 de önce aşındırılmış, 1981 de ise kökünden kaldırılarak Türkiye normaline dönülmüştür. 1982 de yargı bağımsızlığı tümüyle yok edilmemekle beraber önemli ölçüde yara almıştır.
Bütün bu yakınmaların ışığında yeni bir anayasa yapılma ihtiyacı doğduğunda, öncelikli beklentinin kuvvetler ayrılığı ilkesini hayata geçiren ve yargıyı bağımsız kılan bir yapı olması beklenir. Beklenir çünkü, bu yapı kurulmadıkça demokrasinin yeşermesi dahi mümkün değildir. Halbuki ne görüyoruz: “Demokrasi,temel hak ve özgürlükler,ifade özgürlüğü v.s” dendiğinde mangalda kül bırakmayanların gündeminde ne kuvvetler ayrılığı ne de yargı bağımsızlığı var. O hiç beğenmedikleri 1982 anayasasının temel sakatlıklarının yeni taslakta aynen korunduğu hatta daha da geri götürüldüğü görülüyor. Çünkü amaç demokrasiyi yeşertmek değil.
Gelelim yutturmacaya...
Elbette, ikide bir değiştirilmesine gerek kalmayan çağdaş ve medeni bir anayasanın olağan akış içinde ve demokratik koşullarda yapılması, bugün bu gereksiz tartışmalarla zaman ve enerji kaybedilememesi istenirdi. Üstelik bu günkü amansız düşmanları bunu, 1950 ler sonunda eğer seçimler yapılabilseydi, iktidar nöbetini devralacağını düşündükleri, o hiç sevmedikleri CHP nin yapacağını îma ediyor yada açıkça söylüyorlar. Muhalefette ne söylerse söylesin o yıllarda CHP nin de bunu asla yapmayacağını ve fırsatı eline geçirince onun da DP'yi ezeceğini tahmin etmek zor değil. O günleri hatırlayanlar azalmış olsa bile, yakın geçmişte Bülent Ecevit’in DSP muhalefetteyken, seçim sisteminin adaletsizliğinden yıllarca yakınıp, iktidar ortağı olduğunda seçim barajını aklına bile getirmediğini kimse unutmadı. Tek örnek bu da değil. Süleyman Demirel’in bütün iktidarındaki iki lafından biri, bir hukuk anıtı olan “1961 anayasası ile bu ülkenin idare edilemeyeceği” savı olmuştu. Günümüzde en çok parti içi demokrasi yokluğundan yakınılır. Bunun temelinde ise kapıkulu milletvekilleri yaratmak için siyasi partiler yasasını o liberal T.Özal’ın cunta tarafından hazırlanmış yasadan da geriye götürüldüğünü günümüz liberalleri nedense hiç hatırlatmazlar. Ondan sonra gelenlerin hiç biri ellerinden tutan olmamasına rağmen, çağdaş ve demokratik bir anayasa yapmaya yanaşmadılar. Bugün yapılmaya çalışılanlar ise, sivillerin asla ve asla çağdaş ve demokratik bir anayasa yapmaya hevesli olmadıklarının en açık kanıtını teşkil ediyor. Bu nedenlerdi ki, Türkiye 1961-1971 arasındaki o düzeyinden bu gün daha geriye düşmüştür . O halde askeri müdahale olmasaydı Türkiye’nin nasılsa çağdaş ve uygar bir anayasaya doğal akış içinde sahip olacağı düşüncesi,tarihsel pratik tarafından doğrulanmayan kaba bir yutturmacadır. 1961 anayasası artık hiçbir işe yaramasa da en azından bugünkü girişimlerle nereden nereye geldiğimizi gösteriyor.
Gelelim yazımızın başlığının anlamına. Çağdaş demokrasi ancak ve ancak; birbirini denetleyen, karşılıklılık esasına göre etkileyen yasama-yürütme ve bağımsız yargı erklerinin dengesi ve bunu pekiştiren bir siyasi partiler ve seçim sisteminin varlığı üzerine kurulabilir. 1982 anayasa sistemi üzerinde yüzeysel bir fikri olanlar bile, hâli hazır yapımızın bunu sağlamaktan uzak olduğunu kolayca anlayabilmektedir. Başka bir deyişle, tek başına iktidarı eline geçiren bir siyasi parti biraz sabırlı olsa, yâni zamanı geldiğinde Yüksek Yargı ve YÖK’ün yapısını bildiği gibi değiştirse, adalet bakanlığındaki kadrolaşmayı tamamlasa bugünkü sistem totaliter bir yönetim için gerekli koşulları nasılsa sağlamayacak mıdır? O halde AKP nin acelesi nedir? Neden ortalığı böylesine ayağa kaldırmayı göze almaktadır? Bunun sebeplerini tahmin etmek zor değildir:
1- Türk ekonomisi borç alarak etrafa caka satan, sıkıştıkça evdeki öte beriyi satarak idare eden biri gibi aslında bıçak sırtında yürümektedir. Dış gelişmeler karşısında ister istemez gereğinden fazla duyarlı olan ekonomik yapımızın yakın yada orta vadede 1994'dekinden de 2001'dekinden de daha büyük bir bunalımla karşılaşması kuvvetle muhtemeldir.
2- Amerika’nın İran’a olası müdahalesi, mevcut “Al takke ver külah” ilişkisinden dolayı Türkiye’yi (ABD yanında) şu veya bu şekilde çatışmanın içine çekecektir.
Toplumu dehşete düşürecek bu durumların yaratacağı kamuoyu tepkisini, (1982 anayasası ölçüsünde bile olsa) demokratik bir ortamda göğüslemesinin mümkün olmadığını AKP çok iyi bilmektedir. Üstelik 2007 sonuna kadar Türkiye limanlarının Kıbrıs bandıralı gemilere açılmasının yol açacağı prestij kaybı da ihmal edilmeyecek bir risktir.
1980 yılında Özal’ın mucidi olduğu sanılan ve halbuki tümüyle dışarıdan dikte edilen 24 ocak kararlarının, 1961 anayasasından elde kalan demokratik ortamda uygulanması mümkün olamayacağı için nasıl 12 eylül darbesi yapılmış ve halk sindirilmişse, anti demokratik bir ortama yukarıda yazılı güçlü olasılıklar sebebiyle yakın bir gelecekte de ihtiyaç duyulacağı, özellikle medya ve yargının tam denetim altına alınmasının gerekeceği gözden uzak tutulmamalıdır. İktidarın elini çabuk tutmasının önemli gerekçelerinden biri de budur. Anayasal kurumların işlevsizleştiği, yüksek yargı yapısının istendiği gibi şekillendirildiği, anayasaya aykırılık nedeniyle anayasa mahkemesine başvurma yolunun önemli ölçüde kesildiği, yargıda gerekli kadrolaşmanın tamamlandığı, medyanın tümüyle hizaya sokulduğu ortamda ve sözün kısası, tüm dengeleri yürütme lehine bozacak biçimde siyasi iktidarın denetlenemez ve baş edilemez bir güç haline dönüştüğü Türkiye’yi sessiz sedasız yönetmek çok kolaylaşacaktır.
Tıpkı diğer ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi. Bilmem “anayasanın anlamı” acaba anlaşılıyor mu ?
Zaten kör topal yürüyen demokrasinin tümüyle rafa kalkması ihtimali, ne kendilerini liberal aydın diye adlandıranları ne de olmadık ayrıntılara özen gösteren AB yi rahatsız etmiyor. Onlardan da rahatsız olmaları zaten beklenmez. Ama asıl üzücü ve vahim olan ,televizyon dizileri,magazin programları ve yüz kızartıcı yarışma programlarından vakit bulamadıkları için olsa gerektir,geniş halk yığınlarının bu olan biteni umursamamalarıdır.
Yalçın Bilen



